20 Ağustos 2026, Perşembe
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 19.08.2026 17:20 | Son Güncelleme: 19.08.2026 17:44

İklimin Ötesinde 2026 Sonuç Bildirgesi

İklimin Ötesinde 2026 Sonuç Bildirgesi
A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Gazete Oksijen tarafından 14 Mayıs’ta düzenlenen İklimin Ötesinde 2026 Buluşması, Kasım 2026'da Antalya'da gerçekleştirilecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin 31. Taraflar Konferansı (COP31) öncesinde özel sektör, kamu ve uluslararası temsilcilerin katkılarıyla çok paydaşlı bir diyalog zemini sunmuştur.

KPMG Türkiye’nin stratejik iş ortağı olarak yer aldığı buluşmada, gün boyunca süren oturumlarda, iklim krizinin etkileri ekonomi, enerji ve iş dünyası perspektiflerinden ele alınmış; COP31 sürecine ilişkin öncelikler değerlendirilmiştir.

Türkiye’nin, Avustralya ile eş başkanlığını üstlendiği COP31 kapsamındaki rolü, beklentileri ve stratejik sorumlulukları ele alınmıştır. Liderler Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak ve İklim Eylem Ajandası'nı yönetecek olan Türkiye; bu bildirge aracılığıyla hem kendi paydaşlarına hem de küresel kamuoyuna somut mesajlar iletmeyi hedeflemektedir.

Bu bildirge; zirve kapsamında gerçekleştirilen oturumlardan elde edilen değerlendirmeleri ve katkıları temel alarak öne çıkan ana bulguları, kilit mesajları ve önerileri COP31’in on eylem teması çerçevesinde ortaya koymaktadır.

Zirveye farklı uzmanlık alanlarından önemli isimler katkı sağlamıştır. Bu isimler arasında Oksijen Yönetim Kurulu Başkanı Zafer Mutlu, İş Enerji CEO’su Kayahan Karadaş, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı Fatih Birol, Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı, Financial Times Yazarı Simon Kuper, TEB Genel Müdürü Ümit Leblebici, WWF Türkiye Genel Müdürü Ömür Kula, Boyner Grup CFO'su Özgür Tokgöz Altun, Synpet Technologies CEO’su İlyas Cem Özsüer, İklim Değişikliği Konuları Koordinatörü Büyükelçi Özlem Ergün Ulueren, Avustralya İklim Değişikliği Büyükelçisi Will Nankervis, Azerbaycan Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu Narmina Mustafayeva ve KPMG Türkiye Sürdürülebilirlik Danışmanlığı Şirket Ortağı Sertuğ Özkan yer almaktadır.

COP’a Genel Bakış ve Türkiye’nin COP31’deki Rolü

Taraflar Konferansı (COP), 1992 Rio Yeryüzü Zirvesi’nde kabul edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) en yüksek karar organıdır ve 1995’ten bu yana her yıl toplanmaktadır. COP müzakereleri, yalnızca iklim değişikliğiyle mücadelede alınan kararların denetlenmesi için değil, aynı zamanda hükümetler, sivil toplum, özel sektör ve diğer paydaşların bir araya gelerek somut çözümler üretmesi için de önemli bir platform sağlamaktadır.

Taraflar Konferansı’nın hikayesi 1997 Kyoto Protokolü’nden 2015 Paris Anlaşması’na, fosil yakıtlardan uzaklaşma çağrısının yapıldığı COP28 (Dubai, 2023), yeni iklim finansmanı hedefinin belirlendiği COP29 (Bakü, 2024) ve uygulamayı merkeze alan COP30 (Belém, 2025) ile bugüne evrilmiştir. Bu gelişim süreci, gündemin “hedef koyma”dan “hedefi uygulama”ya kaymakta olduğunu göstermektedir.

