30 Ocak 2023, Pazartesi
Haber Giriş: 04.03.2022 04:32 | Son Güncelleme: 05.03.2022 14:10

Gotham ile gerçek dünyanın farkı gittikçe azalıyor

Süper kahraman filmleri hiç olmadığı kadar politik ve yaşadığımız dünyayı daha çok tasvir eden bir hale bürünüyor giderek. The Batman bunun zirvelerinden biri
Gotham ile gerçek dünyanın farkı gittikçe azalıyor

Burak Göral 

Süper kahraman evreninde Superman ve Batman çekişmesi hep vardı ama Batman her zaman daha zengin bir malzeme sundu yaratıcı beyinlere. Batman’in dünyeviliği maskesi ve kullandığı alet edevatlarla bozuluyor ve onlarla ‘süperleşiyorken’, doğaüstü bir varlık olan Superman de aramıza girebilmek için insanlaşmak zorunda kalıyordu. Ama Batman’i bize sevdiren özelliği sadece bu dünyeviliği değildir, dürüst, vicdanlı ve bizim gibi adalet isteyen bir ‘zengin’ olmasıdır aynı zamanda. Arzuladığımız ruhta bir zengin; yozlaşmaya ve yalana karşı ve kendi ailesini de suça kurban vermiş bir yetim. Empatik duyguları yüksek yani... 

Bu yüzden Batman uyarlamaları bitmiyor ve dünyanın bu gidişi daha çok Batman filmi izleyeceğimizin de işaretini veriyor. Çünkü yaşadığımız dünya ile yozlaşmanın simge şehri olan Gotham arasındaki fark giderek daha da muğlaklaşıyor.

Estetiğiyle Seven’ı çağrıştırıyor

Matt Reeves’in The Batman’inde yarasa kostümünü giyen Robert Pattinson sakin, ağır hareket eden, düşünceli, daha hırpani bir Batman çiziyor... Bu sefer Batman Dedektif Hikayeleri serisinden yola çıkılarak oluşturulmuş film, meselesinin özüyle en sevilen Batman uyarlamalarından biri olan The Dark Knight’a yaklaşırken, estetiğiyle de David Fincher’ın ünlü seri katil filmi Seven’ı çağrıştırıyor. 1940’li yılların film-noir filmlerindeki gibi bir cinayetler silsilesinin içinde bir dedektif gibi hareket eden Batman, en küçüğünden en büyüğüne bütün kamu kuruluşlarını içine alan dev bir yoz zincirinin ve suç ağının içinde dolanıyor. Her ne kadar kendisini intikamcı olarak adlandırsa da, bu hikayenin asıl intikamcısı The Riddler (Bilmececi). 

Yönetmen Reeves bazı sahnelerde karanlığı öyle kullanıyor ki sakladığı detaylarla bile seyircisini doyuma ulaştırıyor.

Yetim hakkı arıyor

The Dark Knight’ın çok sevilmesinin nedeni, gerçek hayatta bunalmış seyircinin çözümü anarşide arayan kötü karakteri olan Joker’i ‘anlıyor’ olmasıydı. Bu filmdeki seri katili de anlıyorsunuz. Politikacıların, savcısından polisine tüm kamu görevlilerinin yalana ve inşaat rantları üzerinden yozlaşmaya batmış, suç çeteleriyle kol kola girmiş olmalarına karşı bir isyanın tetikleyicisi kendisi. Zaten cinayetlerine de en tepeden başlıyor, yani Gotham Belediye Başkanı’ndan... Seçimlere gidilirken değişim ve dürüstlük vaadeden siyahi bir kadın başkan adayı Bella Real (‘Güzel Gerçek’!) yeni bir umut gibi görünmektedir. 

Bütün filmin, çıkarcı yetişkinlerin karşısında yetimlerin hakkını arayan bir metafor film haline dönüştüğünü de söyleyebiliriz. Schubert’in ölümsüz ilahisi Ave Maria’dan yola çıkılarak oluşturulmuş müzikler de bir dua gibi bütün filme eşlik ediyor. Bu anlamda artık defalarca kez izlediğimiz bir kahramanlık hikayesini sanki daha önce hiç anlatılmamış gibi sunabilmeyi başarıyor.

Yönetmen Reeves bazı sahnelerde karanlığı öyle kullanıyor ki sakladığı detaylarla bile seyircisini doyuma ulaştırıyorken, hikayenin erotizmini de Zoe Kravitz’in bol yakın plan çekimli yüzüyle inşa ediyor. Sürekli yağmur yağan, pas renginde bir şehir görüntüsü içinde; karizmatik aksiyonu, sömürüye varmayan duygusallığı ile tansiyonu yüksek, üç saatlik koyu, epik bir macera izliyoruz.