14 Temmuz 2026, Salı
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 14.07.2026 10:43 | Son Güncelleme: 14.07.2026 12:17

İmkansız merdiven: Fransa-İspanya

İmkansız merdiven: Fransa-İspanya
A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

İtalyan gazeteci Giani Brera “futbolun ideal skoru 0-0’dır” tespitiyle defansif futbolu överken taktiksel mükemmellik anında takımların birbirilerini iptal edebileceğini de söyler. Fransa-İspanya maçındaki fark bunun futbolun sınırlarını zorlayan bir hücum estetiğiyle yapılacak olması. Brera’ın ideal bulduğu skor hem oyun kalitesini hem de seyir zevkini garanti edecek


Evren Işık

Dünya Kupası başlamadan önce hem Fransa hem de İspanya favori takımlar arasındaydı. Fakat gelinen aşamada bu durum sadece kâğıt üzerinde kalmacı. İki ülke, sahadaki oyunlarıyla da bunu ispatlayarak yollarına devam ettiler. Yarı finalin diğer ayağında Arjantin ve İngiltere’nin her maç biraz sallanarak ve sarsılarak geldiğini düşünürsek “erken final” klişesinin yine devrede olduğunu söyleyebiliriz.

Kendi mükemmeline yaklaşan iki takım bu maçı İmkânsız merdivenin (Pensore Merdiveni1) çıkmazı gibi kesintisiz bir döngü içerisinde oynayacak. İnişler, çıkışlar, karşılaşmalar ve başlangıç noktasına dönüş… Oyun alışkanlıkları sahanın her alanında birbirlerine karşı mükemmel ve içinden çıkılamaz karşıtlıklar yaratan iki takım.

Kâğıt üzerinde İspanya, savunma çizgisini önde kuruyor ve takımın kanat bekleri atağa çıkma konusunda oldukça istekli. Bunun ilk bakışta Fransa’nın kontra atak alışkanlığı için mükemmel bir habitat oluşturduğunu görebiliriz. Boş alanlar, atağa çıkmış rakip savunmacılar ve bunu en çabuk şekilde değerlendirebilecek hücum oyuncuları...

Fransa’nın oyun akışı için elverişli gözüken oyun ise aslında İspanya’nın planının da bir parçası. İspanya zaten bu alanları rakipler kullanamasın diye açıyor. Bu alanlara topun ve oyuncunun “kaçabilmesi” için Fransa savunmasından ya da orta sahasından birilerinin topu o açık bölgelere atabilmesi gerekiyor. İspanya’nın hedefi çabuk baskıyla bu atıcıları baskılamak ve hataya zorlamak. Diğer bir deyişle İspanya, sorunu kaynağında çözmek istiyor. Amaçları topun gideceği yerleri savunmak değil topun atılacağı kaynakları tıkamak. İki takımın da güçlü ve güçsüz yanlarının birbirine karıştığı bu mücadele maçın tamamına sirayet edecek.

Üstelik İspanya’nın bu planı savuma anlayışının tamamını oluşturmuyor. Aynı zamanda işletecekleri bir başka planları daha var. Johan Cruyff’un Hollanda ile İspanya futbolunu birbirine bağlayan “top bizdeyken onlar gol atamaz” sözü İspanya’nın defansif metodunun önemli bir parçası. İspanya uzak doğu sporlarına özgü bir yaklaşımla savunma yapmayı topa sahip olma becerisinin içine yedirmiş bir takım. Bu da Fransa’nın atak alışkanlıklarını sekteye uğratabilir.

Şimdi Fransa’ya geçelim. Bu Dünya Kupası’nda 23’ü Fransa Milli Takımı’nda 76’sı ise yedi farklı milli takıma dağılmış toplam 99 Fransa doğumlu futbolcu vardı. Sadece bu veriden hareketle Fransa sömürgecilik tarihinden Paris banliyö kültürüne (99 oyuncudan 53’ü Paris ve çevresi doğumlu) kadar birçok konuda fikir yürütebiliriz. Fakat bu durumu milli takımın taktiksel anlayışına etkileri üzerinden düşünelim.

Çok-kültürlülük Fransa futbolunun dinamizminin taşıyıcısı. Fakat çok kültürlülüğün yarattığı çeşitlilik takım sporları için aynı zamanda çözülmesi gereken bir problem. Her biri farklı oyun kültürlerini temsil eden oyuncuları kolektif uyumla bir arada hareket eden bütüne dönüştürmek gerekir. Didier Deschamps’ın bu çeşitliliği yönetmek için bulduğu çözüm basit ama etkili. Bunda belki de deneyimli teknik adamın etnik kimlik-ulusal kimlik geriliminin yoğun olarak yaşandığı Bask Bölgesi’nin bir komününde doğmuş olmasının bir rolü vardır.

Şahsen Deschamps’ın, takım için el freni olduğunu düşünen çok sayıdaki futbol meraklısından biriydim. Ancak Fransız teknik adam esasında hikâyenin başından itibaren takımı için her şeyi basit tuttu. Çeşitliliği herkesin ortaklaşa bir biçimde kavrayacağı en alt görev tanımlarında bütünleştirdi. Defans oyuncularına savunma, hücuma yönelik oyunculara da atak yapmalarını söyledi. Basit görev dağılımlarının kendiliğinden oluşturacağı uyuma güvendi. Bu şekilde Fransa’nın potansiyelini ezdiğini düşündüm senelerce. Fakat bu ülkeyi çok kültürlülük üzerinden anlamaya çalışmak Deschamps’ın uygulamasında başka bir erdem olduğunu anlamamı kolaylaştırdı.

