28 Ekim 2026, Çarşamba
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 28.10.2026 09:34 | Son Güncelleme: 28.10.2026 09:41

Altın Portakal’da Bir Anne Hakkında ve Ölü Arının İğnesi izlendi

63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışma filmlerinin gösterimi devam ediyor
Altın Portakal’da Bir Anne Hakkında ve Ölü Arının İğnesi izlendi

63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışma filmlerinin gösterimi dün seyirci karşısına çıkan iki filmle de devam etti.

Bir Anne Hakkında

Daha önce 2022’de Bekir Bülbül’ün Bir Tutam Karanfil filminin senaristlerinden biri olarak adına rastladığımız Büşra Bülbül’ün ilk uzun metrajlı filmi Bir Anne Hakkında zor ekonomik şartlarda mücadele eden bir annenin hikayesine odaklanmış.

Sibel’in inşaat işçisi kocası karaciğer yetmezliği yüzünden hastanede organ nakli için yoğun bakımda sıra beklemekte. Sibel bu süreçte üç çocuğuna annelik yaparken kapıcılığın yanı sıra süt satarak da geçimini sağlamaya çalışıyordur. Ama hastane ve ev arasında geçen çok zor günlerde biraz daha fazla para kazanabilmek için sattığı sütlere su karıştırmaya başlayınca belki eline geçen para miktarını biraz arttırır ama bunun da bazı bedelleri olacaktır.

Bir Anne Hakkında bize sınıfsal bir hikâye anlatıyor gibi başlıyor. Hatta zaman zaman Oscar ödüllü Güney Kore filmi “Parazit”teki yoksul ailenin yaşadıklarını da hatırlatan bir dizi detay var. Sibel’in evini şiddetli bir yağmurla su basması, bir minibüste Sibel’in kokusundan rahatsız olunması, Sibel’in yaşadığı çaresizlikle hile yapmaya yönelmesi gibi detaylar bunlar… Ama sonra bu hikaye sınıfsal bir mesele olmaktan çıkıp inanç dünyası sınırlarına doğru yelken açılıyor. İşlenen günahların cezasız kalmadığı bir ilahi adalet vurgusu yavaş yavaş ele geçiriyor filmi. Sibel kocasının amansız hastalığı, üç çocuk ve ekonomik sıkıntılar yüzünden girdiği bataktan kendince bir çözüm üretirken hile yaptığından dolayı önce kötü rüyalar görmeye başlıyor sonra da oldukça ilahi bir yoldan (doğrudan göklerden gelen bir doğa olayıyla) cezalandırılıyor. Sonrasındaki çıkış da yine bir şekilde ilahi bir döngüyle sunuluyor kendisine adeta. Allah bir kapıyı kapatıyor, bir kapıyı açıyor yani.

Filmlerde elbette bu tip konular da işlenebilir ama buradaki keramet bir senaryo tekniği olarak ‘deus ex machina’nın bu kadar da göstere göstere yapılmamasından geçer. Senaryo aynı sonuca öyle usta bir yoldan varır ki biz seyirci olarak tanrının müdahalesini bu kadar da hissetmeyiz. Burada da böyle bir çaba elden geldiğince verilmiş belki ama yeterli olamamış maalesef. Sibel’in sütünden faydalandığı inek ve sahibi Gülizar’ın varlıkları en başından beri bize filmin finali için hazırlanan materyaller olduklarını belli ediyorlar mesela. Bu bir senaryo zaafı. Sibel’in vicdani rahatsızlığını rüyalarla anlatmak da öyle. Belki bu sahneleri bazı korku filmleri efektleri kullanarak süslemek sinematografik olarak şık görünür ama en kolay yöntemdir de rüyalara sığınmak. Ayrıca takıldığım pek çok tercih var senaryoda. Mesela en barizi Sibel’in büyük kızı Songül’ün annesinin süte su kattığını gördüğü sahnenin sonra tümüyle boşa çıkarılması. Eğer kullanmayacaksak, sonra bir işe yaramayacaksa öyle iddialı virajlar almamak gerekiyor senaryolarımızda. Sibel’in üstündeki sınıfın da sürekli görünmez olarak kullanılması da (sesleri var kendileri yok) gereksiz riskli bir tercih.

Sibel rolünde Sevda Erginci bu melodramla flört eden hikâyede elinden geleni yapmış. Sık sık sesini kısarak ve sürekli omuzları düşük bir beden diliyle oynuyor. Ama bazı sahnelerde (hastane sahnelerinde özellikle) biraz fazla edilgen bir hale dönüştürülmüş. Çaresizliğin ve güvensizliğin yarattığı siniklik duygusu biraz abartılmış sanki. Sibel’in büyük kızı Songül’ü oynayan çocuk oyuncu Deniz Duygu Köse’nin de doğal performansını oldukça başarılı buldum.

Ölü Arının İğnesi

Yönetmen Aydın Orak’ın 2024’te basılmış öykü kitabındaki bir öyküsünden uyarladığı filmi Ölü Arının İğnesi pişmanlık ve vicdan temalarını işliyor.