Kasım 2026’da Antalya’da düzenlenecek COP31, bu dönüşümün bir sonraki kritik eşiğini temsil etmektedir. Türkiye, Avustralya ile tarihte ilk kez eş başkanlığı paylaşmakta; müzakereler Avustralya liderliğinde yürütülürken, Liderler Zirvesi’ne ev sahipliği ve İklim Eylem Ajandası’nın yönetimi Türkiye tarafından üstlenilmektedir. Türkiye ve Avustralya'nın ortak başkanlığı, diplomatik tarihte özgün bir iş birliği modeli doğurmaktadır. İki farklı bölgeden, farklı iklim kırılganlıklarına ve ekonomik profillere sahip iki ülke; tamamlayıcı bir ortaklık yaklaşımını hayata geçirmektedir.

Türkiye’nin COP31’deki rolü aynı zamanda ülkeyi taahhüt üreten bir aktörden, uygulamayı yönlendiren bir aktöre taşımaktadır. Coğrafi konumu ve gelişmiş ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki köprü rolü farklı önceliklerin ortak bir zeminde buluşturulmasını desteklerken; Avustralya’nın Pasifik ada devletleriyle bağı ise bölgesel iş birliği ve kapsayıcılık boyutunu güçlendirmektedir.

Genel Bağlam: Yeni Bir Enerji ve İklim Düzeninin Eşiğinde

Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan gelişmeler başta olmak üzere jeopolitik belirsizlikler, küresel enerji arz güvenliğini doğrudan etkilemektedir. Bu gelişmeler enerji fiyatları ve siyasi öncelikler üzerindeki baskıyı artırırken iklim müzakerelerine yönelik uluslararası ilgiyi de daha görünür ve kritik hale getirmektedir.

Dünya petrol arzının %20’sinden fazlası ile doğal gaz, gübre ve petrokimyasal ürünlerin kritik bir bölümünün tek bir geçiş hattına bağımlı olması; 110 trilyon dolarlık küresel ekonominin yapısal kırılganlığını görünür kılmıştır.

Fatih Birol, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı: "Enerji güvenliği artık eski varsayımlarla yönetilemez; bundan sonra en ucuz enerji değil, en güvenilir, sürdürülebilir ve kesintisiz enerji tercih edilecek."

Ortaya çıkan yeni konjonktür, iklim gündemine ilişkin temel bir paradigma değişimini işaret etmektedir. Fosil yakıt bağımlılığı, hem bir çevresel sorun hem de doğrudan ulusal güvenlik ve ekonomik istikrar açısından merkezi bir unsur olarak değerlendirilmektedir. İklim krizinin doğası gereği bu sınır tanımayan etkileri, çözümün de kolektif bir sorumluluk gerektirdiğini açıkça göstermektedir. “Emisyonların pasaportunun olmayışı”, iklim krizinin tüm ülkeler için ortak ve kaçınılmaz sonuçlar doğurduğunu ortaya koymakta, çözümün de ancak ortak hareket etme iradesiyle mümkün olacağını vurgulamaktadır. Bu doğrultuda, yenilenebilir enerjiye geçiş çevresel veya etik bir tercih olmaktan ziyade ekonomik ve jeopolitik bir zorunluluk haline gelmektedir.

Öte yandan iklim değişikliğine yönelik siyasi ilginin azaldığı bir dönemde, aşırı hava olaylarının sıklığı ve şiddetinin giderek artması dikkat çekici bir çelişkiyi gözler önüne sermektedir. Bu durum, COP31’in gerçek etki yaratabilmesi için taahhütlerin ötesine geçerek somut uygulamaların merkeze alınması gerektiğini göstermektedir. Gün boyunca gerçekleştirilen oturumlarda, bu belirsizlik ortamının COP31 gündemine nasıl yansıyacağı değerlendirilmiştir.

