25 Eylül 2022, Pazar
Haber Giriş: 19.02.2021 06:00 | Son Güncelleme: 16.02.2022 15:14

Bir hainin anıları

Moskova’da 98 yaşında ölen George Blake, Rusya’ya kaçmış İngiliz KGB ajanları arasında hayatta kalan son kişiydi. İstanbullu bir Yahudi’nin oğlu olan Blake, hayali rahip olmakken çifte ajanlıkta kariyer yaptı. 20. yüzyılın büyük olaylarıyla kesişen hayat hikayesi, dizi konusu olabilecek türden
Bir hainin anıları
Editör Editör
Çifte ajan George Blake’in 26 Aralık günü Moskova’da 98 yaşında öldüğü haberini aldığımda, kendisi üzerine yazdığım biyografi çoktandır hazır bekliyordu. Blake tek başına bir Netflix dizisine konu olabilecek, 20. yüzyılın birçok büyük olayıyla bir şekilde bağlantısı olmuş biriydi. Hollanda’da büyüyen bir Britanyalı olarak henüz delikanlıyken Hollanda direnişinde habercilik yaptı, İngiliz gizli servislerine katıldı, Kuzey Kore’de esirken komünist ve KGB ajanı oldu. Ardından İngiltere için çalışan onlarca ajanı ölüme gönderdi.  İşlediği suçlar Britanya’da şok etkisi yarattı ve 1961 yılında gerçek kimliği nihayet ortaya çıkınca, ülkenin modern tarihindeki en ağır cezaya çarptırıldı; ancak hapisten kaçtı. Öyle bir firar hikâyesi vardı ki Alfred Hitchcock yaşamının son on yılını öyküden uyarlanmış bir film üzerine çalışarak geçirdi.

Müstakil evinde buluştuk 

2012 yılında Blake ile Moskova dışındaki, Rusların daça adını verdiği müstakil evinde birkaç saat geçirdim. Giderken aklımda bu görüşmeden sadece bir yazı çıkarmak vardı. Ama yanından ayrılırken, “Bu hayatımdaki en ilginç röportajdı” diye düşünüyordum ve ardından çalışmayı kitap haline getirmeye karar vererek yıllarca araştırmalar yaptım. Umarım yazdığım biyografi Blake’in yaşamına, Soğuk Savaş dönemine ve bu casusun kendisiyle barışma çabasına ışık tutabilir. Önümüzdeki hafta yayınlanacak olan kitabın öyküsü, komünizm sonrası Rusya’nın medya patronlarından Hollandalı Derk Sauer ile olan dostluğuma dayanıyor. (Sauer, Moscow Times gazetesini kurmanın yanı sıra, Cosmopolitan ve Playboy dergilerinin Rusça edisyonlarını yayınlamak gibi parlak fikirleri gerçeğe dönüştürdü.) Sauer ile Blake arkadaştılar. Bazı seneler Hollanda’nın Aziz Nikola Günü olan Sinterklaas bayramında ailece bir araya gelirlerdi. 2012’te bir konferansta konuşmacı olarak yer almak üzere Moskova uçağına binmeden önce acaba Blake bana röportaj vermek ister mi diye Sauer’e danışmıştım. Röportaj vermek Blake’in sık yaptığı bir şey değildi. Çoğu casus gibi o da ketum biriydi. Ayrıca Vladimir Putin hakkında konuşmamaya dikkat ediyordu. Pasifist demokrat bir ihtiyar olarak diğer KGB mensuplarından çok hoşlanmıyordu. Ancak Blake ve karısı yaşadıkları evi ve emekli maaşlarını Putin’e borçluydular. Blake röportaja izin vermeden önce bana bazı sorular sormak istedi. Anlaştığımız saatte ona Moskova Novodeviçi Mezarlığından telefon ettim; Çehov ve Nikita Kruşçev’in mezarlarını görmeye gitmiştim. Blake gibi ben de Hollanda’da bir Britanyalı olarak yetişmiştim ve telefonda Felemenkçe konuştuk. Aksanında savaş öncesi dönemin zarafeti vardı. Konuşkan ve gülmekten çekinmeyen biriydi. Putin mevzusunun etrafından dolaşıp duruyordu, dayanamayıp konuya girdim ve güncel Rus siyaseti hakkında herhangi bir şey sormayacağıma söz verdim.

