Çocukken odamda sanırım tek bir futbolcu posteri vardı: Didier Six. Bugün onu tanıyor olmak hâlâ hoşuma gidiyor. Şans bu ya onun da yolu tıpkı benim gibi Türkiye’yle kesişmişti. Ben 12 yaşındayken oynanan 1984 Avrupa Şampiyonası’nı hatırladığımda ise aklıma yalnızca maçlar gelmiyor. Michel Platini’nin oynadığı meyve suyu reklamı bile gözümün önünde. Çocukluğunuzun futbolu böyledir. Sahadakiler ile televizyonda odanızın duvarındaki posterde gördükleriniz birbirine karışır.
Bizim evde futboldan kaçmak pek mümkün değildi. Babam, Bordeaux’da oynamak için Kamerun’dan Fransa’ya gelmişti. Ben zaten futbolun içinde büyüyordum. Yine de Avrupa Şampiyonası’nın, ardından 1986 Dünya Kupası’nın başka bir etkisi oldu. O yıllarda pek çok çocuk gibi ben de futbolu yalnızca seyretmek değil, o sahanın içinde olmak, oynamak istedim.
Sonra bir gün o Fransa formasını ben giydim. 14 yaşımdan 21 yaşıma kadar genç milli takımlarda oynadım. Zinedine Zidane’la da o yıllarda aynı takımdaydık. Zizou benim arkadaşım. İkimiz de 1972 doğumluyuz. Ben ocakta, o haziranda doğdu. Onu tanıdığımdan beri sakinliğini koruyan biri olarak bilirim. Bugün adı geçtiğinde herkes kazandığı kupaları sayıyor. Benim aklıma ise önce birlikte oynadığımız o gençlik yılları geliyor. Hatta birlikte haşarılık yaptığımız zamanlar… Ne ilginçtir ki Zidane'la yollarımızın kesiştiği ilk büyük turnuvada bile karşımızda Türkiye vardı. 1993 Akdeniz Oyunları'nda aynı kadrodaydık. Henüz kimse bizi tanımıyordu. Türkiye bizi yarı finalde eledi. Belki de kaderin bir cilvesiydi bu.
Zizou'dan önceki teknik direktör Didier Deschamps ise Fransa futbolunun başka bir yüzünü temsil ediyordu. 1998’de dünya şampiyonu olan takımın kaptanıydı. Juventus’ta oynadı, Şampiyonlar Ligi’ni kazandı. Ardından teknik direktör olarak milli takımla büyük başarılar elde etti. Onu sevin ya da sevmeyin, hakkını teslim etmek gerekir. Yaptığı iş büyüktü. Çünkü şimdi futbolcular da değişti. Bugün bir oyuncudan yalnızca iyi futbol oynaması beklenmiyor. Çok üst düzey bir atlet olması da gerekiyor. Benim dönemimle bugünü bire bir karşılaştırmak zor. Zaten neden aynı olsun? Zaman değişiyor, dünya ilerliyor. İyi ki de ilerliyor. Bunu da anlamak lazım.
Benim oynadığım yıllarda fark neydi? Açıkçası, özellikle Fransa’da deneyime daha fazla önem verildiğini düşünürdüm. Başka ülkelerde çok genç oyuncuların önünün daha erken açıldığını görürdük. Fransa’da bunun değişmesi zaman aldı. Şimdi ise nereye baksanız bir Fransız futbolcuyla karşılaşıyorsunuz. Farklı ülkelerde, farklı liglerde oynuyor ve kendilerini gösteriyorlar. Paris bölgesi özellikle genç yetenek bakımından inanılmaz zengin. Kimleri gördük ve daha kimleri tanıyacağız...
Şimdi önümde Türkiye ile Fransa arasında bir maç var. Fransa için kolay maç diye bir şey yok. Herkes onları yenmek istiyor. Türkiye de isteyecek, elbette. Benim için bunun sıradan bir milli karşılaşma olmasını bekleyemezsiniz. Fransa’da doğdum ve Fransızım. Ama hayatımın neredeyse yarısını da Türkiye’de geçirdim. Türkiye’yi seviyorum. Burada yaşadıklarım, kurduğum dostluklar, Beşiktaş’ta taraftarla aramda oluşan bağ hâlâ hayatımın bir parçası.
Bu yüzden bana kimi tutacağımı sorarsanız ilk cevabım şu olur: Kalbim iki ülke arasında. Geçenlerde Beşiktaş ile Marsilya için de benzer bir şey söylemiştim. İnsan, hayatının farklı dönemlerinde farklı yerlere bağlanıyor. Bu bağların birini seçince öteki silinmiyor. Ama gelin size dürüst davranayım. Fransa Milli Takımı sahaya çıktığında çocukluğum da, giydiğim forma da benimle o maça geliyor. Milli forma söz konusu olduğunda insan nereden geldiğini biliyor.
Sonuç olarak, benim iki ülkeyle de bir hikâyem var. Maçı izlerken bunun değişeceğini sanmıyorum.