02 Aralık 2022, Cuma
25.03.2022 04:30

Uzak komşu

Ahmet Hamdi Tanpınar ‘’Türkiye, evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul etme imkanı vermez’’ demişti. Aslında, bu sözün tersini de söylemek mümkün. “Türkiye nitelikli evlatlarına kendisiyle meşgul olma imkanı da vermez.” 

Kaç kuşaktır okur-yazar ‘evlatlar’ bu ülkeye bir katkıda bulunmak ister ama yönetimi ele geçiren rant grupları onlara bu imkanı vermez.

Devrim dönemi hariç Rusya’da da böyleydi durum. Tabii ki 19’uncu yüzyıl sonu ve 20’nci yüzyıl başı Rus ‘intellegentsia’sının bize göre çok daha dünyaya açık ve güçlü olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekiyor. 

Lenin ve arkadaşları sınıf temelli düşünür, Plekhanov gibi yazarlar teorik olarak devrimin altyapısını oluştururken, bizimkiler -ne yazık ki- sisteme dokunmadan sorunu ‘iyi padişah-kötü padişah’ olarak görmüştür. Karl Marx Londra’da Kapital’i yazarken, aynı sokaklarda dolaşan Osmanlı münevveri, Abdülhamit’i değiştirmekle sorunların çözüleceğini sanmaktan öteye gidememiştir.

(Bu konudaki ilginç bulgulardan biri de sürgündeki Lenin ve Troçki’nin, Abdülhamit’i, Çar Nikola’dan daha akıllı bulduklarını belirten yazılar yazmalarıdır.)

İki halk iki çoban

1917 Devrimi olduğu sırada Abdülhamit Beylerbeyi Sarayı’nda ev hapsindedir. (Belki de saray hapsi demek daha doğru). Dünyayla tek irtibatı, doktoru Hüseyin Atıf Bey’le yaptığı günlük konuşmalardan ibarettir. 1909’dan beri ona ve ailesine bakan bu hekim subay, padişaha Rusya’da ihtilal olduğunu ve Çar’ın devrildiğini söyler. Sultan’ın tepkisi gariptir. Bu ihtilale inanmaz. Dünya savaşının içinde olan Ruslar’ın tek başına barış anlaşması (sulh-u münferit) yapabilmek için bir tiyatro oynandığı kanısındadır.

Doktor yabancı basını gösterir, onu ikna etmeye çalışır ama eski padişahı inandırmak mümkün olmaz.

Şöyle demektedir:

“Bu dünyada iki halk vardır ki başında bir çoban olmadan yapamaz. Ruslar ve biz.”

İmparatorlukların çözülmesi

SSCB döneminde Dışişleri Bakanı, daha sonra da Gürcistan Cumhurbaşkanı olan Eduard Şevarnadze çok ilginç bir gözlemde bulunmuştu. Ona göre dünyada imparatorlukların çözülmesinde dört model vardı.

İlki Roma modeliydi. Tarih içinde yavaş yavaş yok olur giderdi.

İkincisi İngiliz modeliydi. Planlanmış bir tasfiyeyi yönetirdi Londra.

Üçüncüyü Osmanlı modeli olarak tanımlıyordu. Bir gece imparatorlukta yatarsın, ertesi sabah Cumhuriyet’te uyanırsın diyordu.

Ona göre dördüncü model de Sovyet İmparatorluğu’nun yıkılış biçimiydi. (Yalnız bunu anlayabilmek için Rus ruhunu bilmen gerekir diyordu.)  Ruslar bir gün ‘Glasnost’ sözünü duyunca “Madem ki şeffaf oldu her şey. Haydi o zaman!” deyip sokağa çıkmıştı. Bir daha da dönmemişti.

20’nci yüzyılın sonlarına doğru Lenin’in koltuğunda oturan bir başka lider, Mihail Sergeyeviç Gorbaçov, dünyayı sarsan bir dönüşüm başlattı. Daha doğrusu çığırından çıkan gelişmeleri çaresizce izlemek durumunda kaldı. 

Aslında Sovyetler Birliği’nin çöküşü çoktan başlamış ve Andropov döneminde yapısal değişimler olmuştu ama fatura, denetimi elinden kaçıran son birinci sekretere, Gorbaçov’a kesildi. Mihail Gorbaçov, son çare olarak gördüğü saydamlık ve yeniden yapılanma politikalarına başladığı zaman, işin bu boyuta geleceğini düşünememişti. Yıllarca sesi çıkmamış federasyonların, cumhuriyetlerin ve onların adı duyulmamış politikacılarının böyle delicesine bir isteriye kapılacaklarını tahmin edememişti.

Devlete sadık yurttaşlar olmanın erdemli görüntüsü altına gizlenen insanlar, daha özgür ve daha demokratik bir Sovyetler Birliği yaratmak isteyen Gorbaçov’un can düşmanı kesildiler ve daha sonra yine Gorbaçov’un yarattığı özgürlük ortamından yararlanarak, onu, Sovyetler Birliği’ndeki bütün sorunların sebebi olarak suçlamaya başladılar.