Zirvenin açılışında, bu yıl 100. yaşına ulaşan David Attenborough’nun yaşam yolculuğu üzerinden iklim mücadelesinin uzun dönemli tarihsel seyrine dikkat çekilmiştir. Tabiatın sesi haline gelen yayıncının 1979’da BBC’de yayımlanan “Life on Earth” serisiyle milyonlarca insanı doğayla tanıştırdığı, aynı yıllarda büyük petrol şirketlerinin fosil yakıtların yol açtığı risklere ilişkin bilgiye sahip olmalarına rağmen bu bilgiyi kamuoyuyla paylaşmaktan kaçındığı hatırlatılmıştır. Attenborough’nun COP26’da dile getirdiği “Ben kendi yaşamımda düşüşe şahitlik ettim; siz muhteşem bir iyileşmeye şahit olabilirsiniz” çağrısı vurgulanarak mevcut krizin aynı zamanda kolektif bir dönüşüm fırsatı sunduğuna dikkat çekilmiştir.

Zafer Mutlu, Oksijen Yönetim Kurulu Başkanı: "COP31’in Türkiye’de gerçekleşecek olmasını hem ülkemiz hem bölgemiz hem de gezegenimiz için bir fırsat olarak görüyoruz."

Bu bildirgede ele alınan on tema, birbirinden bağımsız başlıklar değil; aynı dönüşüm hikâyesinin halkalarıdır. Enerji güvenliğiyle başlayan zincir, bu dönüşümü mümkün kılacak finansmana; oradan sanayinin ve şehirlerin yeniden kurgulanmasına ve nihayetinde COP31’in eylem gündemine bağlanır. İzleyen bölümler, bu bütünlüklü dönüşümün birbirini tamamlayan parçaları olarak okunmalıdır.

1. Temiz Enerji Dönüşümü

Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gelişmeler, temiz enerjiye geçişi siyasi retoriğin ötesine taşıyan somut bir hızlandırıcı işlevi görmektedir. Zirve kapsamında yapılan değerlendirmeler, özellikle Asya'daki büyük enerji ithalatçılarının hem tedarik güzergâhları hem de yakıt tercihleri konusunda daha radikal kararlar almak zorunda kaldığını ortaya koymuştur. Uzmanlar, bu süreçte enerji piyasalarında maliyetten ziyade güven faktörünün belirleyici hale geleceği konusunda genel bir mutabakata varmıştır.

Fatih Birol, IEA Başkanı: "Artık insanlar karar verirken şunu düşünecek: Bugün biraz daha ucuzu alayım ama uzun vadede güvenilir mi? Güven, enerji güvenliğinde kritik bir risk primi haline geldi."

Türkiye, bu dönüşümde hem iç pazarda hem de bölgesel düzeyde giderek daha belirgin bir konum elde etmektedir. Yenilenebilir enerji kurulu gücü bakımından Avrupa'da beşinci, dünyada onuncu sırada yer alan Türkiye; rüzgâr, güneş ve hidroelektrik kapasitesini hızla artırarak enerji dönüşümünde önemli bir ivme yakalamıştır.

Bununla birlikte, dönüşümün önündeki temel kısıtın arz tarafında yoğunlaştığına dikkat çekilmektedir. Gün içinde gerçekleşen oturumlarda, altyapı, kapasite ve sistem esnekliği enerji dönüşümünün hızını belirleyen ana unsurlar olarak öne çıkmıştır. Bu denkleme, yapay zekâ kaynaklı hızla artan enerji talebi de önemli bir unsur olarak eklenmektedir. Öne çıkan verilerden biri, veri merkezlerinin artan elektrik ihtiyacının yıllık yaklaşık 4 trilyon dolarlık bir yatırım gereksinimi doğurduğunu ortaya koymaktadır. Bu çerçevede yapay zekâ, enerji dönüşümü açısından önemli bir fırsat alanı olmanın yanı sıra yönetilmesi gereken kritik bir risk unsuru olarak da değerlendirilmektedir.

Sertuğ Özkan, KPMG Türkiye Sürdürülebilirlik Danışmanlığı Şirket Ortağı: "Yapay zekâ, dönüşümün hızlandırıcısı olduğu kadar enerji talebini de büyütüyor; Davos zirvesi, veri merkezlerinin enerji ihtiyacının yılda yaklaşık 4 trilyon dolarlık finansman gerektirdiğini ortaya koydu.”