Ailesi hakkında yazılanlardan rahatsız

Adeta mahcup bir tavırla gündeme getirdiği diğer husus ise ailesiydi. İngiliz olan üç oğlu (müesses nizam yanlısı tipler) ve eski eşi, gazetelerde babalarının ihanetine dair yazılar görmekten hoşlanmıyorlarmış. Röportajı sadece bir Hollanda gazetesinde yayınlatmayı kabul ettim. Blake bu kadarını yeterli gördü ve beni evine davet etti. Bence davet etmesinin birden fazla sebebi vardı: Sauer’e güveniyordu, Felemenkçe konuşabileceği yeni birini bulmak hoşuna gitmişti ve 70 yıllık ayrılığın ardından anavatanındaki okurlara ulaşmak istiyordu. Kendini İngiliz’den ziyade Hollandalı hissediyordu. Sonrasında Sauer ile görüşüp Blake öldükten sonra hakkında İngilizce bir kitap yayınlayabileceğimi söyledim; zira ölümüyle birlikte ailesi ister istemez onun hakkındaki haber ve yazıları görecek ve bunlarla yaşamak zorunda kalacaktı. Kitabı yayınlamak bazı açılardan tamamen bencilce bir karardı. Ama Blake’in İngilizlere bir açıklama borçlu olduğunu da düşünüyordum. Randevu sabahı Sauer’in Rus şoförü beni Stalin dönemi Gotik yapılarından biri olan Hotel Ukraina’dan aldı ve Blake’in şehir dışındaki evine götürdü; KGB’nin hediyesi olan bu daçaya eskiden sadece hafta sonları gidiyormuş, emekli olunca ise tamamen buraya yerleşmiş. Cumartesi günü bile bazı yerlerde trafik vardı ama erken vardık; güneşli havada yakındaki bir parkta biraz oturdum. Etraf orta sınıf bir Londra banliyösüne benziyordu. Çocuk parkı hoş beyaz apartmanlarla çevriliydi. Batılı giyimli insanlar – koşuya çıkmış bir genç kız, bebek arabasıyla bir adam, destek tekerlekli bir bisiklete binen kepli bir oğlan – önümden geçiyordu. Bugünden bakınca, petrol varil fiyatının 100 dolardan yüksek olduğu ve Putin’in henüz Ukrayna’yı işgal etmediği 2012 yılının o bahar sabahı, Rusya’da yaşamanın en güzel olduğu zamanlardan biriymiş.

Hilekârlara has cazibesi duruyor

Sonra eve doğru yürüdüm. Ağaçlı dar yolda köpek başı şeklindeki bastonuyla ufak tefek bir ihtiyar dikilmiş beni bekliyordu. George Blake seyrek sakallı, takma dişli bir adamdı; ayağında terlikler, yüzünde yaşlılık lekeleri vardı. Meşhur şıklığından eser kalmamıştı ama hilekârlara has cazibesini yitirmemişti. Geniş bahçeye açılan kapıdan girip sivrisinek bulutunun içinden ilerledik. Daçanın ahşap dış cephesi açık yeşile boyanmıştı. “İnanmazsınız, bu ev devrimden önce inşa edilmiş” dedi hayretle. 1970’lerde Blake ailesi Kim Philby’yi hafta sonları burada ağırlamış, ancak iki ajan sonraları ters düşmüştü. Blake’in Rus eşi Ida, yanındaki havlayan teriyer ile birlikte bizi karşılamak üzere evden çıkıp geldi. Blake beni kış bahçesine götürdü. Raflardaki kitapların çoğu, Blake’in ruh ikizi ve sürgün edilmiş bir diğer İngiliz çifte ajan olan Donald Maclean’den kalma kütüphaneden geliyordu. Max Beerbohm’un Zuleika Dobson’u, H.G. Wells romanları ve Karl Marx’ın Hayatı ve Öğretileri gibi kitapların ciltli, kapsız nüshaları vardı. Bir pencere pervazında kırmızı üniformalı bir İngiliz askeri kuklası duruyordu; belki Blake’in Londra’da vatana ihanetten hapis yattığı günlerin bir hatırlatıcısı, belki de öylesine bir süs eşyasıydı.
“Din insanlara, tabiri caizse, ölümden sonra komünizm vaat ediyor. Komünizm de insanlara burada, yeryüzünde harika bir hayat vaat ediyor – gelgelelim ondan da bir şey çıkmadı''
Ida çay ve salamlı sandviç getirdi. Ayak ucumuzda uyuklayan Lyuşa da bir porsiyon aldı. Blake ve ben bir kanepede yan yana, epey yakın oturduk, böylece beni en azından duyabilecekti. Mavi gözleri kan çanağına dönmüştü. “Seni göremiyorum,” dedi. “Orada birisinin oturduğunu görüyorum, ama kim olduğunu, neye benzediğini seçemiyorum.”

