"Diğer antrenörler maçlardan sonra normal konuşabiliyor. Sen neden her seferinde sesin kısılmış hâlde dönüyorsun?"
İtalyan gazetesi La Repubblica’nın, Şubat 2022'de o dönem Fiorentina'yı çalıştıran Vincenzo Italiano ile yaptıkları bir röportaj var. Serie A'ya çıkarttığı Spezia ile en üst seviyede geçirdiği ilk sezonun ardından Mor Menekşeler'in teknik patronu olan Italiano, ligin ilk yarısını 32 puanla 7. sırada geçtiğinde dikkatleri üzerine çekmişti. Yukarıdaki soru, İtalyan teknik direktöre ses kayıt cihazını uzatan gazeteci Emanuela Audisio'ya ait değil. O dönem 45. yaşından gün alan Italiano'ya, annesinin yönelttiği bir soru. Cevabı şu: "Çünkü tutkuluyum. Çünkü sahada ben de oynuyorum."
Temmuz ayında oynanan ilk resmi maçta, Midtjylland karşısında da Beşiktaş taraftarının ilk dikkatini çeken şey kenarda kendisini oyunun içinde hisseden, oyuncularıyla birlikte mücadele eden, doksan dakika boyunca konuşan, bağıran ve bir şeyler anlatmaya çalışan bir profil görmesiydi. Siyah-beyazlı tribünler İnönü'de ses tellerini yırtıp takımı desteklerken, kulübede kendileri gibi birinin varlığı hoşlarına gitmişti.
Dolmabahçe'de şimdi "şampiyon olmasan bile seveceğiz seni yine de" besteleri değil, İtalyanca şarkılardan Gün Doğdu'ya geniş bir seçki yankılanıyor. Bu, Beşiktaş adına umudun da bir temsili. Zira son iki yılda stadyumda çalan şarkılar da o güne ait ruh halini yansıtan cinstendi.
Gündüzüm Seninle
Bundan 1,5 sene evvel, Beşiktaş'ın yine Trabzonspor'la oynadığı bir gün, stat hoparlörlerinden Ferdi Özbeğen'in nağmeleri yükselmişti. Gündüzüm Seninle şarkısıyla sahaya çıkan Siyah-Beyazlılar 1-0 geriye düştükleri maçı 2-1 kazandı. Takımın başında, İstanbul'a geleli henüz bir ay olmuş Ole Gunnar Solskjaer vardı.
"Aşkını bir sır gibi senelerdir sakladım" sözleri, o günlerde Beşiktaş taraftarının haletiruhiyesini anlatmak için neredeyse kusursuzdu. Tribün, takımını sevmekten hiç vazgeçmemişti, bu bir sır da değildi ama sevdiği Beşiktaş'ı sahada görmekte zorlanıyordu.
Solskjaer, Trabzonspor galibiyetinin ardından geleceği inşa ettiklerini, istikrarlı bir ekip olmaları gerektiğini anlatıyordu. Başlangıçta olumlu işaretler vardı. Ancak Norveçli teknik adamın sakinliği ve adım adım ilerleme yaklaşımı, Beşiktaş'ın içinde bulunduğu sabırsızlıkla çatıştı. Takımın ne yapmak, nasıl oynamak istediği yeterince belirgin değildi. Trabzonspor'dan sonra Eyüp ve Kayseri'yi yenen Beşiktaş, takip eden altı haftada sadece Galatasaray'ı mağlup etti. Bu da hedef maçlarda alınan iyi sonuçların yanında zayıf takımlar karşısındaki üretim probleminin bir göstergesiydi.
Thunderstruck
Yaklaşık bir yıl sonra, 22 Şubat 2026'da, Göztepe maçı öncesinde bu defa ışık şovları eşliğinde rock tarihinin en tanınmış gitar riflerinden biri duyuldu. AC/DC'nin Thunderstruck parçası eşliğinde sahaya çıkan Beşiktaş, rakibini 4-0 mağlup etti. Şarkının girişinde anlatıcının kendisini demiryolunun ortasında bulduğu ve artık geri dönüş olmadığını anladığı bir an vardır. Beşiktaş'ın o günlerdeki hikâyesi de biraz böyleydi.
Solskjaer'in ardından göreve gelen Sergen Yalçın, şampiyon olan son teknik direktör apoletiyle geldiği kulübün yeniden ayağa kalkışı için önemli bir semboldü. Kadroda değişiklikler yapılmış, bugünkü takımın da temelini oluşturan Agbadou, Murillo, Olaitan, Oh gibi oyuncular transfer edilmişti. Üstelik alınan sonuçlar umut veriyordu. Beşiktaş, Göztepe galibiyetiyle ligdeki yenilmezlik serisini 12 maça çıkarmıştı.