Özel sektör perspektifinden bakıldığında, enerji dönüşümünün artık kurumsal stratejilerin ayrılmaz bir parçası haline geldiği görülmektedir. Sabancı Grubu'nun enerji alanındaki dönüşüm yolculuğunda 1994 yılında yaşanan elektrik kesintisi, enerjiye erişimin değerini ortaya koyan kritik bir kırılma anı olmuştur. 2005’te Kyoto Protokolü ile ilk kez karbon fiyatlamasının gündeme gelmesi ve hidroelektriğin “yenilenebilir enerji” kapsamında değerlendirilmeye başlanması dönüşümün erken aşamalarını şekillendirmiştir. Günümüzde ise fosil yakıtların hem maliyet hem de güvenilirlik açısından avantajını önemli ölçüde kaybettiği, jeopolitik gelişmelerin enerji dengesini yenilenebilir kaynaklar lehine dönüştürdüğü görülmektedir.

Güler Sabancı, Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı: "Olmayan şeyin ne kadar pahalı olduğuyla yüzleştik. Bu enerji yolculuğumuzun başlangıcıydı."
Simon Kuper, Financial Times Yazarı: "İlk kez uzun vadede yeşil enerjinin fosil yakıtlardan daha güvenilir ve daha ucuz göründüğü bir noktadayız."

Dönüşümün ölçeklenebilirliğine ilişkin güçlü bir örnek olarak Avustralya öne çıkmaktadır: Hanelerin %40’ında güneş paneli bulunan, devlet programıyla günde binden fazla batarya kurulan ve şebekede yenilenebilir payı %50’yi aşan bu ekonomi, fosil yakıt bağımlı bir ekonomiden hızlı ve sistematik bir temiz enerji dönüşümünün mümkün olduğunu göstermektedir.

KPMG Türkiye’nin değerlendirmesine göre temiz enerji artık bir maliyet kalemi değil, sermayenin yöneldiği ana yöndür. IEA'nın World Energy Investment 2025 raporuna göre 2025'te küresel enerji yatırımı rekor 3,3 trilyon dolara ulaşırken temiz teknolojilere giden yaklaşık 2,2 trilyon dolar, fosil yakıtlara giden 1,1 trilyon doların iki katına ulaşmıştır. Tek başına güneş 450 milyar dolarla en büyük yatırım kalemi olurken, şebeke yatırımı yılda 400 milyar dolarla üretimin gerisinde kalmaktadır. Yapay zekânın bu denklemi hızlandırdığı da açıkça görülmektedir: veri merkezlerinin elektrik tüketiminin 2024'teki 415 TWh seviyesinden 2030'da küresel talebin %3'üne karşılık gelen 945 TWh'a çıkması beklenmekte, şebeke kısıtları giderilmediği takdirde planlanan veri merkezi projelerinin %20'si gecikme riski taşımaktadır.

KPMG perspektifinden kritik mesaj, darboğazın üretim tarafında değil; şebeke, depolama ve sistem esnekliği tarafında olduğudur. Bu çerçevede yıllık yaklaşık 4 trilyon dolar mertebesindeki ek yatırım ihtiyacı, dönüşümün finansman mimarisinin yeniden tasarlanmasını zorunlu kılmaktadır. Türkiye'nin yenilenebilir kurulu güçteki sıçraması, ancak bu altyapı ve esneklik yatırımlarıyla desteklendiğinde tam potansiyeline ulaşabilecektir.

Öne Çıkan Sonuçlar

  • Enerji güvenliği artık enerji dönüşümünün ayrılmaz bir parçası; “güven”, maliyetin önüne geçen yeni bir risk primi haline geldi.
  • Yapay zekâ kaynaklı elektrik talebi yıllık ~4 trilyon dolarlık yatırım ihtiyacıyla dönüşümün yeni ve belirleyici bir değişkenidir.
  • Dönüşümün önündeki temel engel teknoloji değil; altyapı, kapasite ve finansman dengesidir.

