03 Nisan 2026, Cuma
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
03.04.2026 04:30

Türkiye’de hangi koşullar altında kur gerçekten serbest bırakılacak?

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Türkiye’de kur resmi olarak serbest olsa da fiiliyatta enflasyonla mücadele için bir ‘çıpa’ olarak tutuluyor; ancak fiyatların taşıdığı bilgiyi bastıran bu yaklaşım kısa vadede istikrar sağlasa bile orta vadede kaynak tahsisini bozuyor, sanayinin rekabet gücünü aşındırıyor ve ekonomiyi giderek daha kırılgan bir dengeye sürüklüyor


Türkiye’de son iki yıldır uygulanan ekonomi politikasını anlamak için önce şu gerçeği teslim etmek gerekiyor; resmi olarak Türkiye dalgalı kur rejimi uygulayan bir ülke. Hiçbir yerde sabit kur ilan edilmiş değil. Ancak uygulanan politika setine bakıldığında kurun hızla değer kaybetmesine izin verilmemesi yönünde güçlü bir tercih olduğu da görülüyor, beyanatlar üzerinden niyeti tahlil edersek bu tercihin yakın bir tarihte değişmeyeceği de açık.

Bu nedenle bugün tartışılan şey teknik anlamda bir sabit kur rejimi değil belki; fakat fiiliyatta kurun enflasyonla mücadelede bir çıpa olarak kullanılıyor oluşu. Ekonomi yönetimi bunu bu şekilde adlandırmıyor olabilir, ancak faiz politikası, rezerv biriktirme stratejisi ve döviz piyasasında kullanılan araçların bütününe bakıldığında kurun en azından kontrollü bir istikrar içinde tutulmaya çalışıldığını görüyoruz.

Bu tercih iktisadi açıdan anlaşılmaz değil. Türkiye gibi kur geçişkenliği yüksek olan ekonomilerde döviz kuru fiyat dinamikleri üzerinde güçlü bir maliyet kanalı yaratır. Kur sıçradığında ithal girdi maliyetleri artar, üretim maliyetleri yükselir ve fiyatlar hızla yukarı taşınır. O yüzden kurun görece istikrarlı tutulması kısa vadede enflasyon üzerinde yatıştırıcı bir etki yaratabilir şüphesiz.

Ancak bu stratejinin temel bir sınırı vardır. Türkiye’de bugün gözlenen enflasyon yalnızca kur geçişkenliği üzerinden çalışan bir maliyet enflasyonu değil. Hizmet enflasyonu yüksek, fiyatlama davranışı bozulmuş, beklentiler zayıflamış ve verimlilik artışı oldukça sınırlı. Böyle bir ekonomide yalnızca finansal istikrara dayanarak kalıcı bir dezenflasyon üretmek mümkün değildi, muvaffak da olmadı.

Fiyatlar ne söyler?

İktisat literatürü bu noktada eski ama hâlâ geçerli bir uyarı yapar. Refah ekonomisinin temel taşlarından biri olan Birinci Refah Teoremi, rekabetçi piyasalarda fiyatların kaynak tahsisini etkin biçimde yönlendirdiğini söyler. Kenneth Arrow ve Gérard Debreu’nün genel denge çerçevesinde formüle ettiği bu sonuç aslında çok yalın bir fikre dayanır: Fiyatlar yalnızca alışverişte kullanılan sayılar değildir; aynı zamanda ekonomik sistemin bilgi taşıyıcılarıdır.

Bir ekonomide emeğin, sermayenin ve doğal kaynakların hangi sektörlere yöneldiğini; hangi üretim faaliyetlerinin kârlı, hangilerinin verimsiz olduğunu; tasarruf ile yatırım arasındaki ilişkinin hangi noktada dengelendiğini büyük ölçüde fiyat sinyalleri belirler. Fiyat sistemi bu nedenle yalnızca bir muhasebe mekanizması değil, aynı zamanda bir koordinasyon mekanizmasıdır.

Friedrich Hayek’in 1945 tarihli klasik makalesi The Use of Knowledge in Society tam da bu soruya cevap verir. Hayek’e göre ekonomik sistemin asıl problemi ekonomide dağınık halde bulunan bilginin nasıl koordine edileceğidir. Hiçbir merkezi otorite üreticilerin maliyetlerini, tüketicilerin tercihlerini, yerel piyasa koşullarını ve teknolojik imkanları aynı anda ve eksiksiz biçimde bilemez. Fiyat sistemi bu yüzden hayati bir rol oynar.

