17 Nisan 2024, Çarşamba
Haber Giriş: 29.10.2021 04:30 | Son Güncelleme: 16.02.2022 15:17

İçinde hâlâ umut olan 100 yıllık hayat

“Hocaların hocası” Nemin Abadan Unat, yüzüncü doğum gününü kutlarken, bütün bir ömrün bilançosunu çıkarıyor Yüz Yıllık Umut adlı kitabında. Ayrıca bugün için de söyleyeceklerleri var
İçinde hâlâ umut olan 100 yıllık hayat
Cumhuriyet kuşağının yaşayan en önemli temsilcilerinden, Türkiye’nin ilk kadın akademisyeni Nermin Abadan Unat, geçen Eylül ayında 100 yaşına girdi. Göç, kamuoyu, kadın araştırmaları gibi alanlarda yaptığı, uluslararası ölçekte literatüre giren çalışmalar, kaleme aldığı eserler, yetiştirdiği isimlerle Türkiye’nin yetiştirdiği en kıymetli bilim insanlarından. “Hocaların hocası” olarak bilinen Unat’ın Yüz Yıllık Umut adlı kitabının yeni baskısı Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayımlandı. Yüz yıllık bir hayata elbette sığacak çok şey var diye düşünebilirsiniz ama en önemlisi 100 yıllık hayatın içinde hâlâ umut, öğrenme arzusu ve direnç olması. Nermin Unat 100 yaşında hâlâ sabah ilk iş Türkiye ve dünya basınını takip ediyor, öğrencileriyle görüşüyor ve hatta Boğaziçi Üniversitesi direnişinin ön sıralarında durabiliyor. İşte 100 yıllık hayatı ve umudunu Unat’la konuştuk. 

”Sabahları tüm gazetelere göz atarım”

Bir gününüz nasıl başlıyor Nermin Hanım? Sabahları önce Cumhuriyet gazetesi olmak üzere Türk güncel basınında çıkan, değişik görüşleri temsil eden gazeteleri gözden geçiriyorum. Sonra bilgisayarın başına geçip Almanya’da çıkan Süddeutsche Zeitung ve İsviçre’de çıkan Züricher Zeitung’u okuyorum. Daha sonra iPad yardımı ile abone olduğum New York Times’ta uluslararası konuları inceliyor ve Facebook’ta çıkan kişisel iletilerde acele olanlara cevap veriyorum. Son 15 yılda Boğaziçi Üniversitesi’nde master düzeyinde gelen Erasmus öğrencileri bana ülkelerine döndükten sonra da değişik haberler gönderiyor. Onlara da vaktim olduğu ölçüde yanıt vermeye çalışıyorum. Sağlığım için günün içinde, genellikle öğleden sonra yarım saatlik bir yürüyüşe çıkıyorum. Nasıl bir aileniz vardı? Babam İzmirli, Boşnak kökenli bir iş adamı idi, vaktinin çoğunu Hamburg’daki bürosunda geçirmişti. Annem Alman asıllı, Birinci Dünya Savaşı’nda eşini kaybetmiş, kızını yetiştirmeye çalışan, o dönemin alışkanlıklarına uyan bir kadın. Annemle babam iki yıl üst üste o dönemin ünlü kaplıca kenti Karlsbad’da karşılaştılar, üçüncü yıl Avusturya’nın başkentinde evlendiler ve Viyana’da ilk evlerini açtılar. Babam İzmir’deki ailesine ve annesine bu evlilikten hiç bahsetmemişti. Babam Hamburg’la Viyana ve İzmir arasında sık sık seyahat ediyordu. Birbirimizi ancak yaz tatilinde görebiliyorduk. Onu çok sevmiştim.

“Cici çocuklar” okula gitmez 

Ne zaman Türkiye’ye geldiniz?  Babaannem beni görmek isteyince altı yaşında Türkiye’ye geldik, Nişantaşı’nda Ralli Apartmanı’na yerleştik. Durumumda büyük bir farklılık olmadı. Annemin bence anlamsız görüşüne göre “cici çocuklar okula gitmez” idi. Böylece İsviçreli bir mürebbiye ile Fransızca öğrenmeye başladım. Babanızı kaybetmeniz hayatınızı nasıl etkiledi? Babamın iş ilişkilerinde güçlükler çıkmış. İhraç ettiği kuru üzüm, incir ve fındık konusunda baş rakibi olan firma 1931 baharında bu ürünleri erkenden kapatmış, babamı çözümsüz bir durumla baş başa bırakmış. Annem kumar tutkusu yüzünden ona destek olamadı. Beni çok sevdiği halde bir mektup bırakmaksızın, galiba aşırı uyku ilacı almıştı. Annem bana hiçbir bilgi vermedi. Üvey ablamın yanına, Budapeşte’ye taşınmaya karar verdi. Böylece annem beni tekrar ülkemden kopardı. Daha önceki “zengin yalnız kız” sonra “fakir yalnız kız”a dönüştü.