2. İklim Eylemi Uygulama Mekanizması

Temiz enerji dönüşümünün hızını belirleyen temel unsur teknolojinin varlığı değil, bu teknolojilerin ölçeklenmesini sağlayacak sermayenin nasıl seferber edileceğidir. Dolayısıyla zirvede öne çıkan tartışma eksenlerinden biri de taahhütten uygulamaya geçişin nasıl sağlanacağı olmuştur. Genel çerçeve ve öncelikler net bir şekilde ortaya konulmuş olmakla birlikte, özel sektör sermayesinin harekete geçirilmesi, yatırım yapılabilir proje hatlarının oluşturulması ve yönetişim çerçevesinin güçlendirilmesi kritik darboğazlar olarak öne çıkmıştır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde sermayeye erişimin daha maliyetli ve sınırlı olması, dönüşümün ölçeklenmesini zorlaştıran temel faktörlerden biri olarak değerlendirilmiştir.

Kayahan Karadaş, İş Enerji CEO: "Enerji dönüşümündeki en büyük engel artık teknoloji değil, finansman ve sermaye."
Kayahan Karadaş

Bu gelişmeler doğrultusunda şirketlerin geçiş planları, klasik sürdürülebilirlik raporlarının ötesine geçerek değer zinciri bağımlılıklarının, paydaş iş birliklerinin ve finansman modellerinin açık biçimde tanımlandığı stratejik yol haritalarına evrilmektedir. Yatırımcı beklentilerindeki değişim de bu dönüşümü desteklemekte, sürdürülebilirlik kurumsal iletişim başlığı olmaktan çıkarak bir finansman disiplinine dönüşmektedir.

Sertuğ Özkan, KPMG Türkiye Sürdürülebilirlik Danışmanlığı Şirket Ortağı: "Finans kurumları bu dönüşüme destek vermeye hazır. Asıl ihtiyaç, stratejik ve doğru kurgulanmış proje hatları oluşturmaları."
Sertuğ Özkan

Türkiye özelinde ise, TEB Genel Müdürü Ümit Leblebici, sermayenin artık iklim duyarlılığı göstermek zorunda olduğunu; Türkiye'nin "enerji köprüsü" vizyonu üzerine net bir strateji koyması halinde COP31'den somut ve uygulanabilir çıktılar elde edilmesinin mümkün olacağını vurgulamıştır.

Ümit Leblebici, Türk Ekonomi Bankası (TEB) Genel Müdürü: "Sermaye artık iklim duyarlılığı göstermek zorunda. Türkiye 'enerji köprüsü' vizyonunu net bir stratejiyle desteklerse COP31'den somut ve uygulanabilir çıktılar elde etmek mümkün."

Finansmanın küresel ölçeğine dair en güçlü referanslardan bir diğeri ise, COP29 ev sahibi Azerbaycan öncülüğünde ortaya konmuştur. “Bakü Finans Hedefi” kapsamında, 2035'e kadar yıllık 300 milyar dolarlık iklim finansmanının gelişmekte olan ülkelere aktarılması öngörülmektedir. Azerbaycan'ın bu hedefi hayata geçirmek için sergilediği diplomasi deneyimi, görece küçük ölçekli ülkelerin dahi güçlü siyasi irade ile küresel kararları şekillendirebileceğini kanıtlamaktadır. Bu çerçevede COP31, finansmanın mobilizasyonu kadar, bu finansmanın uygulamaya dönüşmesini sağlayacak proje geliştirme kapasitesinin güçlendirilmesi açısından kritik bir eşik olarak değerlendirilmektedir.

Narmina Mustafayeva, Azerbaycan Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu: "Taraf ülkeler, 2035’e kadar gelişmekte olan ülkeler için yılda 300 milyar dolarlık iklim finansmanı sağlanması konusunda uzlaştı."