Fiyatlar dağınık bilgiyi yoğunlaştırır ve ekonomik aktörlere güçlü sinyaller gönderir. Bir malın fiyatı yükseldiğinde bu yalnızca o malın pahalandığını değil, o malın üretiminde kullanılan kaynakların görece kıtlaştığını ya da talebin arttığını da gösterir. Bu sinyal üreticilere üretimi artırmaları gerektiğini, yatırımcılara o alanda fırsat bulunduğunu, tüketicilere ise kaynakların daha dikkatli kullanılmasını söyler.

Günün sonunda döviz kuru da bu fiyatlardan biridir. Hatta açık ekonomilerde en yoğun bilgi taşıyan fiyatlardan biri olduğunu söylemek gerekir. Kur bir ekonominin üretim yapısı, tasarruf düzeyi, verimlilik seviyesi ve dış finansman ihtiyacı hakkında güçlü sinyaller verir. Eğer kur uzun süre ekonomik temellerin işaret ettiği seviyeden farklı bir yerde tutulursa, o bilgi sistematik biçimde bastırılmış olur. Bu durum kısa vadede istikrar görüntüsü yaratabilir; fakat orta vadede kaynak tahsisini bozar ve ekonominin gerçek dengelerini bulanıklaştırır.

Kur rejiminin tarihi

Türkiye’nin kendi ekonomik tarihi de bu konuda öğreticidir. 1980’lerin başına kadar Türkiye’de döviz işlemlerinin sıkı biçimde kontrol edildiği bir sistem vardı. Türk lirası konvertibl değildi; döviz alım satımı büyük ölçüde izinlere, tahsis mekanizmalarına ve bürokratik kararlara bağlıydı. İthalatın önemli bir kısmı döviz tahsisine bağlı yürür, ihracat gelirleri ise çeşitli yükümlülükler çerçevesinde sisteme geri kazandırılırdı. Bu nedenle döviz kuru yalnızca bir fiyat değil, aynı zamanda idari bir araçtı.

1980’lerin ortalarından itibaren bu sistemin sürdürülemez olduğu giderek daha açık hale geldi. Bir yandan yüksek enflasyon kronikleşmişti; diğer yandan dış ticaret yapısı hızla değişiyordu. 1980’ler boyunca Türkiye’nin yıllık enflasyonu çoğu zaman yüzde 40 ile 70 arasında dalgalanıyor, bazı yıllarda ise daha da yukarı çıkıyordu.

1989’da yürürlüğe giren ve kamuoyunda kısaca “32 sayılı karar” olarak bilinen düzenleme bu sürecin en kritik adımı oldu. Bu kararla birlikte sermaye hareketleri serbest bırakıldı ve Türk lirası konvertibl hale geldi. Türkiye böylece küresel finans sistemine daha açık bir ekonomi haline geldi. Bu dönüşüm yalnızca siyasi bir karar değildi. Ekonomi bürokrasisinin teknik kadroları döviz rejiminin daha piyasa temelli bir yapıya taşınması için yoğun çalıştı. İthalatın serbestleşmesi, ihracat teşviklerinin kurulması ve finansal piyasaların gelişmesi bu dönemin temel politika tercihleri arasındaydı.

Bu dönemin dikkat çekici bir özelliği vardı o da Türkiye’de üretim yapan hemen her sanayicinin ivedilikle ihracatçıya evrilmesi. İç piyasa ile dış piyasa arasındaki sınırlar bugünkü kadar keskin değildi. Birçok firma üretimini hem iç pazara hem de dış pazara yönlendirebilecek esnekliğe sahipti. Kurun rekabetçi seviyede tutulması bu nedenle sanayi için hayati bir unsur olarak görülüyordu.

Türkiye’nin ihracatının hızla arttığı 1980’ler ve 1990’ların başı büyük ölçüde bu rekabetçi kur politikası sayesinde mümkün oldu. Tekstil, hazır giyim, makine, gıda ve metal gibi sektörlerde faaliyet gösteren binlerce firma dış pazarlara açıldı. Sanayi üretimi küresel rekabetle doğrudan temas etmeye başladı.