Gerçek adı George Behar

O gün 89 yaşında olan Blake, Moskova’ya kaçmış İngiliz KGB ajanları arasında hayatta kalan son kişiydi. 1966 sonunda hapishaneden kaçıp bu ülkeye geldiğinde Guy Burgess ölmüştü bile. Maclean ve Philby ise 1980’lerde Moskova’da öldüler. Blake’e İngilizce mi Felemenkçe mi konuşmak istediğini sordum. Felemenkçe cevap verdi: “Mümkünse – gerçi çok nadiren mümkün oluyor – Felemenkçe konuşmak çok hoşuma gider. Sanırım en çok öyle rahat ediyorum.” Kış bahçesindeki kanepede yan yana otururken ona Rotterdam’daki çocukluk günlerinden en çok neleri özlediğini sordum. “Elbette annemi ve babamı özlüyorum,” dedi. “Önce annemi. Anneme çok düşkündüm, o da beni çok severdi; karakterimi ondan almışım.” Gerçek adı George Behar olan Blake 11 Kasım 1922 tarihinde Rotterdam’da doğdu. İstanbullu bir Yahudi olan babası Albert Birinci Dünya Savaşında İngiliz ordusunda görev almış ve Britanya vatandaşlığına geçmişti. Mütarekeden bir ay sonra Albert Britanyalı savaş esirlerinin ülkelerine iadesine yardımcı olmak üzere Rotterdam’a gönderilmişti. Hollandalı bir Protestan olan Catharina ile orada tanışmıştı.  Blake babasıyla ilgili hatıralarından bahsetti: “Küçük bir imalathanesi vardı; Rotterdam’daki tersane işçileri için eldiven üretiyordu. Sabahları erken çıkar eve akşam sekiz gibi dönerdi. Sonra yatak odamıza gelip üzerimizi örter ve iyi geceler öpücüğü verirdi; işin aslı, onu ancak bu kadar görebiliyorduk. Sağlıklı değildi, savaşta gazdan zehirlenmişti. Bu yüzden hayatımızda hiçbir zaman annem kadar büyük bir yeri olmadı.” Albert 1935 yılında ölünce, zengin bir bankerle evlenip Kahire’ye yerleşmiş olan kız kardeşi Zephira, yeğeni George’a bir mektup yazdı ve yanlarına gelip onlarla beraber yaşamasını teklif etti. Kocasının ölümüyle maddi durumu kötüleşen annesi bu teklifi kabul etti. George maceraya atılmaya hevesliydi. Kahire’deki İngiliz ve Fransız okullarında geçen üç yıl onu bir dünya vatandaşına dönüştürdü.