KPMG Türkiye'nin değerlendirmesine göre asıl darboğaz finansman iştahı değil, sermayeyi sahaya indirecek "yatırım yapılabilir proje" kapasitesidir. İklim Politikası Girişimi verilerine göre küresel iklim finansmanı 2022'de 1,46 trilyon dolara ulaşmış olmakla birlikte, 2030 hedefleri için yıllık yaklaşık 7,4 trilyon dolarlık bir yatırım gereksinimi bulunmakta, bunun en az 2,4 trilyon dolarının Çin hariç gelişmekte olan ülkelere yönlendirilmesi gerekmektedir. İklim Finansmanı Bağımsız Yüksek Düzey Uzmanlar Grubu (IHLEG), bu ülkelerin 2030'da yıllık 2,7 trilyon dolar ihtiyaç duyacağını ve bunun yaklaşık 1,3 trilyon dolarının dış kaynaklı olması gerektiğini hesaplamaktadır. Buna karşın 2022'de gelişmekte olan ülkelere fiilen aktarılan tutarın yalnızca 116 milyar dolar seviyesinde kalması, mevcut açığın boyutunu çarpıcı biçimde gözler önüne sermektedir.

Bu çerçevede Bakü Finans Hedefi dahi başlı başına büyük bir sıçramayı gerektirmektedir. KPMG perspektifinden COP31'in başarısı, taahhüt edilen tutarın büyüklüğünden çok; bu sermayeye erişebilecek olgun proje hatlarının ve sermaye maliyetini düşüren risk paylaşım mekanizmalarının nasıl hayata geçirileceğiyle ölçülecektir. Türk finans kurumları ve özel sektörü için bu süreç; bir uyum yükümlülüğü olmanın yanı sıra bölgesel finansman mimarisinde stratejik bir konum edinme fırsatı olarak değerlendirilmelidir.

Öne Çıkan Sonuçlar

  • Dönüşümün önündeki temel darboğaz teknoloji değil, finansman ve sermayeye erişimdir.
  • Sürdürülebilirlik, bir kurumsal iletişim başlığı olmaktan çıkıp finansman disiplinine dönüşmektedir.
  • Bakü Finans Hedefi, küresel iklim finansmanının yönünü belirlemekle birlikte; asıl belirleyici unsur, yatırım yapılabilir proje kapasitesi olacaktır.

3. İklim Dirençli Şehirler

İklim dönüşümünün finansmanı nihai olarak şehirlerde ve altyapıda somut karşılık bulmaktadır. Bu nedenle iklim aksiyonunun başarısı, doğrudan şehirlerin dayanıklılık kapasitesiyle ilişkilidir. Zirve kapsamındaki değerlendirmeler, iklim değişikliğinin etkilerinin özellikle kentsel alanlarda giderek belirginleştiğini ve şehirleri çok boyutlu risklerle karşı karşıya bıraktığını göstermektedir.

Deniz seviyesi yükselmesi, aşırı sıcaklıklar ve seller, dünya genelinde metropollerin yaşanabilirliğini ve ekonomik sürdürülebilirliğini tehdit eder boyuta ulaşmıştır. Zirve kapsamındaki tartışmalar, bu riske karşı geliştirilecek uyum stratejilerinin ivedilikle hayata geçirilmesi ve şehir ölçeğinde hızla uygulanması gereken politika alanlarının belirlenmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

Bu çerçevede yapılan değerlendirmelerde, mevcut altyapı kapasitesine sahip Hollanda gibi gelişmiş ülkelerde dahi uzun vadeli yaşanabilirlik sorusunun gündeme geldiği vurgulanmıştır. İklim risklerinin uzun vadede bazı şehirlerde geri dönülmez eşikler yaratabileceği, mevcut koruma sistemlerinin dahi bu riskleri tamamen bertaraf etmekte yetersiz kalabileceği yönündeki görüşler, şehir ölçeğinde dönüşümün aciliyetine dikkat çekmektedir.