Kopan bağlar

Bugün Türk lirası teknik olarak konvertibl bir para birimidir. Yani yerli ve yabancı aktörler döviz işlemleri gerçekleştirebilir, sermaye hareketleri serbesttir. Ancak konvertibilite tek başına kurun tamamen serbest bırakıldığı anlamına gelmez. Kurun piyasada oluşması ile kurun fiilen yönetilmesi arasında geniş bir gri alan vardır. Türkiye ekonomisi uzun süredir tam da bu gri alanın içinde hareket ediyor.

Hatırlayın, bu gri alanın en dikkat çekici teşhislerinden biri Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Cevdet Akçay’dan gelmişti. Akçay, 2024 yılında yaptığı bir konuşmada Türkiye’de politika faizinin finansal sistem üzerindeki etkisinin zayıfladığını ve “fonlama maliyeti ile mevduat faizi arasındaki bağın, politika faizi ile enflasyon arasındaki bağın ve faiz ile kur arasındaki bağın kopmuş durumda olduğunu” ifade etmişti.

Modern para politikasının çalışabilmesi için bu bağlantıların ayakta olması gerekir. Politika faizi finansal sistemdeki faizleri etkiler; faizler tasarruf ve yatırım kararlarını etkiler; kur ve fiyatlar bu süreç içinde yeni bir dengeye doğru hareket eder. Zincirin halkaları koparsa ekonomi sinyal üretme kapasitesini kaybeder.

Bugün bu bağlantıların bir kısmının yeniden kurulmaya çalışıldığı görülüyor. Faiz artırımlarıyla birlikte finansal sistemde bazı kanallar gerçekten yeniden çalışmaya başladı. Bankacılık sistemi politika faizini yeniden referans aldı, kredi fiyatlaması ve mevduat faizleri üzerindeki bozulmuş mekanizmalar kısmen onarıldı.

Ancak bu sürecin en kritik halkası olan kur–faiz ilişkisi hâlâ önemli ölçüde politika tarafından yönetilen bir alan olmaya devam ediyor. Teoride dalgalı kur rejimi sürüyor; pratikte ise kurun hızlı değer kaybına izin verilmemesi yönünde güçlü bir tercih bulunuyor.

Burada kaçınılmaz olarak daha zor sorular ortaya çıkıyor. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası gerçekten finansal istikrarı önceleyen uzun vadeli bir para politikası stratejisi mi yürütüyor? Yoksa kur oynaklığını sınırlama tercihi belirli bir siyasi takvime kadar korunması gereken bir ekonomik sakinlik arayışının parçası mı?

Daha açık soralım: Türkiye’de hangi koşullar altında kur gerçekten serbest bırakılabilir?

Kurun sanayiye maliyeti

Kurun kontrollü seyri bugüne kadar belirli bir dezenflasyonist katkı sağlamış olabilir. Ancak bu katkının kalıcı olup olmadığı ve bu sürede sanayinin ödediği bedelin ne olduğu cevabı çok da iç açıcı olmayan bir soru.

Kurun bu denli uzun süredir baskılandığında bunun en hızlı hissedildiği alanın sanayi olduğunu biliyoruz. Reel efektif döviz kurunun yükselmesi, yani liranın reel olarak değerlenmesi, ihracatçı sektörlerin rekabet gücünü doğrudan etkiledi. Bu etki özellikle emek yoğun sektörlerde daha hızlı ortaya çıktı. Çünkü bu sektörlerde fiyat rekabeti keskindir ve üretim maliyetleri ücretler, enerji ve ithal ara malları gibi kalemlere dayanır. Kur üretim maliyetlerinden daha yavaş hareket ettiğinde firmaların dış pazarlarda fiyat tutturması zorlaşır ve siparişler hızla daha düşük maliyetli üretim merkezlerine kaymaya başlar.

Türkiye’de tekstil ve hazır giyim sektörü bu sürecin en görünür örneklerinden biri oldu. Uzun yıllar boyunca ülkenin en büyük ihracat ve istihdam alanlarından biri olan bu sektör son dönemde ciddi rekabet kaybı yaşamaya başladı; siparişlerin önemli bir kısmı Mısır, Bangladeş ve Vietnam gibi daha düşük maliyetli üretim merkezlerine kayıyor.