Savaştan sonra papaz olmayı istiyordu

1939 Eylül’ünde savaş patlak verdiğinde Blake Rotterdam’da yaz tatilindeydi. Direnişe katıldı ancak gözü yükseklerdeydi. 1942’de cüretkâr bir yeraltı yolculuğuyla Belçika, Fransa ve İspanya’ya ve nihayet Britanya’ya gitti. Şöyle anlatıyordu: “Bir kez İngiltere’ye varıp orada eğitim alabilirsem, Hollanda’da yaptığımdan çok fazlasını yapabilirim, diye düşündüm ve haklıydım. Gerçek bir ajan olmayı çok istiyordum.” Britanya’da, şimdi MI6 o zamanlar ise SIS olarak bilinen Gizli İstihbarat Servisi’nin Hollanda’dan sorumlu P8 şubesine katıldı. Görevlerinden biri Hollanda direniş üyelerine işgal altındaki Hollanda’ya paraşütle indirilene kadar refakat etmekti. Londra’dayken George, kız kardeşleri ve anneleri Behar olan soyadlarını katıksız bir İngiliz soy ismi olan Blake ile değiştirdi. Dindar bir Kalvenist olarak savaştan sonra papaz olmaya niyetliydi. Ancak SIS tarafından 1945 yılında önce kurtarılmış Hollanda’ya, ardından işgal altındaki Almanya’ya gönderilince, işgal kuvvetlerine sunulan şaraba, kadınlara ve nimetlere yenik düştü. Neticede kilisede kariyer yapmaya layık bir hayatı olmadığı kanaatine vardı.  Bunun yerine savaş sonrasında müthiş yükselişe geçen casusluk sektöründe yeni bir iş buldu. 1947 yılında SIS tarafından Rusça öğrenmesi için birkaç aylığına Cambridge Üniversitesi’ndeki bir mesleki kursa yazdırıldı. Oradaki hocası, devrim öncesi St. Petersburg’da büyümüş azılı bir komünist karşıtı olan Rus asıllı İngiliz Elizabeth Hill, kaybettiği memleketine duyduğu sevgiyi Blake’e de aşıladı. Blake’in anlattığına göre, Rusça derslerine başladıktan birkaç ay sonra Anna Karenina’yı orijinalinden okuyordu.

“İngilizler beni tutuklamakta haksız değil'' 

Sonrasında SIS tarafından diplomatik görev kisvesi altında Seul’a gönderildi. 1950’de Kore Savaşı patlak verdi. İşgalci Kuzey Koreliler Blake ile birlikte iki İngiliz diplomatı esir alıp, yaklaşık 70 sivil tutuklu ve 750 Amerikalı esirle beraber kuzeye götürdüler. Kış boyu devam eden ölüm yürüyüşünde esirlerin neredeyse yarısı açlık, hastalık ve soğuk yüzünden ya da gaddar muhafızların elinde hayatını kaybetti.  Ancak Blake bu deneyimin sonunda Kuzey Kore karşıtı değil Amerikan karşıtı oldu. Ona göre Amerikan esirler fazla malzemeleri yüzünden güçsüz kalıp çabucak ölmüşlerdi. Kore köylerini bombalayan ve Amerikan Uçan Kaleleri olarak bilinen bombardıman uçakları onu dehşete düşürmüştü. 1970’lerde Doğu Alman Stasi subaylarıyla yaptığı ve benim en önemli video kayıt kaynaklarımdan birini oluşturan konuşmalardan birinde, Kore’de olanları şöyle hatırlıyordu: “Buraya gelip her şeyi yok etmeye ne hakkımız var? Bizden bu kadar uzakta yaşayan bu insanlar yaşamlarını nasıl düzenleyeceklerine kendileri karar vermeliler.” Soğuk Savaş’ın yanlış tarafında yer aldığını düşünmeye başlamıştı.
“Tuhaf olan şu ki İngilizlere çok şey borçluyum. İngilizler beni tutuklayıp hüküm giydirdiler; haksız da değillerdi hani. Ama hapisten kaçmama yardım edenler de onlardı''
1951 Şubat’ında korkuları yatıştı. Blake kuzeyde, Manpo yakınlarındaki sakin bir çiftlik evinde tutulan, çoğu diplomat ve gazetecilerden oluşan 10 kişilik Fransız ve İngiliz esir grubunun içinde yer alıyordu. 1990 tarihli otobiyografisinde şöyle yazıyordu: “O sazdan yapılma küçük kulübede yaşamak, on kişinin iki sene boyunca raylarda unutulmuş bir vagonda yaşamaya mecbur olması gibiydi.” O günden sonraki dertleri genellikle psikolojikti. Hepsi zeki insanlardı, zihinsel olarak açtılar ve sıkıntıdan patlıyorlardı. Blake en renkli hayata sahip bir insanın bile bütün hayat hikâyesini üç dört ay içinde baştan aşağı anlattığını, sonrasında aynı şeyleri tekrar edip durduğunu görmüştü.