Karısı Ayşe yeni doğum yapmış, başarılı bir avukat olan Yusuf, son davasında bir cinayet failini savunmak durumundadır. Adamın suçlu olduğunu içten içe bilerek savunurken pek de rahatsızlık hissetmemektedir aslında. Sonra sık sık arı göndermeleri yapmaya başlıyor film.

Arı özellikle korku filmlerinde bir tehlike habercisi olarak kullanılır çoğunlukla. Zararsız gibi görünen tek bir küçük arı yine de sesiyle ve insanların etrafında turlamasıyla tedirgin edici bir varlıktır. Yusuf’un karısı kocasının rüyasında gördüğü arının ne anlama geldiğini internette ararken de genelde olumlu yorumlardan bahseder, olumsuz olanlarını anlatamadan kocası konuyu değiştirir. Sonraki sahnede Yusuf, karısı ve bebeğiyle gittikleri bir restoranda küçük bir kaba hapsettiği bir arıyla oynamasının cezasını onun tarafından sokularak çeker. Bu da aslında yaklaşan bir belanın habercisi olur. Nitekim kafası davasıyla meşgulken bebeğinin ağzına gaz ilacı yerine kendi alerji ilacını damlatmasının ardından beklenmedik büyük bir trajedi yaşanır.

Acaba bu trajedinin nedeni küçük bir dikkatsizlik midir, yoksa sebep başka bir hastalık mıdır? Mesela arının işaretlediği bir lanet midir? Ya da Yusuf’un karanlık bir adamın oğlu olan suçlu birini yüklü bir para karşılığında bile bile mahkemede aklamaya çalışmasının bir cezası mıdır?

Filmin ilk 20 dakikasında o kadar çok arı meselesi geçiyor ki; Yusuf’un arılı rüyası, televizyonda-radyoda arılardan bahsedilmesi, gittikleri yerde arı sokması hatta Yusuf’un bebeğini severken bile ‘arı vız vız vız’ şarkısını söylemesi… Yönetmen Orak bu meselenin altını sürekli çizmek isterken ölçüyü biraz kaçırmış sanki. Arı tarafından sokulmasıyla Yusuf’un değişimi de başlıyor sanki. Ölen bebeğinin acısı bedeninde kalan iğnenin acısıyla denk getiriliyor aslında ve Yusuf’un pişmanlık-vicdan duyguları da çalışmaya başlıyor. Ancak bu süreç biraz uzun sürüyor filmde. Yusuf’un ilacın böyle bir ölüme sebep olup olmayacağını araştırması safhası bol bol tekrara düşüyor. Ayşe’nin depresyonu, evliliğin geçirdiği ağır travma, Yusuf’un giderek davadan çekilmeye çalışması ve ardından gelen çiftin yeniden hayata tutunma çabası… Ölü Arının İğnesi bu virajdan itibaren yoğun depresif bir filme dönüşüyor haliyle.

Çocuklarını kaybeden çiftlerin yeniden yaşama tutunma çabası güçlü bir hikayedir başlı başına. Bu konuda yapılmış birçok film bu çiftlerin yaşadığı büyük travmayı derinlemesine incelemeye çalışır. Suçlu olduğunu bilerek birini savunmak zorunda kalan avukat hikayesi de güçlü bir hikaye. Bu iki güçlü damarı iç içe sokarak anlatmak gerçekten iyi bir fikir kağıt üzerinde. Yusuf’un doğru yolu bulabilmesinin karşılığı çok fazla ağır bir diyet ödemesiyle gerçekleşiyor çünkü. Ama diğer yandan evliliği sürdürmek, büyük acıdan sonra hayata devam edebilmek zorluğu olanca ağırlığına rağmen biraz teatral kalıyor. Yusuf’un ‘baloncuk’la fişlenen rüyaları da biraz İran sineması efekti gibi duruyor ve aslında yine zaten olanın altını çizen sahneler oluyorlar. Yusuf ve Ayşe’nin arkadaşlarıyla geçirdikleri sahneler de doğal durmuyor maalesef. Yani aslında filmin genel sorunu her şeyin altını fazla çizip sonunda bize değişik bir şey de söyleyememesi. (Karakterin adının Yusuf olması bile pek çok filmimizde olduğu gibi Hz. Yusuf göndermesi) Elbette yüzleşme, affetme, affedilme ve devam etme gibi kavramlara ulaşıyoruz ama biraz eski bir yoldan gidiyoruz. Oysa daha sakin, daha soğukkanlı yazılmış çarpıcı sahnelerle dolu bir senaryoyla çok daha doyurucu bir film olabilirdi.

Bu arada Yusuf ve Ayşe’yi zaten filmin çekimlerinden kısa bir süre önce bebek sahibi olmuş Cansel Elçin ve Zeynep Tuğçe Bayat çiftinin canlandırması hem çok iyi bir fikir hem de ikilinin hemen doğum sonrası böyle bir rolü kabul etmeleri anlamında cesur bir karar. Bayat’ın yeni doğmuş bebeğine bakmak zorunda olduğu günlerde bebeğini kaybeden bir anneyi oynaması ise oldukça zor bir meydan okuma bence. Keşke bunun üzerine daha yoğunlaşabilen bir senaryoya ulaşılmış olsaydı.

Kaynak: Gazete Oksijen