Türkiye'nin Akdeniz havzasındaki konumu, bu başlığı ulusal düzeyde daha da kritik hale getirmektedir. Akdeniz bölgesi, iklim değişikliğinden en çok etkilenen bölgeler arasında yer almakta; sıcaklık artışı, su stresi ve orman yangınları bakımından küresel ortalamanın üzerinde bir baskıya maruz kalmaktadır. Bu kapsamda uyum politikalarının, özellikle en kırılgan kentsel alanları merkeze alacak şekilde önceliklendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Büyükelçi Dr. Özlem Ergün Ulueren, İklim Değişikliği Konuları Koordinatörü: "Tüm Akdeniz bölgesi, dünya ortalamasından daha hızlı ısınıyor. Su stresini, orman yangınlarını ve sağanakları yaşıyoruz. Uyum çalışmaları en kırılgan kentleri odak almalı."

Türkiye'nin afet yönetimi alanındaki deneyimi, iklim dirençli şehir kurma kapasitesi açısından küresel bir referans noktasına dönüşme potansiyeli taşımaktadır. Hatay'da deprem sonrası gerçekleştirilen yeniden yapılanma sürecinin hem depreme hem iklime dirençli kentsel tasarım anlayışıyla harmanlanması, bu potansiyelin somut bir örneği olarak değerlendirilmiştir.

Bu bağlamda, COP31 İklim Eylem Ajandası kapsamında "iklime dirençli şehirler" başlığı, çevresel bir mesele olmanın ötesinde ekonomik bir öncelik olarak ele alınmaktadır. Şehirlerin dayanıklılığı, Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) üzerindeki doğrudan etkileri nedeniyle öncelikli temalar arasında konumlandırılmaktadır.

Kentsel dayanıklılık bir mühendislik kadar finans ve risk yönetimi meselesidir. Türkiye'nin içinde yer aldığı Akdeniz havzası, UNEP/MAP verilerine göre küresel ortalamadan %20 daha hızlı ısınıyor, 510 milyondan fazla insanın yaşadığı bölgede su talebinin 2050'ye dek iki, hatta üç katına çıkması bekleniyor. Akdeniz İklim ve Çevre Değişikliği Uzmanları (MedECC), 250 milyon kişinin 20 yıl içinde "su yoksulu" hâle gelebileceğini öngörüyor. Uyum bir gider değil, ertelendikçe büyüyen bir borçtur. Gelişmekte olan ülkelerde 2030'a dek yıllık 212 milyar dolarlık uyum finansmanı ihtiyacı bulunuyor. KPMG değerlendirmesine göre kentsel uyum projeleri ancak gerçek riski değerlendiren sigorta ürünleri, teknolojik altyapı desteği ve kamu-özel finansman modelleriyle yatırım yapılabilir hâle geldiğinde ölçeklenebilir. Türkiye'nin afet sonrası yeniden yapılanma deneyimi bu alanda küresel bir referans olma potansiyeli taşımaktadır.

Öne Çıkan Sonuçlar

  • Kentsel iklim riski doğrudan GSYİH’yi etkilemektedir; uyum yatırımı bir maliyet değil, bir dayanıklılık yatırımıdır.
  • Akdeniz havzası küresel ortalamanın üzerinde ısınmakta olup, en kırılgan kentler önceliklendirilmelidir.
  • Türkiye’nin afet sonrası yeniden yapılanma deneyimi, depreme ve iklime dirençli kent tasarımı açısından küresel bir referanstır.

4. Yeşil Sanayileşme

Enerji ve şehirlerde başlayan dönüşümün üretim ve tedarik zincirlerine taşınması, iklim gündeminin doğrudan ekonomik rekabetçilikle kesiştiği yeni bir aşamayı temsil etmektedir. Bu çerçevede yeşil sanayileşme, emisyon azaltımı ile sanayi rekabetçiliğinin aynı çerçeveye yerleştirildiği kritik bir dönüşüm alanı olarak ele alınmıştır. Oturumlarda, Türkiye’nin mevcut üretim altyapısı, yenilenebilir enerji kapasitesi ve bölgesel konumu birlikte değerlendirildiğinde, ülkenin enerji ve üretim merkezi olarak konumlanma potansiyelinin yüksek olduğu ifade edilmiştir. Temiz enerji dönüşümü ile yeşil sanayileşmenin birlikte ele alınması gerektiği; bu sayede hem emisyonların azaltılmasının hem de sanayinin rekabet gücünün korunmasının mümkün olacağı vurgulanmıştır.

