İngiltere’nin Oxford kentinde bulunan Merton College bünyesindeki kütüphane, bugünkü anlamıyla bir “okuma alanı” olarak değil, koruma odaklı bir hazine olarak ortaya çıktı.
1276 yılında Canterbury Başpiskoposu tarafından getirilen düzenleme, kolej üyelerine kitap bağışlama zorunluluğu getirdi. Matbaanın henüz icat edilmediği bu dönemde kitaplar elle çoğaltılıyor, üretimleri aylar sürüyordu. Bu nedenle her kitap, maddi ve entelektüel açıdan büyük değer taşıyordu.
İlk koleksiyonlar, kilitli bir sandıkta saklandı. Bu sandık tek bir kişinin erişimine açık değildi; açılması için birden fazla görevlinin bir araya gelmesi gerekiyordu. Kitaplara erişim bireysel değil, kolektif bir ritüeldi.
Modern kütüphaneye geçiş: Zincirli kitaplar ve ilk raf sistemi
Kütüphane, 14. yüzyıla gelindiğinde dönüşmeye başladı. Sandıktan çıkarılan bazı kitaplar, herkesin erişebilmesi için zincirlerle masalara sabitlendi. Bu uygulama, ödünç verme ile referans kullanımı arasındaki ilk ayrımın erken bir örneği olarak değerlendiriliyor.
1370’lerde inşa edilen özel kütüphane odası ise kritik bir eşik oldu. Kütüphaneci Julia Walworth’a göre burada Britanya’da ilk kez kitapların dik şekilde yerleştirildiği yatay raf sistemi kullanıldı.
Ancak bugünkü düzenin aksine kitaplar sırtları içe bakacak şekilde diziliyordu. Bunun nedeni, zincirlerin kitabın ön kenarına bağlanmasıydı. Kitap isimleri de bu yüzden dışa bakan sayfa kenarlarına yazılıyordu.
Zincirli sistem, kitapların korunmasını sağladı. Walworth’a göre bu yöntem, dolaşıma çıkan kitaplara kıyasla çok daha yüksek bir korunma oranı sundu.
Yüzyıllar boyunca kesintisiz kullanım
Merton College Library’nin en dikkat çekici özelliği yalnızca yaşı değil, kesintisiz kullanımı. Kütüphane, Kara Veba gibi yıkıcı dönemlerden ve modern çağın küresel krizlerinden geçerek günümüze ulaştı.
Bu süreklilik, onu yalnızca tarihsel bir yapı olmaktan çıkarıp “yaşayan bir kurum” haline getiriyor. Bugün hâlâ öğrenciler tarafından aktif olarak kullanılan Orta Çağ’dan kalma kütüphane odası, nadir görülen bir sürekliliğe işaret ediyor.
Kütüphane, farklı dönemlerde çok sayıda önemli isme ev sahipliği yaptı. Bunlar arasında modern fantastik edebiyatın önde gelen yazarı J. R. R. Tolkien de bulunuyor.
Viktorya döneminde doğan ün ve mitler
19. yüzyılda artan tarih merakıyla birlikte kütüphane, bir turistik cazibe merkezine dönüştü. Ziyaretçiler, vitray pencereler, ahşap mimari ve nadir el yazmaları karşısında büyük hayranlık duydu.
Amerikalı düşünür Ralph Waldo Emerson ve çocuk edebiyatının önemli isimlerinden Beatrix Potter gibi ziyaretçiler, kütüphaneden övgüyle söz etti.
Bu dönemde kütüphanenin “İngiltere’nin en eski kütüphanesi” olduğu yönündeki ifadeler yaygınlaştı. Zamanla bu iddialar genişletilerek “dünyanın en eski kütüphanesi” söylemine kadar ulaştı.
Hatta F. Scott Fitzgerald, The Great Gatsby adlı romanında kütüphaneye gönderme yaptı. Romandaki karakterin malikânesinde, Merton Kütüphanesi’nin bir kopyası tasvir edildi.
“En eski kütüphane” tartışması
Bugün akademisyenler bu tür iddialara daha temkinli yaklaşıyor. Teresa Webber, “kütüphane” kavramının tek bir tanımının olmadığını vurguluyor.
Dünya genelinde öne çıkan örnekler arasında Al-Qarawiyyin Library ve Saint Catherine's Monastery Library yer alıyor. Ancak bu kurumların başlangıç tarihleri ve işleyiş biçimleri konusunda da tartışmalar sürüyor.
Bir “zaman kapsülü” olarak Merton
Bugün kütüphane, büyük ölçüde Orta Çağ’daki mimari yapısını koruyor. Girişte hâlâ 13. yüzyıldan kalma olduğu düşünülen sandık bulunuyor. Zincirli kitaplardan bazıları da sembolik olarak sergilenmeye devam ediyor.
Bu yönüyle kütüphane, yalnızca bir bilgi deposu değil, aynı zamanda tarihsel deneyimin fiziksel olarak hissedilebildiği bir mekân niteliği taşıyor. Uzmanlara göre bu tür kesintisiz kullanım, benzer yapılarda nadiren görülüyor.
Dijital dönüşüm ve geleceği
Günümüzde kütüphane, el yazması eserlerini dijital ortama aktarma sürecinde. Bu sayede araştırmacılar dünyanın her yerinden koleksiyonlara erişebilecek.
Ancak kütüphaneci Walworth’a göre dijitalleşme, fiziksel kütüphanelerin önemini azaltmıyor. Aksine, insanların kitapların tarihsel bağlamını yerinde görmek istemesi bu tür mekânlara olan ilgiyi sürdürüyor.
750 yıllık ortaklık: Kütüphaneyi ayakta tutan ne?
Kütüphanenin en dikkat çekici yönlerinden biri, kuruluşundan bu yana süren kolektif katkı geleneği. 1276’da başlatılan kitap bağışı uygulaması, farklı biçimlerde bugün de devam ediyor.
Bu durum, kütüphaneyi yalnızca bir yapı değil, kuşaklar arası bir bilgi ortaklığı haline getiriyor.
Walworth’a göre asıl mesele “en eski” olmak değil. Asıl önemli olan, yüzyıllar boyunca insanların aynı bilgi birikimini sürdürme iradesini göstermesi.
750 yıl boyunca sandıklardan raflara, oradan dijital arşivlere uzanan bu dönüşüm, kütüphanelerin yalnızca geçmişe ait olmadığını, aynı zamanda geleceğin de bir parçası olduğunu ortaya koyuyor.
Kaynak: Gazete Oksijen