Bu durum bizi, ister istemez, özgürlük ve sorumluluk ilişkisini tekrar düşünmeye çağırıyor. Baskı altında yaşamış toplumlardaki ani özgürlükler, patlamalara ve özgürlük ortamını yok edecek tepkilere yol açabiliyor.

Fyodor Dostoyevski, Rusya’da köleliğin kaldırılmasını bu açıdan yorumlamıştı. Yüzyıllar boyu ağır baskılar altında yaşamış olan köleler, özgür birer yurttaş oldukları andan itibaren, geçmiş dönemin öcünü alır gibi suç işliyor, saldırıyor, St. Petersburg sokaklarını cehenneme çeviriyordu.

Perestroyka’dan sonra da Sovyetler Birliği çok sarsıldı. Darbeler düzenlendi, Gorbaçov kısa bir süre Kırım’da tutuklu kaldı, ülke neredeyse iç savaş ortamına sürüklendi. Parlamento top ateşine tutuldu, liderler intihar etti, ekonomi altüst oldu.

Aralık 1997’de Gorbaçov’la Moskova’da 5 saatlik bir röportaj yaptık...

Gorbaçov ne diyor?

1997 Aralık ayının dondurucu, buz tutmuş Moskova’sında Gorbaçov’la yaptığım beş saatlik görüşme sırasında, benim açımdan sorulabilecek hemen hemen her şeyi sordum. Bu soruları sorarken kafamda, Lenin’in Rosa Luxemburg ve Kautsky, Liebknecht gibi kuramcılarla giriştiği can yakıcı mücadeleler vardı elbette. Özellikle Polonya’daki Gdansk tersanelerinde başlayan işçi sınıfı hareketinin, komünist yönetime karşı çıkması, Rosa Luxemburg ve onun gibi düşünenlerin haklılığını vurguluyordu. Bu teoriye göre komünizm, bir partinin idareyi ele alması ve yukarıdan aşağıya örgütlenerek baskı kurması yöntemiyle ulaşılabilecek bir sonuç değildi. Luxemburg, bu yöntemle kurulacak komünizmin eninde sonunda, işçi sınıfının çıkarlarıyla çatışacağı öngörüsünde bulunmuştu.

Aklıma en çok takılan konu Gorbaçov’un, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına yol açan olaylardaki rolü ve sorumluluğu olmuştur.

Bir dünya devi olan Sovyetler Birliği, iki kutuplu dünyanın büyük ülkesi, uzaya, ilk kez yapay uydu göndermeyi başarmış bir uygarlık, sona geldiği, tükendiği ve başka türlü olamayacağı için mi çökmüştü, yoksa Mihail Sergeyeviç Gorbaçov adlı devlet başkanının hatalı politikaları mı bu sonu hazırlamıştı?

Ne kadar güçlü olursa olsun, bir tek kişi, Kızıl Ordu’ya, Komünist Partisi’ne ve köklü Sovyet sistemine rağmen ülkenin sonunu getirmiş olabilir miydi? Pek de mümkün görünmüyordu bu doğrusu. Bir insan, bir sistemi dize getiremezdi. Zaten 1986’daki ilk görüşmemizde, devletin başına yeni geçmiş olan Gorbaçov’un da böyle bir niyeti yoktu. O, Lenin’e sadık olduğunu, komünist sistemin devam edeceğine inanıyordu.

İkinci tez, Sovyet komünizminin doğal ömrünü tamamlamış olduğu ve çöküşün önüne kimsenin geçemeyeceği görüşüydü.

Marx ve Engels’in teorisinden yola çıkan Rus komünizmi, aslında bu iki düşünürün öngörülerine pek de uymuyordu. Çünkü Marx ve Engels, komünizmi kapitalizmin son aşaması olarak görmüşler ve gelişmiş Batı ülkelerinde ani ve eş zamanlı bir dönüşümle komünizmin kurulacağını yazmışlardı. Lenin ise sanayinin, dolayısıyla da proletaryanın gelişmediği bir köylü ülkesinde, devrim yoluyla komünizmi kurmuştu. Acaba “emperyalizmin en zayıf halkası”nda yapılan bu devrim, klasik teoriye göre bir sapma, bir macera mıydı?

Ne kadar güçlü olursa olsun, bir tek ülke, kendisini kuşatacak olan kapitalist sistemin çökertme çabalarına dayanabilir miydi?

