25 Eylül 2026, Cuma
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 25.09.2026 04:30 | Son Güncelleme: 25.09.2026 04:33

Vizörden süzülen 96 yıllık hafıza

Üç farklı kuşak, üç farklı dönem ve tek bir ortak merak… Ceylin Erbak Aytekin, ailesinin 96 yıllık fotoğraf arşivinden doğan ve 212 Photography Istanbul kapsamında görülebilen Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar sergisini anlattı
Mehmet H. Erbak Çin, 2017
Mehmet H. Erbak Çin, 2017
Esin Hamamcı

212 Photography Istanbul kapsamında Akaretler No: 5’te, Uludağ sponsorluğunda izleyiciyle buluşan Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar sergisi, Nuri Z. Erbak’tan başlayıp Mehmet H. Erbak’a ve Ceylin Erbak Aytekin’e, 1930’lardan bugüne uzanan 96 yıllık zengin fotoğraf arşivini kamusal alana taşıyor. “Bugün mesele, fotoğraf çekmemeyi bilmek” diyen Ceylin Erbak Aytekin ile dedesi Nuri Z. Erbak ve babası Mehmet H. Erbak’ın kadrajlarından süzülen bu birikimi, Antarktika’dan Küba’ya uzanan coğrafyalarda deklanşöre basma güdüsünün, teknolojiyle değişen görme biçimlerinin ve nesiller boyu aktarılan o tükenmez merak duygusunun izlerini konuştuk.

Üç farklı kuşağın, üç farklı dönemin dünyaya bakış açısını görebileceğimiz serginin hikayesi nasıl başladı?

Bu hikaye, dedem Nuri Z. Erbak’ın 1930’lu yıllarda fotoğraf makinesiyle çıktığı yolculuklara uzanıyor. Seyahatin bugünkü kadar kolay olmadığı bir dönemde farklı coğrafyalara gidip karşılaştıklarını fotoğraflamış. Ardından babamın yolculukları ve fotoğrafları geliyor, yıllar sonra da benimkiler. 15 yıldır bu hatırayı yaşatmak adına bir takvim hazırlıyorduk. Son yıllarda arşivi farklı bir yapıda daha geniş kitlelere ulaştırmayı düşündük. Uludağ İçecek’in bünyesindeki arşivlerle ilgilendikçe, bunların birbiriyle nasıl konuştuğunu gördüm. Bu da beni şunu düşünmeye sevk etti: Acaba kuşaktan kuşağa aktarılan gerçekten fotoğraflar mı? Yoksa merak etmek, yola çıkmak, görülmemiş olanı keşfetmek ve neyin bakmaya değer olduğuna dair bir sezgi mi? Sergi biraz da bu sorunun peşinden gidiyor.

Bursa’dan dünyanın farklı coğrafyalarına uzanan seyahatlerde, vizörün arkasındayken ailenizin önceki kuşaklarıyla aynı görsel refleksleri taşıdığınızı düşünüyor musunuz?

Reflekslerimiz çoğu yerde benzer. Dedemin fotoğraflarında gittiği yerler kadar neye bakmayı seçtiğini de görüyorum. Onun ya da babamın dikkatini çeken bir ayrıntı benim de dikkatimi çekiyor. Aramızda onlarca yıl var. Makinelerimiz, seyahat etme biçimimiz, gördüğümüz dünya farklı. Ama “Burada bakmaya değer bir şey var” dememizde ortak bir taraf var. Bence bize miras kalan daha çok merak. Dünyayı görme, başka hayatlara bakma, yola çıkma ve bunu belgeleyip paylaşma arzusu.

Sergide hangi seyahatlerinizden, nereleri göreceğiz, dünyanın hangi noktalarına odaklanacağız?

Sergi coğrafi bir rota izlemiyor ancak sanatseverlere ve gezginlere Antarktika’dan Küba’ya, Kuzey Kore’den Kenya’ya, Fas’tan Bhutan’a uzanan geniş bir görsel dünya sunuyor. Dedemin albümlerinde Kahire’den Karakas’a, Nairobi’den Hawaii’ye, Hong Kong’dan San Francisco’ya uzanan bir güzergah var. Babamın seyahatleri Trans Sibirya’dan Hindistan ve Çin’in ücra köşelerine, Tibet’ten Arjantin’e uzanıyor. Benim yolculuklarım ise yedi kıtaya yayılıyor.

1914, 1950 ve 1988 doğumlu üç farklı ismin fotoğrafları yan yana geldiğinde, teknik imkanların değişmesinin ötesinde, nasıl bir estetik evrim gözlemliyorsunuz?

Bence en büyük fark, fotoğraf çekme eyleminin anlam değiştirmesi. Dedem sınırlı sayıda film karesiyle yola çıkıyor, çektiği fotoğrafı belki haftalar sonra görebiliyordu. Deklanşöre basmadan önce uzun süre bakmak, makineyi ve kadrajını ayarlamak, çekmeye değer gördüğü anları süzgeçten geçirmek zorundaydı. Babamın kuşağında imkanlar artıyor ama dünyanın uzaklığı ve teknolojinin sınırları hâlâ belirleyici. Onun fotoğraflarında bence “Buraya ulaştım ve buna şahit oldum” duygusu var. Ulaşılması zor olanı kaydetmek önemli. Ben istediğim kadar fotoğraf çekebiliyorum. Bugün mesele, çekmemeyi ve elemeyi bilmek. Bir seyahatten yüzlerce, bazen binlerce görüntüyle dönüp birkaç kareyi doğru seçebilmek.

“Zaman, fotoğrafın anlamını değiştiriyor”

Köklü bir aile arşivini 212 Photography Istanbul gibi uluslararası bir platformda sanatseverlerle paylaşma fikri size nasıl hissettiriyor?

Çok kişisel ve derin bir duygu aslında. Çünkü benim için bunlar hiçbir zaman yalnızca “fotoğraf” değildi. Bir karede dedemi, babamı, anlattıkları hikayeleri, artık hayatta olmayan insanları, yıkılmış yerleri görüyorum. Bir başkası aynı fotoğrafta bunları bilmeden bambaşka bir şey görebiliyor. Hatıraların değeri, nesnelerle kurduğumuz ilişkilerde. Bir fotoğraf yıllarca aile albümünde kişisel bir hatıra olarak kalabiliyor. Sonra bir gün başkalarının karşısına çıktığında farklı hikayeler taşımaya başlıyor. Bu nedenle arşivin kamusal bir alana taşınmasını, fotoğraflar aracılığıyla hatıraların, yaşamın devam etmesi olarak görüyorum.