29 Eylül 2022, Perşembe
01.10.2021 04:30

Ekonominin iklim sınavı

İklim değişikliğini önlemek için temiz teknolojilere hızlı geçiş gerekiyor. Karbon vergisinin yanına da doğru inovasyon, sübvansiyonlar ve diğer teşvikler eklenmeli

Bu yaz Kuzeybatı Amerika’da rekor seviyeye ulaşan sıcak hava dalgası, insan kaynaklı iklim değişikliğinin hayat şartları üzerindeki etkisine dair bir uyarı oldu. Aslında böyle bir uyarıya gerek bile yoktu. Ortalama küresel sıcaklıklar şimdiden sanayi öncesi dönemin 1.2 derece üzerine çıkmış durumda ve önümüzdeki 80 yıl içinde 5 derece daha artabilir. Küresel ısınma birçok türün neslinin tükenmesini hızlandırırken, dünyanın bazı kesimleri insan yaşamı için giderek elverişsiz hale geliyor. Kimi tahminlere göre, 2050 yılına gelindiğinde iklim değişikliği yüzünden bir milyar insan göçe mecbur kalacak. Bu denli büyük uzun vadeli risklerle karşı karşıyayken, birçok alanda süregelen varsayımlarımızı gözden geçirmemiz gerekiyor; buna iktisat da dahil. Dünyada hala milyarlarca insanın yoksulluk çektiği gerçeği bir yana, ekonomik büyümeyi tamamen bir kenara bırakacak yanlış politikalardan uzak durmak istiyorsak, ana akım iktisadı iklime dair yeni gerçeklerle uyumlu hale getirmeliyiz.  İktisat disiplini, çevre sorunlarının öneminin epeydir farkında. 2018 Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazanan William D. Nordhaus henüz 1991 yılında, sera gazı emisyonlarının maliyetini standart ekonomik büyüme modellerine dahil etmişti; Nordhaus’un çalışması iktisatçıların ve birçok karar alıcının iklim değişikliği konusuna bakış açısını belirledi.  Yine de ekonomideki mevcut yaklaşımlar önümüzdeki on yıllarda karşımıza çıkacak sorunları yönetmek için gereken çerçeveyi sağlayamıyor. Alanında öncü birçok çalışma gibi, Nordhaus’un ufuk açıcı eseri de birçok açıdan geliştirilebilir. Örneğin, Nordhaus’un verdiği çerçevede teknolojinin endojen, yani kendi içinden büyüme özelliği yer almıyor; iklim değişikliğinin gelecekteki maliyetine dair varsayımlar da sorunun ciddiyetini tam olarak yansıtmıyor.  Endojen teknolojiye yakından bakınca, temiz enerjiye geçişin sadece enerji tüketimini azaltmaktan çok daha önemli olduğunu ve teknolojik müdahalelerin eskiye göre çok daha agresif bir şekilde düzenlenmesi gerektiğini görüyoruz. Benzer şekilde, iklime dair kritik eşikler de dahil olmak üzere, küresel ısınmanın maliyetine dair daha gerçekçi varsayımlar benimsendiğinde, soruna nasıl yaklaşmamız gerektiğine dair çıkarımlar da kökünden değişiyor.  Ancak sadece bu tarz iyileştirmeler yetmez. Ekonomide en az iki sebepten dolayı daha köklü değişim gerekiyor. Birincisi, çoğu dinamik ekonomik analizin temeli olan fayda fonksiyonu kavramıyla ilgili. Fayda fonksiyonu, mevcut ve gelecekteki tüketim arasındaki ödünleşim anlamına geliyor. Bu araç, bir karar alıcının gelecekteki belli bir anda daha fazla değer yaratmak için bugünkü tüketimin ne kadarını feda etmesi gerektiğini belirlemeye yardım ediyor. Bireysel tüketim, yatırım kararları, kamu harcamaları, inovasyon, vergi politikası vs. gibi birçok analiz alanında bu araçtan yararlanıyoruz.  İklim politikasında fayda fonksiyonuna dair kritik bir soru var: Küresel ısınmanın gelecekte yol açacağı zarardan kaçınmak için bugünkü tüketimin ne kadarını feda etmeliyiz? Bu sorunun cevabı, indirim veya iskonto sorununa nasıl yaklaştığımıza bağlı. Sonuçları on yıl içinde ortaya çıkacak bireysel ve kurumsal kararlarda, bir doların on yıl sonra bugünkünden daha değersiz olacağı önermesinden yola çıkmak mantıklı görünüyor. Ancak etkileri 100 yıl sonra görülecek kararları düşününce, bu tür bir iskontonun bazı sonuçları kulağa çok hoş gelmiyor.  