30 Eylül 2022, Cuma
22.01.2021 08:00

Milliyetçilik yükseliyor mu?

Bizde milliyetçilik güçlü devlet talebinde şekilleniyor. Ancak Afrin, Libya ya da Karabağ’da alınan pozisyonlar o günkü duyguları coştursa da geçim sıkıntısı varsa, oy tercihini tetiklemez

Geçen haftaki siyasi ittifakların geleceği ve özellikle bu kapsamda Cumhur İttifakı’nın yeni hamlelerine dair analizimizden sonra bir okurun oldukça anlamlı soruları oldu:  “Kamuoyunda MHP’nin Ak Parti’ye verdiği destek sayesinde devletin PKK karşısında tarihinin en başarılı performansını yakaladığı yönünde kuvvetli bir yargı varken MHP’nin baraj altında gösterilmesinin iki izahı var. Ya veriler gerçekçi değil ya da toplumda görünür olmayan dip akıntılar var. Kötü yönetim, ekonomik sıkıntılar gibi faktörler denilebilir. Bu tespit şu 2 sorgulamayı hak eder.  1) Bu faktörler Ak Parti oylarını düşürmezken MHP oylarını neden düşürüyor?  2) Toplumun kimyasını belirleyen PKK karşısında başarı varken milliyetçi oyları neden düşüyor?  Milliyetçiler için bu başarı hikayesi ekonominin gölgeleyeceği kadar önemsiz mi? Türk milliyetçiliği ciddi bir yeniden yapılanma içine mi girdi yoksa Ak Parti’ye mi göçüyor?” Önce anketler ve özellikle de MHP’nin baraj altı gösterildiği meselesine değinelim. Anketlerin belli hata payları içinde bir bilimsel kamuoyu ölçüm tekniği olduğunu hatırlatmalıyım. Elbette bu türden uygulama ve teknik sorunları, doğası gereği içinde barındırdığını hatırlatmalıyım. Bu nedenle bir anket üzerinden bir partinin çeyrek puan ile baraj altında veya üstünde ölçülmüş olması seçimde bu sonuç çıkacağı anlamına gelmez. Ama eğer seçimden bu yana geçen 27 aylık süre ve 27 araştırma dizisi bulgusu, bir partinin bir oran aralığı içinde sıkışıp kaldığını gösteriyorsa bu anlamlı bir bulgudur. Bu bulgular dizisinden bakıldığında MHP’nin baraj civarında veya hemen üstünde bir orana veya oy aralığına sıkıştığını söylemek mümkündür. O nedenle medyanın sansasyonel başlık arayışıyla ve yalnızca “MHP baraj altı” başlığını layık gördüğü araştırmaları yayınlaması başka bir şeydir, MHP’nin bir oy aralığına sıkışmışlığı da başka bir şeydir. 

Eksilme MHP’de mi, Ak Parti’de mi?

Sorunun birinci kısmı da yanlış aslında. Cumhur İttifakı üzerinden baktığımızda toplam oylarda gerileme var elbette. Salgının ürettiği can korkusu yanı sıra salgından önce başlamış ve etkisi artarak süren işsizlik, enflasyon, yatırımsızlık, dış kaynak eksilmesi gibi her birinin oldukça ağır bedelleri olan ekonomik buhranla beraber, iktidar blokunun oy kaybetmemesi mümkün değil aslında. Ama iktidar blokundaki oy kaybı MHP’den değil Ak Parti seçmenindeki eksilmeden kaynaklanıyor. Doğrudan Ak Parti tercihini söyleyen seçmenlerde kayda değer oranlarda eksilme yaşanıyor, bir bakıma Ak Parti seçmeni çözülüyor. Fakat bu seçmen henüz muhalefet bloku partilerinden birisine geçmiyor, gri alanda kararsız olduğunu söyleyerek bekliyor. Sonuçta gri alandaki seçmen kümesi son 15 yılda olduğundan çok daha büyük bir orana, seçmenin üçte biri oranına gelmiş durumda. Araştırmaların sonunda istatistiki bir yöntem olarak kararsız seçmenleri dağıtan ve nihai olası tabloyu hesaplayan matematik işletilince belki iktidar bloku yüzde 47-50 bandına geliyor. Ama bu büyüklükteki gri alandaki seçmenlerin matematik hesaplamayla dağıtılması istatistiki olarak doğru olsa da sosyolojik ve siyasal açıdan doğru değil. Çünkü seçmenin üçte birinin kararsız olduğunu söylüyor olması kendi başına bir çok önemli potansiyeli ima ediyor.

Seçmenin umudunu yitirmesi

Burada önemli olan bu büyüklükteki seçmen kümesinin var olan partilerden siyasal çözümler bekleme umudunu kaybediyor olmasıdır. Yoksa matematik hesapla iktidar bloku ile muhalefet blokunun yüzde 48-52 bandı içinde sıkıştığı bir tablo her araştırmada kendini tekrarlamış oluyor. Öte yandan da bu büyüklükteki gri alandaki seçmen kümesinin bir partiye doğru meyletme olasılığı tüm siyasi tablonun radikal biçimde değişebileceğini de ima ediyor.  Okurun sorusunda asıl tartışılması ve cevap aranması gereken kısım milliyetçi oylar tanımında ve bu oyların azalıp, azalmadığı ya da nereye meylettiği sorusu. Milliyetçilik meselesinin ideolojik tanımını, boyutunu, unsurlarını tartışmaya kendimi yetkin görmem. Ama toplumun milliyetçilik tanımı ve tercihleri üzerinden araştırmalara dayalı bazı şeyleri tartışabilirim.

