28 Eylül 2026, Pazartesi
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 27.09.2026 18:48 | Son Güncelleme: 27.09.2026 19:06

Spor basını tarihinde Türkiye-İtalya: 'Kahkahaya bir şey olmaz'

A Milli Futbol Takımımız, yarın UEFA Uluslar Ligi’nde İtalya’yla karşılaşacak. Gök Mavililere karşı tarih boyunca hiç galibiyetimiz yok. Geçmiş maçların spor basın tarihimize nasıl yansıdığına ve nelerin değişip değişmediğine bir bakalım…
Spor basını tarihinde Türkiye-İtalya: 'Kahkahaya bir şey olmaz'

Hazırlayan: Sedat Hacıkerimoğlu

İtalya ile A Milli düzeyde kayıtlara giren ilk mücadelemiz, EURO 1964 elemelerinin ilk turundaki çift ayaklı eşleşme. O dönemde yeni yeni uygulamaya koyulan şampiyona, dörtlü final olarak düzenlendiği tarihe kadar Avrupa ülkeleri arasındaki çift maçlı eleme turlarına sahne oluyordu.

"Dede mirası manevi kuvvetlerden medet ummak hiç de realist bir davranış değil"

2 Aralık 1962’de Bologna’da oynanan ilk maçı İtalya 6-0’lık ezici bir üstünlükle tamamladı. 27 Mart 1963’teki rövanşa kadar iki ülkenin iki futbol devi de Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nın çeyrek finalinde karşılaştı. Galatasaray, Milan’a İstanbul’da 3-1, Milano’da ise 5-0 mağlup olarak turnuvaya veda etti. O maçlarda Galatasaray’ın başında, bugün adı sıklıkla yad edilmese de Türk futbolunun en önemli 10 insanı arasına girebilecek Gündüz Kılıç, nam-ı diğer Baba Gündüz vardı.

Kılıç, milli takımımızın oynayacağı rövanş maçı öncesi Milliyet’e yazdığı yazıda karmaşık bir ruh halinde:

"Şu Milano dönüşü büsbütün bir hal oldu uykularıma. Elektriği söndürüp gözlerimi yumunca kafamın içinde binlerce mumluk projektörler yanıveriyor. Bunlar, San Siro’nun dev projektörleri… Stadın muhteşem tribünlerini aydınlatıyorlar.

Sahada gururla, güvenle, istihza ile top koşturan kırmızı-siyahlı futbolcuları aydınlatıyorlar. Sırtlarındaki numaralar da davranışları gibi bambaşka onların. Beşin, sekizin, dokuzun yanında sanki yığınla sıfırlar var. Milyonlar takımı bu…

O dev projektörler, o muhteşem tribünler ve o milyonluk formalar adeta eziyor beni. Küçülüyor, küçülüyor, yerin dibine giriyorum. Oradan beni nasıl olsa çiğneyecek sağlam, kudretli kramponlara bakarak, utanarak, üzülerek sesleniyorum: 'Bu utanç hakkımız mı bizim?'

Bu mevsim pek üst üste kahredici silleler yedik İtalyan futbolundan. Zaman zaman o ayar futbollarla pekâlâ baş etmişken, artık adeta alerjimiz var İtalyan futboluna karşı… Onu karşımızda görünce bayağı tersimiz dönüveriyor.

(...) Sizler ise futbolcu kardeşlerim, hakiki Napolyon’un ordularını Akka Kalesi’nde perişan eden Cezzar Ahmet Paşa’nın torunları değil misiniz? Biliyorum, bu asırda sadece dede mirası manevi kuvvetlerden medet ummak hiç de realist bir davranış değil… Orasını da bizleri yalnız bu imkanlarla baş başa bırakanlar düşünsün…"

"Fark, evvela işletmecilikte"

Milliyet’in futbol çevrelerinden gelmeyen iki gazetecisi ise iki ülke arasındaki farklardan dem vurmaktalardı. Necmi Tanyolaç, yenilgilerin niçin ağır farkla olduğunu sorguluyordu:

"Soranlara şu noktayı izaha çalıştım. Fark, Galatasaray’la Milan’ın oynadığı futbolda değil, iki memleketin futbol anlayışında, iki memleket futbolunun idare ediliş şeklinde… Milan; İtalya futbolunda kuvvetli bir cemiyet, mali imkanları, teknik kuruluşu ve futboldaki itibarı bakımından küçük çapta bir devletti. Ve bu küçük futbol devleti, İtalya’daki futbol endüstrisi içerisinde her gün biraz daha ileriye gidişi, Milan kulübünün de bu dev futbol sanayiinin bir köşesini teşkil etmesiydi…

Dostlarım bu izahımdan bir hisse çıkardılar mı bilmem. Ama durum budur. Fark, evvela işletmecilikte… Biz, bu ileri futbol dünyasında çok, çok geride kalmış bir ülkenin çocuklarıydık…"

"Yenişi de yenilişi de milli bir zafer veya felaket görmekten kurtulsak..."