Zira sanayi yalnızca ihracat değildir. Aynı zamanda teknoloji birikimi, verimlilik artışı ve geniş ölçekli istihdam üretmenin en güçlü aracıdır. Bu nedenle sanayinin rekabet gücündeki aşınma yalnızca dış ticaret rakamlarında değil, uzun vadeli büyüme kapasitesinde ve istihdam rakamlarında da hissedilir.

Denklem aslında oldukça net; kur baskılandığında ithalat ucuzlar, iç talep ithalata kayar ve cari açık büyür. Cari açık büyüdüğünde ise kur istikrarı giderek daha fazla sermaye girişine bağımlı hale gelir. Böylece kısa vadede sakin görünen kur aslında üretim yapısındaki daha derin bir aşınmayı gizleyebilir.

Buradan hareketle Türkiye’nin zaten üretim ekonomisi olmaktan çıkmasının kaçınılmaz olduğu sonucuna varıyorsanız, ona da amenna. Zira son dönemde giderek daha büyük bir özgüvenle dile getirilen bir başka telkin de tam olarak bu ya; Türkiye’nin artık “teknolojik katma değeri yüksek sektörlere” yönelmesi gerektiği, ara sanayiye dayalı üretim yapısının ise kaçınılmaz biçimde geride bırakılacağı.

Fakat insan ister istemez şu basit soruları sormak zorunda kalıyor: Böyle bir dönüşümün gerçekleşeceği bir ekonomik veya siyasi zemin mi var? Sanayide yaşanan daralmanın yaratacağı istihdam etkisini taşıyabilecek başka bir üretim alanı mı var ortada? Yahut bizim bilmediğimiz kapsamlı bir kalkınma planı mı yürütülüyor arka planda?

Yoksa mesele tam da göründüğü gibi mi?

Kısa vadeli bir sükûnet uğruna bir ülkenin uzun vadeli üretim kapasitesi ve ekonomik bekası yavaş yavaş feda mı ediliyor?

Bir de bu tartışmaların arasından sık sık yükselen bir itiraz var ya…

“Bana ne sanayiciden, zamanında ucuza kredi alıp büyüdüler, şimdi bedelini ödesinler.”
Bu cümleyi bir kez daha duyarsam doğrusu fenalık geçireceğim. Defaatle yazdım; o dönem ucuza krediye erişip öz sermayesini büyütmek yerine şahsi servetini büyütenlerin azımsanmayacak bir kısmı bugün de gayet rahat, merak etmeyin. Onlardan bahsetmiyoruz.

Eşi menendi görülmemiş bir sermaye transferine de böylece geldik zannediyorum. Sosyal bilimlerle pozitif bilimlerin en yakınsadığı alanlardan birisi şüphesiz iktisattır. Burada müspet gerçekler var. Bir anomali yaşıyoruz. Türkiye bugün bir orta sınıf medeni hayatı sürdürebilmek için İngiltere’den daha pahalı bir ülkeyse burada rakamlar geçerliliğini yitirmiş demektir. Değişmeyen kur nedeniyle döviz bazında yüzde ellilere yakın faiz veren bir ülkede bu maliyeti kim taşıyor diye düşünmemiz yerindedir sanıyorum. Doğada hiçbir şey yoktan var olmaz vardan da yok olmazsa bu para bir yerden çıkıyor bir yere giriyor. İşte eriyen öz sermayeleri, birikimleri, rekabet güçleriyle Türkiye’nin emek emek inşa ettiği üreten güçleri bu bedelin maalesef taşıyıcılarıdır. Buna kahrolmamak elde değil. Koskoca ülke her gün daha da fakirleşmek pahasına bir anomaliyi yaşamaya gayret ediyor. Üstelik buna kafa yoranlarımızın birçoğu da bu anomaliyi reddetmek yerine onu yeni normal kabul ederek mülahazalarını bu kabulle yürütüyor. Bana göre önce buna karşı çıkmak lazım. Zira bu gidişat akıl kârı değil!

* Bu haber/yazı ve resimlerin eser sahipliğinden doğan tüm hakları Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’ne ait olup işbu yazı/haber ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır. Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’nin, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 24. maddesinden doğan her türlü hakkı saklıdır.

Özge Öner
Özge Öner