Milliyetçilik “tekel” değil

Toplumdaki milliyetçilik tanımı ve algısı bir partinin seçmen kümesi tekelinde değil. Aksine milliyetçilik toplumda yaygın bir duygu hali. Muhafazakar hayat tarzındaki seçmenler milliyetçilik derken, seküler dünyadakiler ulusalcılık diyorlar ama aynı şeyi kastediyorlar. Yani partilerin seçmen tabanlarının ortalama milliyetçilik notunu hesaplamaya çalışırsak, özel bir farklılaşma olmadığını anlarız. Çünkü milliyetçilik, devletin eğitim ve hukuk üzerinden her bir bireyin beynine kazdığı bir ezber. Eğitim sistemi üzerinden tüm dünyanın Türkiye’nin düşmanı olduğu, Türklerin kurduğu 16 devlet, tarihinin yalnızca zaferler üzerine kurulu olduğu, başarısızlıklarının yok sayıldığı  anlatıların yüzlerce örneğini ders kitaplarının içinde bulursunuz. Bu anlatı yerli malı haftalarıyla desteklenir, güçlü devlet anlatılarıyla gerekçelendirilir, hukuk marifetiyle yurttaşların devlete karşı ödevlerini yerine getirip getirmedikleri izlenir. Türkiye toplumunda milliyetçilik, yerlilik ezberinde vücut buluyor. Sorduğunuzda çok büyük çoğunluk “yerli markaların tercih edilmesi gerektiğini” söyler ama gündelik hayatta kaçımızın market raflarında yerli marka aradığımız sorusu ezberi ortaya çıkartır.

“Güçlü devlet” mi refah mı?

Türkiye toplumunda milliyetçilik “güçlü devlet” talebinde şekilleniyor.   Geleceğe güvensizliğin yoğun olduğu zamanlarda devletin güçlü olması, sokaktaki belirsizlikleri yönetmesi beklenir ama memleket havasında huzur ve güven bir miktar güçlendiğinde güçlü devlet değil insancıl toplum ya da ekonomik refah talebi öne çıkar. Dolayısıyla toplumdaki güçlü devlet talebi de konjonktüreldir.  Elbette siyasi, kültürel, sportif başarılar herkesi gururlandırır. Askere gitme törenleri, şehit cenazeleri gibi ritüeller duyguları kabartır. Ama reel hayatın reel sorunları ve özellikle de “hanenin dirliği, düzenliğine” dair tehdit algısı, riskler ve potansiyeller milliyetçilik duygularından önde gelir.  Afrin harekatı gibi Libya’daki, Azerbeycan-Ermenistan savaşındaki pozisyonlar gibi vakalar o günkü duyguları coştursa da akşam sofradaki eksiklik ya da hanenin hayatındaki geçim sıkıntısı karşısında, o duygu oy tercihini tetiklemez.  Toplumun beklentileri ekonomik ihtiyaçlardan, korkuları kültürel kimliklerden, ortak hayata dair duyguları da siyasal kimlik ve tercihlerinden şekilleniyor.   Bu nedenlerle toplumda milliyetçilik fikriyatının yoğunlaşmasından, çoğalmasından değil milliyetçi duygularından coşmasından ya da sönmesinden söz edebiliriz.  Siyasal aktörler üzerinden ve devlet-yurttaş ekseninden baktığımızda ise tüm partilerin devletçi olduğunu görürüz. Bu tabloda da milliyetçilik bir partinin tekelinde değil. Kaldı ki milliyetçi oylar yalnızca iktidar bloku partilerinde değil. Aksine kendini doğrudan milliyetçi olarak tanımlayan İyi Parti muhalefet blokunda yer alırken, CHP oylarının yarısı da kendisini ulusalcı olarak tanımlıyor.

Sorgulama yapmalıyız

Bu tablo karşısında milliyetçi ideolojiden hareket ettiğini düşünenlerin bence odaklanması gereken yer, devletin güçlenmesini önceliklendirmek, asayiş sorunlarına güvenlikçi bakış, her türlü hak talebini anarşi olarak görmek yerine, ülkenin gerçek sorunlarına ne türden yeni cevaplar üretebileceklerinde yatıyor. Ya da ülke nüfusunun beşte birinin Kürt olduğu bir toplumda ne türden bir ortak yaşam hayallerinin olduğunu yeniden sorgulamalarından geçiyor.  Bu sorgulamalar yapılmazsa, “yalnızca öfke ve itirazdan beslenen milliyetçiliğin yükselişi” ve “hangi partide vücut bulduğu” soruları, siyasal sonuçları olmayan bir tartışma olarak kalır.