Diyelim ki yüzde 5’lik bir iskonto oranı uyguluyoruz. Bireysel ve kurumsal karar alma analizlerinde yaygın olarak kullanılan bu oran uyarınca, bir dolar önümüzdeki yıl 95 sente denk olur. Aynı iskonto oranı, bir doların değerini 100 yıl sonra yarım sente, 200 yıl sonra ise 0.003 sente indirir. Aynı hesaba göre, yüz yıl sonra 200 dolarlık bir fayda elde etmek istiyorsak, bugün bir doları feda etmemiz gerekir. Bu maliyet-fayda analizi şu an iklim konusunda neden harekete geçmediğimizi de açıklayabilir. İktisatçılar, iklim politikası konusunda iskonto tercihinin getireceği istenmeyen sonuçların en az 15 yıldır farkında. 2006 tarihli Stern Review raporunda, Nicholas Stern ve meslektaşları sert iskonto yaklaşımından vazgeçerek, genel kabul gören para politikalarından daha agresif bir tutum öneriyordu. Ancak Stern Review seçtiği yöntem için felsefi bir gerekçe sunmadığından, Nordhaus da dahil birçok iktisatçı tarafından eleştirildi.  Yine de gelecekteki zaruri kamu mallarının özel mallardan veya diğer kamusal tüketim türlerinden farklı şekilde değerlenmesi gerektiğini savunmak için makul ekonomik (ve felsefi) gerekçeler var. Bu ayrışmaları, aralarında risk ve belirsizlikle başa çıkmayı amaçlayanların da bulunduğu ekonomik modellerimizin diğer yönleriyle uzlaştırmak, iktisadın en acil görevlerinden biri. Neticede, jeomühendisliğin iklim değişikliğiyle mücadeledeki rolünü değerlendirmek için eli yüzü düzgün bir çerçeveye ihtiyacımız var. Bill Gates ve mucit/risk sermayedarı Nathan Myhrvold gibi önde gelen isimlerin bu yöndeki çağrıları giderek artıyor. Ancak (güneş ışınlarını bloke etmek için sülfat veya kalsiyum karbonat tozunun atmosfere püskürtülmesini sağlayan) güneş ışınımı gibi planlar, sonucu belli olmayan yıkıcı riskleri beraberinde getirebilir. Varlığımıza yönelik bir tehditle savaşırken aynı riski taşıyan başka bir araç kullanmak mantıklı mı? Sanmıyorum; ama bu tür soruları değerlendirmek için elimizde daha sistematik bir yöntem olmalı. Ciddi şekilde yeniden düşünülmesi gereken ikinci alan ise optimal iktisat politikası teorisi. Bu konudaki standart yaklaşım, Hollandalı iktisatçı Jan Tinbergen’in ufuk açıcı çalışmasına dayanıyor. Tinbergen’in ortaya koyduğu güçlü prensibe göre, piyasadaki bir başarısızlığı veya negatif dışsallıkları ortadan kaldırmanın en iyi yolu, özel olarak bu amaç için tasarlanmış bir politika aracı kullanmaktan geçiyor. Başka bir deyişle, açıkça belirlenmiş bir soruna odaklanmayan bir müdahaleyi gerekçelendirmek oldukça zor. Bu prensibi sera gazı emisyonlarının olumsuz etkilerine uyarlayacak olursak, yapmamız gereken şey (karbon için) doğru vergiyi bulmak ve bunu istikrarlı bir şekilde uygulamak. Ancak bu çözümün yetersiz kalacağı şimdiden belli. Yıkıcı iklim değişikliğini önlemek için temiz teknolojilere hızlı bir geçiş gerekiyorsa, karbon vergisinin yanına doğru inovasyonu ve konuşlanmayı teşvik edecek sübvansiyonlar ve diğer teşvikler de eklenmeli.  Aslında, genel olarak ekonomi politikasına yönelik daha bütüncül bir değerlendirme geliştirmemiz gerekiyor. Tinbergen prensibi uygun görünüyor, çünkü iktisat politikasına dair kararları bölümlere ayırmamıza imkan veriyor: Örneğin, Covid-19’un yol açtığı ekonomik sonuçlarla başa çıkmak için yapılacak müdahalelerin, iklim değişikliğini de çözmesi gerekmiyor. Ancak sorunlar içinden birini seçip sadece ona odaklanma lüksümüz kalmadı. Mesela halkın parasını pandemiden büyük darbe alan ama aslında ciddi bir emisyon kaynağı olan havayolu sektörünü canlandırmaya ayırdığımızda, bu fırsatı söz konusu sektörü daha temiz enerjiye yönlendirmek için de kullanmamız gerekiyor.  İklim krizi daha radikal fikirleri göz önüne almayı zorunlu kılıyor. Temiz enerjiye geçiş için devasa yatırımlara ihtiyacımız olduğu konusunda görüş birliğine varırsak, bu harcamaları nitelikli istihdam yaratacak şekilde yönlendirme konusunda da hemfikir olabiliriz. Bu bakış Tinbergen prensibine aykırı olabilir. Ancak birçok gelişmiş Batı ülkesinde ortaya çıkan sosyal, ekonomik ve siyasi fay hatlarının derinleşmesini önleyecekse, atılacak adım buna fazlasıyla değer. © Project Syndicate