İşlevselliği ispatlanmış “basitlikte ortaklık” çözümü İspanya karşısında bir soruna dönüşebilir. Deschamps’ın pragmatizmi defans oyuncularına ve orta saha oyuncularına geriden oyun kurma ya da baskı altında problem çözme gibi karmaşıklaşabilecek ince görevleri içermiyor. Bu nedenle Fransa İspanya’nın daralttığı alanların gerilimlerini yönetmekte zorlanabilir. Bu da İspanya’nın geride açacağı alanlara Fransa’nın atacağı topların sayısını ve kalitesini düşürecek.

Tekrar başa döndük. Hâlâ iki boyutlu Penrose merdivenindeyiz. Çıkışlar, inişler, başa dönüşler…

Gelelim Fransa’nın çıkış merdivenine. Bence Deschamps turnuvanın başında herkesin başını ağrıtan ciddi bir karmaşayı çözdü. Dembele, Mbappe, Olise ve Barcola (Doue) birbirlerinde sürtünme yaratabilecek oyuncu profilleriydi. Deschamps bu düğümü oyuncuları özgürleştirerek çözdü. Kısa pas sakarı ama müthiş yaratıcılığa sahip Dembele’yi takıma en az zararı verecek, kendini ifade edebileceği konfor alanlarında istihdam etti. Mbappe’yi bir alana sıkıştırmak yerine onun alan avcılığına sırtını dayadı ve onu alan bulma konusunda özgür bıraktı. Ama en iyi çözümü Olise’ye derin oyun kurucu sorumluluğu vererek onu diğer oyuncuların kaplayabileceği alanlardan uzaklaştırmak oldu. Bu hamle Fransa’nın tutuk orta sahasına akış ve yaratıcılık kazandırdı. Olise, basit görev tanımları nedeniyle birbirinden kopan defans ve hücum hatlarını birbirine bağladı. Bu çözüm sayesinde artık karşımızda daha bağlantılı, atak tekrarı artmış bir takım var. Bütün “Fransalar” içinde en akışkan Fransa’yı izleyeceğiz.

İspanya’nın ısrarcı pas oyununun amacı ise rakibi kaymalara zorlayarak dalgalandırmak, dolayısıyla enine ve boyuna bütünlüğünü bozabilmek. Bütünlük bozuldukça rakip oyuncular ve hatlar arasında küçük hava baloncukları oluşmaya başlar. Biz bunlara cepler diyelim. Bu cepler İspanya’nın nefes alanlarıdır ve yaratıcı her aksiyon bu ceplerin kullanımıyla ortaya çıkar. İspanya bu cepleri yaratana kadar nefesini tutar ve gerçekten bunların içinde tekrar nefes alır. Fransa’nın atletizmi, rakibinin çok çok üzerindeki kuvveti ve basitleştirilmiş defansif görevleri İspanya’nın hücum felsefesinin olumsuzlamasıdır. Bu ceplerin “belirmesi” geciktikçe İspanya’nın nefesi tükenme noktasına gelir. İspanya, özellikle rakip takımlar nefes ceplerinin oluşmasına izin vermediğinde sabrı tükenen, acele eden bir takıma dönüşebilir. Bir tür kendinden vazgeçiş krizine girebilir.

Üstelik bu ihtimal daha önce gerçekleşti. Maçı izlemeyi bırakıp sadece Rodri’yi izleme alışkanlığınız varsa İspanya’nın maçın belirli bölümlerinde nefes darlığı çektiğini görebilirsiniz. Örneğin Belçika maçında Rodri, takım nefesini tüketip sabrını yitirdiğinde vücut diline yansıyan bir huzursuzluk yaşadı.

Sonuç olarak, Penrose merdiveni iki boyutlu bir soyutlama. Hayatta doğrudan üç boyutlu bir karşılığı yok. Elbette oyunun dinamikleri bu mükemmel çıkmazı bozacak. Benim dileğim maçın “Meksika açmazı” sahnesi gibi bir taktiksel gerginlikte olabildiğince uzun sürmesi. Bunun için de tek yol maçtaki olası değişkenlerin asgaride kalması. Bu değişkenlerden en sevimsizi elbette olası bir kırmızı kart, daha sevimlisi ama daha yıkıcısı ise gol. Atılacak bir golün yaratacağı kaygı, risk alma eğilimi, plan değişikliği maçtan beklentilerimiz için yıkıcı olabilir. Golü futbolun meyvesi olarak gören futbolseverlerden özür dileyerek bu maçın taktiksel altın oranının 0-0 olduğunu iddia edeceğim. Çok ender görülen bu futbol olayını 120 dakika izleyelim. Gol duamızı sıkıcılıktan kurtulmak için buna ihtiyaç duyan karşılaşmalara saklayalım.

Son not:

İki takımın rekabeti çoğunlukla Yamal-Mbappe karşılaştırmasıyla ifade ediliyor. Bence iki takımın asıl temsilcileri Rodri ve Olise. Rodri, pozisyonel bilgisi zarafetini basitlikte ifade eden defansif ve ofansif aksiyonlarıyla İspanya’yı mükemmelen karşılıyor. Olise ise atletizmi, bedeninin topla bütünleştiği driplingleri, sürekli en hızlı şekilde gole ulaşma odağıyla Fransa’nın atak estetiğini karşılıyor. Üstelik iki oyuncuyu Olise’nin merkezde oynatılmasıyla sık sık aynı alanlarda rekabet halinde görebileceğiz. Bu maçı bir de “mikro taktiksel savaş” olarak izleyeceğimiz için oldukça şanslıyız.

Kaynak: Gazete Oksijen