Belki de devrimden hemen sonra bu çelişkiyi ve tehlikeyi gören Troçki’nin “sürekli devrim” tezini ortaya atmış olması, bu gerçekliğe dayanıyordu. Ama hepimizin bildiği gibi, Lenin’in de bir ara desteklemiş olduğu “sürekli devrim” gerçekleşemedi. Troçki ülkeden kaçmak zorunda kaldı, daha sonra öldürüldü ve Sovyetler Birliği bir “vatan” temeli üzerinde örgütlenmeye başladı. İkinci Dünya Savaşı’nın da bu görüşü epeyce güçlendirdiği ve yurtsever duyguları yükselttiği söylenebilir. Bu savaş sonunda Avrupa’nın paylaşılması, başka komünist ülkelerin de ortaya çıkması sonucunu doğurdu.

1917 Ekim Devrimi, dünyada yol açtığı büyük politik çalkantıların yanı sıra, aydınları çok heyecanlandırmış ve bir insan kardeşliği rüyasının gerçekleşeceği yolunda umutlar yaratmıştı.

Bu umuda kapılan dünya aydın ve sanatçılarının büyük çoğunluğu, başlangıçta Sovyetler Birliği’ni derin bir inançla savundular. Fakat Sovyetler Birliği’ne yapılan ilk gezilerle birlikte soru işaretleri ve sistem eleştirileri de uç vermeye başladı. André Gide’in ünlü kitabı Rusya’dan Dönüş, bu konudaki hayal kırıklıklarını yansıtan önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Martov, Zinovyev ve arkadaşlarının yargılandığı “Moskova Duruşmaları”, bu yeni düzenin adalet anlayışıyla ilgili soru işaretlerini artırmıştı. Stalin diktatörlüğünün acımasız uygulamaları ve komünizme inanmış kitleler üzerinde yarattığı dehşet duygusu, Yunanistan, İspanya iç savaşlarındaki yanlışlar ve ihanetlerle birleşince, Sovyet komünizmi dünya çapında bir hayal kırıklığına dönüşmeye başladı.

Bugün dünyada 1917 Devrimi’ni savunan pek az kişi var. Fakat ben Eric Hobsbawm’ın dediklerine katılmayı daha uygun buluyorum: “Bu devrim, en azından bir büyük ve mutlak zafere ulaştı: Sovyetler Birliği’ydi bu zaferin adı. Yani faşizmin yenilgiye uğratılmasıydı.”

***

Bir zamanlar Batı dünyasının kurtarıcısı olmuş ve faşizmi yenilgiye uğratmış olan Sovyetler Birliği, yalnız askeri alanda değil, bilim ve sanat yönünden de insanlığa katkılar sunmuş ve bütün hatalarına rağmen dünyada bir denge unsuru oluşturmuştu.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra kapitalizmin kesin ve nihai zaferini ilan eden borazanların müthiş kreşendosu, sağlıklı düşünmeyi engelliyor. Ama bu genel duruma uymayan örnekler de var. Mesela ekonomist John Kenneth Galbraith diyor ki: “1990’ların başlarına, hiç kuşkusuz Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki devrim damgasını vurdu. Mükemmel olmayan bir ekonomik sistem dağılmış ve yerini bir anlamda sistemsizliğe bırakmıştı. Gerçek ortadaydı artık: Komünizm çökmüştü… Ama bu konudaki söylemler normalin üstünde abartılıydı. Kapitalizm, özellikle ABD’de sergilendiği biçimiyle olduğu gibi, Batı Avrupa ve Japonya’da da güçlüklerle karşı karşıyaydı. Kapitalizm, tükenmeyen krizlerle, önü alınamayan bir gerileme sürecindeydi.”

Michael Hardt ve Antonio Negri ise şöyle yazıyorlar: “Tezimize göre Stalin idaresinin dramatik yılları ve Kruşçev’in olgunlaşmamış erken yeniliklerinden sonra Brejnev rejimi, yüksek düzeyde bir olgunluğa erişmiş olan, savaş ve üretim için girişilen olağanüstü bir seferberlik sonucunda sosyal ve politik olarak kabul edilmek isteyen üretken bir sivil topluma, kabalığı zorla kabul ettirmeye çalışıyordu. Kapitalist dünyadaki soğuk savaş propagandası, yanlış bilgilendirme ve sahte bilgi üreten o ideolojik makine, Sovyet toplumundaki gerçek gelişmeleri ve orada oluşan politik diyalektiği görmemizi engelledi. 

Soğuk savaş ideolojisi, o toplumu totaliter olarak tanımladı. Oysa gerçekte Sovyetler, ekonomik gelişme ve kültürel modernizasyonun ritimleri kadar güçlü yaratıcılık ve özgürlük zikzakları çizen bir toplumdu. Sovyetler Birliği’nin totaliter bir toplum olarak değil, daha çok bürokratik bir diktatörlük olarak anlaşılması daha doğru. Ve ancak bu çarpıtılmış tanımları arkamızda bırakabilirsek, Sovyetler Birliği’ndeki politik krizlerin, rejimi gömecek noktaya gelene kadar tekrar tekrar ortaya çıkışını anlayabiliriz.’’