Blake’i komünizme götüren deneyimler

1951 baharında, Pyongyang’daki Sovyet elçiliği esirlere bir koli kitap gönderdi. İçlerinden sadece bir tanesi İngilizceydi: Robert Louis Stevenson’ın yazdığı Define Adası. Esirler kitabı ilk kimin okuyacağını belirlemek için kura çektiler ve kısa süre içinde okunmadık yerini bırakmadılar. Üç tane de Rusça kitap vardı: Lenin’in Devlet ve Devrim’i ve Marx’ın Capital’inin iki cildinin tercümeleri. Grup içinde sadece Blake ve Seul Britanya Konsolosu Vyvyan Holt Rusça biliyordu. Holt Amerikan uçaklarının makineli ateşinden kaçmaya çalışırken gözlüklerini düşürüp kaybetmişti. “Bu yüzden kendisi okuyamıyordu,” diye anlatıyordu Blake. “Ona ben okuyordum. Bir höyüğün tepesine oturuyor, kitapları okuyup üzerinde tartışıyorduk. Hindistan’daki İngiliz hükümetinde görev almıştı ve İngiliz kolonyal sisteminin şaşmaz bir hizmetkârıydı. Ancak makul bir adamdı ve kolonyal sistemin devam edemeyeceğini, onun yerine başka bir şeyin geçeceğini görüyor, bunun da komünizm olacağını düşünüyordu. Komünist bir ülkede yaşamak istemezdi, ama öngörüsü bu yöndeydi. Benim de çok saygı duyduğum biri olduğu için – çünkü diyebilirim ki ustamdı ve son derece dostane bir ilişkimiz vardı – düşüncelerinin üzerimde büyük etkisi oldu.” Eğitimi savaş yüzünden yarıda kalmış parlak bir genç olan Blake için, Holt ile yaptıkları okumalar hiçbir zaman göremediği üniversite tahsilinin yerini dolduracaktı. İkili aynı zamanda Kuran’ın Arapça metni üzerinde çalıştılar ve diğer esirlerle Marx ve Lenin hakkında tartışmalar yaptılar. Bu okumalar Blake’i komünizme götüren deneyimler zincirinin son halkası olmuştu. Yaşamdaki her şeyin kaderde önceden yazılı olduğuna inanan bir Kalvenist olarak büyümüştü; komünistlerin safına katılıp tarihin de önceden yazılı olduğuna inanmak çok da büyük bir değişim sayılmazdı. Her ne kadar İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğuna inanmayı bıraksa da hâlâ “adil bir Tanrı’ya ait bir cennetin var olması gerektiğini” düşünüyordu. Üstelik tıpkı Kalvenistler gibi komünistler de maddi gösterişi tasvip etmiyordu.

“İngiltere’nin ve İngiliz olan her şeyin büyük hayranıyım''

Ona bu konuyu açtım: “Dinin yerine komünizmi koymuşsunuz.” İtiraz etmesini bekliyordum, ama o şöyle dedi: “Evet, bu çok açık. Din insanlara, tabiri caizse, ölümden sonra komünizm vaat ediyor. Çünkü cennette hepimiz eşitiz ve harika şartlarda yaşıyoruz. Komünizm de insanlara burada, yeryüzünde harika bir hayat vaat ediyor – gelgelelim ondan da bir şey çıkmadı.” Peki Blake için komünizm de din gibi bir inanç meselesi miydi? “Sanırım öyleydi,” diye cevap verdi.  Ancak onu ihanete götüren şey kesinlikle Britanya’ya duyduğu öfke değildi. 
“Sanırım birçok kişi benim yaşadığım hayatı görünce bunu hak etmediğimi düşünebilir, ama böyle oldu''
Sohbetin bir yerinde tuvalete kalktı; ardından yeni bir fikirle döndü: Blake: Peki, tamam, bunu söylemezsem olmaz: Hayatımın tuhaf olan tarafı şu ki her şeyi, hadi belki her şeyi değil ama çoğunu, İngilizlere borçluyum. İngilizler beni tutuklayıp hüküm giydirdiler; haksız da değillerdi hani. Hapishaneden kaçmama İngilizler yardım etti ve bir ölçüde yaşamımı düzene soktular. Şimdi düşününce, çok tuhaf bir şey bu. Ben: Yani İngiltere’ye öfkeyle bakmıyor musunuz? Blake: Ne münasebet! Tam aksine. İngiltere’nin ve İngiliz olan her şeyin büyük hayranıyım. Ben: Ama mesafeli bir hayransınız. Ülkeye herhangi bir sevgi beslemiyorsunuz. Blake: Sevgi mi? Ben: Duygu diyelim. Blake: Orası doğru. Daha ziyade bir hayranlık, ama çok büyük bir hayranlık duyuyorum. Sevgi ise başka bir şey. Blake 1966’dan sonra İngiltere’ye dönemediği için üzüldüğünü söylüyordu; dönse doğruca hapse atılacaktı. Kanunlara göre bir vatan hainiydi. Ama özünde bir hain değildi. Kendi ifadesiyle, “İhanet etmek için evvela ait olmanız gerekir. Ben asla ait olmadım.” Kendini İngiltere’ye ihanet edecek kadar İngiliz hissetmiyordu.