Kahraman Bapçum ise 1984’teki 2-1’lik yenilgide bulacağı hayat ışıklarının çok uzağında, çok daha karamsar:

"Şairin dili ile sormuştuk: 'Kim aldatmış bu kadar insanı?' Evet, bizi oynadığımız şeyin modern futbol olduğuna kim inandırmıştı? İlgililer -yetiştiriciler, idareciler hatta federasyon başkanlığı yapmış kimseler- bize 'haksızlık etme' diyorlardı.

Sonunda kader bizi İtalyanlarla baş başa bırakınca aynı şahıslar yazdılar, çizdiler, demeçler verdiler: 'Kendimizi dev aynasında görmeyelim.' Gerçek, kabul edilse de edilmese de gerçektir. Biz, modern futbolu henüz öğrenememişizdir. Öğrenmek için de bilgi ışığı altında bir gayretimiz yoktur.

(...) Ne olur artık ‘aldatılmış’ veya ‘kendi kendini aldatmış’ insanlar olmaktan kurtulsak… Ne olur artık bu konuda sorumlu olarak futbolcuyu, antrenörü, seçiciyi, şunu, bunu görmekten vazgeçip gerçeğe boyun eğsek…

Ve ne olur spor alanlarındaki yenişi de yenilişi de milli bir zafer veya felaket olarak görmekten kendimizi kurtarsak…"

"Millî takımımız öyle bir kalemde şunu bunu harcayacak ortamda değil"

27 Mart 1963’te oynanan, Lefter ve Metin Oktay gibi ünlü yıldızların kadrodan kesildiği rövanş maçını 1-0 kaybettik. Baba Gündüz’ün hayal kırıklığının izleri, maç sonu değerlendirmesinde apaçık meydandaydı:

"Bir beraberliğin veya bir farklı mağlubiyetin bize ileride şans tanıyacağı maçlardan değildi bu maç… Kolay kolay kapanmayacak 6-0’ın rövanşı idi. Öyleyse sadece futbolu fena oynamadığımızı anlatmak için daha modern bir düşünce içinde olmalıydık. Üstelik kendi sahamızdaydık da. İtalyanlar gene de her bakımdan bizden çok üstün olduklarını ispat ettiler işte. Hem de kendilerini fazla da sıkmadan… Ve bir kere daha anlaşıldı ki, millî takımımız öyle bir kalemde şunu bunu harcayacak, yerlerine ileride de bir klas olmayacakları besbelli futbolcuları koyacak bir ortamda değildir. Hem etimiz, budumuz ne ki? Memlekette senelerdir kaç hakiki futbolcu yetiştirdik? (...) Sıra ile herkes milli takımımızı bir kere eline geçirip şansını deneyeceğine ve bizler de en sonunda bir sihirbaz bulacağımızı zannedeceğimize oturup futbolumuzun çok çürük temellerini yeniden kuvvetlendirmek için çareler aramalıyız."

"Yenemediğimiz için tarihe geçmeyen Türkiye’ye, İtalya’ya yenildiği için de bir şey olmaz"

3 Mart 1984’teki özel maç ise son dünya şampiyonu ile karşılaşmamız açısından önemliydi. Maça bazı önemli futbolcularından yoksun çıkan İtalya, yine de sahadan 2-1’lik galibiyetle ayrılmayı başarmıştı. O maçta İtalya filelerini havalandıran İlyas Tüfekçi ise İtalya’ya karşı attığımız ilk golün sahibi olmuştu. İslam Çupi’nin Milliyet’teki yazısı, bazı şeylerin halen değişmediğinin açıklaması niteliğindeydi:

"Dün İtalya’yı yenemediğimiz için tarihe geçemedik. Ama maç için Ankara’dan gelen zevat, Ankara’ya gitmek için vapura binip, Haydarpaşa tren garına geçtiler. Maçı seyretmeye gelen Kadıköylü, Bostancılı, Kartal ve Pendikli seyirci, tarihe geçmek yerine dolmuş motorlarına geçip, geldikleri karşı yakaya geçtiler…

Yenemediğimiz için tarihe geçmeyen Türkiye’ye, İtalya’ya yenildiği için de bir şey olmaz… Türkiye’ye, sırtına 1923’ten beri kırmızı-beyazlı formayı giydiği günden bu yana her yenilgide de bir şey olmadı… Türkiye’de futbola ait pek bir şey yapılmadığı için Türkiye sahaya çıkıp, futbolda yenildiği zaman Türkiye’ye bir şey olmaz.

(...) Türkiye’ye bir şey olmaz… Türkiye’de takım kaptanlarına bir şey olmaz. Türkiye’de yaşlı futbolculara bir şey olmaz. Türkiye’de rakip ceza sahası içine girmeyen orta saha oyuncularına bir şey olmaz.

Türkiye’de futbola bir şey olmaz. Bir hüzünlenirsek, bir seviniriz… Hadi gülelim… Kahkahaya bir şey olmaz… Bir şey olmaz…"