“Atatürk ve arkadaşları Türkiye’ye çağdaş, örnek bir görüntü kazandırmışlardı”

‘Türkiye için nasıl faydalı olabilirim?’ diye yaşamışsınız, Avrupa’dan Türkiye’ye gelmişsiniz. Bugünün Türkiye’sinde ise gençler ülkeden gitmenin yolunu, gelecekleri için bir umut arıyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Gençliğimi yaşadığım yıllarda Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan devletlerin tümü çok ağır yaptırımlarla karşılaşmışlardı. Bu devletler arasında tek istisna, yenik Osmanlı Devleti’nin yerini alan genç Türkiye Cumhuriyeti’dir. Atatürk ve arkadaşları kısa bir süre içinde Türkiye’ye çağdaş, örnek bir görüntü kazandırmışlardı. Aradan geçen yıllarda Türkiye’nin inşa etmeğe çalıştığı demokratik, laik, kendine yeter görüntüsü önemli ölçüde silindi. Özgür düşünme, bireyin istediği girişimlere kalkışabilme, özellikle kadınların yetenekleri ölçüsünde bağımsız bir kişilik kazanabilme ortamı yerini koyu bir tutuculuk, farklı düşüncelere yer bırakmayan bir otoriterliğe bıraktı. Dünyayı kaplayan evrensel iletişim ortamı içinde günümüz gençlerinin kendi eğilimlerine uygun bir ülkede yaşamak istemeleri bizi şaşırtmamalı. Gençliğinizde hayal ettiğiniz Türkiye ile bugünkü Türkiye arasında nasıl farklar var? Gençliğimde yaygın bir eğitim seferberliğinden, herkesin erkek kadın farkı gözetmeksizin yeteneğine uygun bir iş bulabileceğinden emindim. O yıllarda yine cinsiyet farkı gözetmeksizin herkesin istediği alanda üniversiteye girebileceği hepimiz için sorgulanmayacak bir gerçekti. Bugün ise dinsel, bölgesel, eğitimsel, ekonomik, cinsel farklılıklar aşılamayacak engeller gibi gözüküyor. Bu durum karşısında medyanın yaygınlaştırdığı farklı ülkeler Z Kuşağı’na bir çeşit cennet gibi görünüyor. Oysa özellikle beyin göçü, yani kendi ülkesinde tecrübeleri ve bilgisi ile bir yer kazanmış olan gençlere farklı ülkelerde bu mevki kolay kolay kazandırılmıyor.

“Boğaziçi direnişine katılmak bir görevdi”

Türkiye’nin ilk kadın akademisyenisiniz, Boğaziçi Üniversitesi direnişine katıldığınız zaman ne hissettiniz, üniversitedeki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Ankara’da Türkiye’nin ilk Siyasî Bilimler Fakültesi’nde 32 yıl ilk kadın öğretim üyesi olarak hizmet ettikten sonra emekli oldum ve  İstanbul’a yerleştim. O dönemde eski bir doktora öğrencim Prof. Dr. Üstün Ergüder beni Boğaziçi Üniversitesi’ne master ve doktora düzeyinde yarı zamanlı olarak ders vermeye davet etti. Bu görevi 22 yıl sürdürdüm. Son bir yılda bütün dünyada – diktatörlükler hariç – üniversitelerin hür düşüncelerin egemen olduğu, üyelerinin özgür tercihlerine göre yönetildiği kurumlar olduğuna inandığım için meslektaşlarımın barışçı protesto hareketine katılmayı görev saydım. Akademinin bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce akademinin özgürlükçü olabilmesi için ne olması, ne yapılması gerekiyor?  Türkiye’de günümüzde bir üniversite bolluğu var: Yeterli bilgi ve deneyime sahip olmayan kurumlar topraktan yağmur sonrası türeyen mantarlar gibi ortaya çıkmaktadır. Bilim ve siyaset gösteriş âleti olmak yerine bir toplumun eriştiği olgunluğunu göstermeli, anayasada yer almalıdır.

“Keşke”ler ve “iyi ki”ler

Hayatınızda keşke dediğiniz neler oldu? Uzun ömrüm sırasında gidemediğim ülkeler var, öğrenemediğim sporlar oldu. Bosna Hersek ve Kırım’a gidemedim. Eşimi yalnız bırakmak istemediğim için kayak öğrenmedim. Peki ya “iyi ki yaptım” dedikleriniz? İyi ki öğrencilerimi sık sık evime davet ettim, onların gerçekleştirdikleri başarılarını uzaktan da olsa izleyebildim. İyi ki ülkemi gezdim, arkeolojik hazinelerini keşfettim ve hepsinden önemlisi iyi ki oğlum Mustafa Kemal ile tüm yaşamım boyunca arkadaş olduk.  Yüz Yıllık Umut / Nermin Abadan Unat / Kırmızı Kedi Yayınevi / Anı / 376 Sayfa