İhanetini itiraf ediyor

Komünizme geçişinde farkında olmadan akıl hocalığını yapan üç kişinin İngiliz müesses nizamından kişiler olması kayda değer: Cambridge’de Hill, Kuzey Kore’de Holt ve SIS kuramcısı RN Carew Hunt. Hunt, İngiliz casuslarını düşman öğretilerine karşı hazır tutmayı amaçlayan Komünizmin Teorisi ve Pratiği adlı el kitabında, insanları zorlamadan ikna etme konusundaki becerisiyle Blake’i müthiş etkilemişti. Bir akşam, Blake esirler arasında “Fatso” olarak tanınan Kuzey Koreli ordugâh kumandanına gizlice Sovyet elçiliğine hitaben yazılmış Rusça bir pusula verdi. Saf değiştirmişti. 1953’te esirler serbest bırakıldı ve Blake yeniden SIS’e katıldı. Ardından birkaç yıl Londra’da ve bir sonraki görev yeri olan Berlin’de, kuytu köşelerde KGB’nin adamlarıyla buluşacak ve onlara, aralarında Demir Perde’nin diğer tarafında görev yapan yüzlerce İngiliz ajanının isim listelerinin de bulunduğu binlerce belge iletecekti. İngiliz istihbarat şefi Dick White’ın The Perfect English Spy adlı biyografisini yazmak üzere White ve diğer SIS yetkilileriyle röportaj yapması için özel izin verilen Tom Bower’a göre, 1961 yılında Blake’in gerçek kimliğinin ortaya çıkmasından sonra, “SIS yetkilileri [Sovyet blokunun] uydu ülkelerinde bazı ajanlar ve kaynaklarla iletişime geçtiler ve Blake’in ihaneti yüzünden aralarında şahsen tanıdığı bir Kızıl Ordu teknik uzmanının da yer aldığı en az kırk kişinin öldüğünü tespit ettiler.” Blake ajanlara ihanet ettiğini çekinmeden itiraf etti, ancak içlerinden herhangi birinin öldürüldüğünü asla kabullenmedi. İnkâr duygusuyla yaşamayı seçti. Pişman olup olmadığını sorduğumda, ihanet ettiği ajanlardan bahsetmeden şu cevabı verdi: Blake: İnsanlara, hatta kendi çevremdekilere yaşattığım çeşitli şeylerden ötürü üzgünüm, çünkü elbette bunları yapmamayı tercih ederdim; ama artık bu konuda yapacak bir şey yok. Ben: Olanları sık sık düşünüyor musunuz? Blake: Evet, bütün her şeyi düşünüyorum. Benim yaşıma gelince her şeyi düşünürsünüz; her şey tekrar tekrar kafanızın içinde dolaşır ve geçmişin tüm görüntüleri karşınızda belirir. Polis ve bazı olaylar sık sık rüyama giriyor; ama bu iş böyledir. Ben: Aklınıza görüntüler mi geliyor? Ne gibi görüntüler? Blake [gülerek]: Hatırlayıp duruyorum. Örneğin Rotterdam’daki Calvé Deft [gıda] fabrikasından son birkaç yılda burada yaşadıklarıma kadar.
Moskova Blake'e kucak açtı, o da bu köhne kentte hayatının kalanını mutlu bir şekilde sürdürdü
Moskova Blake'e kucak açtı, o da bu köhne kentte hayatının kalanını mutlu bir şekilde sürdürdü

“Hayatımdaki en büyük hayal kırıklığı komünizm''