7 Mart'taki Galatasaray derbisine gelindiğinde bütün kulvarlarda 17 maçlık bir yenilmezlik serisi vardı. Beşiktaş, gerçekçi bir şampiyonluk yarışının içinde değildi belki. Ama taraftar yeniden tribünleri dolduruyor, şampiyon olabilecek bir takımın kurulabileceğine inanmaya başlıyordu.
Ne var ki derbideki yenilgi ile bu iyimserlik yara aldı. Sezonun geri kalanı, Sergen Yalçın'ın ilk döneminden hatırlanan futbolu yeniden ortaya çıkaramadı. Sonuçlar da oyun da beklentilerin gerisinde kaldı. Beşiktaş ligi şampiyonun 17 puan gerisinde dördüncü tamamladı. Türkiye Kupası'na yarı finalde veda etti. Sergen Yalçın'la yollar ayrıldı.
Thunderstruck'ın geri dönüşü olmayan yolculuğu böylece başka bir anlama büründü. Beşiktaş büyük bir değişime karar vermiş fakat aradığını bulamamıştı. Artık her şey yeniden başlamak zorundaydı.
L’Italiano
Beşiktaş'ın yeni başlangıcında başarılardan önce takımın sahada ne yapacağı konuşuluyordu. Takımın yeni futbol direktörü Önder Özen'in aradığı teknik direktör yalnızca maç kazanacak biri değildi. Beşiktaş'a bir oyun kimliği kazandıracak, rakibine nefes aldırmayacak bir takım yaratmayı dert edinen biriydi. Fiorentina'yı iki kez Konferans Ligi finaline taşıyan, Bologna'yla İtalya Kupası'nı kazanan Italiano en doğru tercih miydi, henüz kimse bilemezdi. Ancak bugün siyah-beyazlı takımla yaşadığı doku uyumu, kaftanın doğru biçilip biçilmediğinden ziyade kumaşın uygun olduğunu gösteriyor sanki.
Elbette henüz ekim ayındayız fakat Fenerbahçe deplasmanında alınan galibiyet, Marsilya karşısındaki 4-1'lik zafer ve son olarak Almanya'daki Hoffenheim maçında gelen 3-2'lik sonuç, Beşiktaş'ın çok kısa süre içinde rekabet düzeyinin yükseldiğini gösterdi. Italiano'nun sistemi de kusursuz değil muhakkak. Amed deplasmanında takımın çaresiz kaldığı anlar da oldu. Bir sezonun ilk iki ayında yapılanları kalıcı başarı veya başarısızlık ilan etmek için de çok erken.
Öte yandan asıl mesele Beşiktaş'ın sahada ne yapmaya çalıştığının artık çok daha anlaşılır olması. Oyuncuların topu kaybettikten sonraki tepkisinden, rakibi hangi bölgede sıkıştırmaya çalıştığına, hücuma kaç kişiyle katıldığından oyunun temposunu nasıl belirlediğine kadar takım karakteristiğini tüm izleyenlere yansıtan bir düzen var.
Günlük hayata bile etkisi var bu göze hoş gelen oyunun. Yıllardır teknik analizlerin içinde kullanılan, Önder Özen'in ilk basın toplantısında zikrettiği 'PPDA' diye bir şey hayatımıza girdi. Maçkolik dahi bu rakamları artık kullanıcılarına sunuyor. Rakibin yapılan her savunma aksiyonu başına kaç pas gerçekleştirdiğini ölçen, düşüşüyle kıymetlenen bu değerin çıktıları, futbol üzerine yapılan sohbetlerin konusu olmaya başladı.
17 Eylül'de Beşiktaş'ın Marsilya'yı 4-1 yendiği gecenin ardından Dolmabahçe'nin playlist'inde işaretlenen eser bir kez daha değişti. Bu defa Toto Cutugno'nun L'Italiano'su çalıyordu. Bu seçim, Italiano'nun soyadıyla yapılan hoş bir kelime oyunu olarak başlamış olabilir. Ancak Beşiktaş'ın son iki yılı düşünüldüğünde bundan daha fazlasını anlatıyor.
Bu hikâyenin nasıl biteceğini henüz kimse öngöremez. Ama şu an İnönü tribünlerinin keyifle eşlik ettiği şarkının hangi sözlerle başladığını herkes biliyor: Lasciatami cantare... Türk tipi sözleriyle 'laşantami kantare', Türkçe sözleriyle ise 'bırakın şarkı söyleyeyim'.
Bırakalım, Vincenzo Italiano şarkısını söylesin. Sesi kısılırcasına...