Bu sevgi dolu eş ve üç çocuk babası 42 yıl hapis cezasına çarptırılacaktı. Başbakan Harold Macmillan günlüğüne, “Acımasız bir ceza” diye yazmıştı. Ancak Wormwood Scrubs Hapishanesi 1960’larda dibi delik bir çuval gibiydi: 1966 yılında Blake, İrlandalı eski mahkûm Sean Bourke’un attığı ip merdiveni tırmanarak duvarı aştı. İki ayı aşkın bir süre Hampstead’de saklandıktan sonra İngiliz nükleer silah karşıtlarının yardımıyla Moskova’ya ulaşmayı başardı. Gri, köhne, baskıcı Moskova kentine varınca, karısını ve çocuklarını işlemeyen bir sistem uğruna terk ettiğini anladı. Bir keresinde arkadaşı Sauer’e kahkahayla şöyle demişti: “Moskova’da bir hafta kaldıktan sonra komünizmin hayatımdaki en büyük hayal kırıklığı olduğunu anlamıştım.” Ancak uyum yeteneği yüksek bir adamdı ve yaşamının geri kalanını mutlu bir şekilde burada geçirdi. Ida’yla tanıştı, ondan bir oğlu oldu ve 1980’lerde İngiliz oğullarıyla yeniden temas kurdu. KGB ona albaylık verdi ve İngiliz kurumlarından son akıl hocası olan Maclean ile birlikte Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde (IMEMO) yer aldı. Blake’e, uyum sağlayıp huzur bulmakta zorlanmışsınızdır herhalde, diye sordum. Sözlerime güldü: “Neden zor olacakmış ki? Bu tamamen kişiye bağlı. Kimine zor gelir, kimine kolay… Sanırım birçok kişi benim yaşadığım hayatı görünce bunu hak etmediğimi düşünebilir, ama böyle oldu.” Birlikteliğimizin sonunda, soru sırası ondaydı:  Blake: Peki, şimdi sen nasıl bir hükme vardın? Anlattıklarım seni şaşırttı mı, yoksa hepsini önceden biliyor muydun, yoksa… Ben: Daha karamsar biri olacağınızı düşünmüştüm. Blake: Hadi ya! Evet. Ha-ha-ha. Karamsar değilimdir. Ben: Hayır, cana yakınsınız. Blake: Ha-ha-ha! Karamsar değilim, öyle olmamı mı bekliyordun? Ben: Evet. Çok şey yaşamışsınız. Blake: Öyle. Ben: Çok zor kararlar almışsınız. Blake: Öyle. Ben: Ölümün kol gezdiği zamanlarda Berlin’de, Kore’de yaşamışsınız. Blake: Öyle, doğru. Ama işler böyle gelişti.

İhtiyar Blake beni de kandırdı

Determinizme neredeyse içgüdüsel bir tutumla bağlıydı. Ona göre insanlar kendi yaşamları üzerinde herhangi kontrole sahip değildi, eylemleri gizemli bir şekilde önceden yazılıydı, bu yüzden üzülmesine gerek yoktu. Ona Batı’dan göndermemi istediği Hollanda’ya özgü bir şey olup olmadığını sordum. Nazikçe, mümkünse Hollanda ringası veya peynirinin çok makbule geçeceğini söyledi. Blake, Ida ve köpekleri Lyuşa evin arkasındaki ağaçlı yola çıkarak beni uğurladılar. Sonradan Blake Sauer’e telefon açıp çok keyifli bir sohbet olduğunu söylemiş. Hislerimizin karşılıklı olduğunu itiraf etmeliyim. Albay Blake beni etkilemişti. Paris’e döndüm ve eşime bu nazik, büyüleyici, kafası çalışan, dünya vatandaşı ve şaşırtıcı ihtiyardan bahsettim. Eşim görünüşe göre adamın 40 kişiyi öldürdüğünü söyledi. Üstelik söylediklerime bakılırsa, beni de kandırmayı başarmıştı. Blake’in yaşamını araştırmaya ve kitabı yazmaya başlayınca, büyüsü çok geçmeden kayboldu. Ringaları hiçbir zaman göndermedim. Copyright The Financial Times Limited 2021 © 2021 The Financial Times Ltd. All rights reserved. Please do not copy and paste FT articles and redistribute by email or post to the web.