Küresel ölçekte yeşil sanayileşmenin, uluslararası tedarik zincirlerinin yeniden yapılandırılması sürecini de beraberinde getirdiği görülmektedir. Bu kapsamda etkinlikte, Avustralya’nın stratejik öncelikleri arasında küresel yeşil enerji sanayisini büyütmeyi ve yeşil metalleri düşük karbonlu tedarik zincirlerine entegre etmeyi hedeflediği belirtilmiştir. Uluslararası ticaret düzenini de dönüştüren bu konu, sanayi politikalarının temel bileşenlerinden biri haline gelmektedir. KPMG Türkiye’nin COP31 strateji sunumunda, Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) gibi düzenlemelerin etkisiyle tedarik zincirlerinin yalnızca operasyonel bir konu olmaktan çıkarak iklim odaklı bir strateji ve risk yönetimi alanına dönüştüğü vurgulanmıştır.

Sanayi dönüşümünün sosyal boyutu da bu süreçte kritik önemdedir. Kömürden çıkışın ani değil, planlı bir geçiş stratejisiyle mümkün olduğu; özellikle termik santrallere bağımlı bölgelerde geçim kaynağı ortadan kalktığında ne olacağının, bölgenin hem çevresel hem sosyal restorasyonunun önceden planlanması gerektiği gözler önüne serilmiştir. Bu bölgelerde ekonomik ve sosyal etkilerin önceden analiz edilmesi; istihdamın yeniden kurgulanması ve yerel ekonomilerin dönüşümünün bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerektiği ifade edilmiştir.

Özel sektörün operasyonel dönüşümüne dair güçlü örnekler, zirve konuşmacıları arasında yer alan özel sektör temsilcileri tarafından paylaşılmıştır. Synpet Technologies tarafından yürütülen, IKEA’nın bulunduğu alışveriş merkezlerinin çatılarının Ankara’dan başlayarak ülke geneline yayılan bir projeyle güneş panelleriyle kaplanması ve Boyner’in Kırıkkale’deki güneş enerjisi yatırımıyla mağaza ve ofislerinin elektriğinin %85’ini kendi üretiminden sağlaması, düşük karbonlu iş modellerine geçişin hızlandığına ve başarıyla uygulandığına ilişkin somut örnekler arasında gösterilmiştir.

İlyas Cem Özsüer, Synpet Technologies CEO: "IKEA’nın bulunduğu alışveriş merkezlerinin çatılarını güneş panelleriyle kapladık; bu modeli dünyada uygulayan ilk ülke olma başarısına sahibiz."

KPMG Türkiye’ye göre yeşil sanayileşme artık bir pazara erişim koşuludur. AB SKDM 1 Ocak 2026'da pilot faza geçti ve demir-çelik, alüminyum, çimento, gübre, elektrik ile hidrojeni kapsıyor. Türkiye, toplam ihracatının yaklaşık %8'i olan 19 milyar dolarlık SKDM maruziyetine sahiptir. Sektör tahminleri Türkiye'nin SKDM maliyetinin 2026'da 771 milyon euro olacağını, 2032'de 2,5 milyar euroya çıkabileceğini ve AB'ye ihracatı yaklaşık %2-3 azaltabileceğini gösteriyor. KPMG perspektifinden tedarik zincirinde karbonsuzlaşma ve doğrulanmış emisyon verisi ertelenemez bir maliyet ve rekabet konusudur. Bu çerçevede şirketlerin SKDM'ye pasif bir regülasyon takibi ve raporlama yükümlülüğü gözüyle bakmak yerine aktif bir dönüşüm alanı olarak yaklaşmaya başlamaları kritik önem taşımaktadır. Özellikle ihracatının önemli bölümünü AB pazarına gerçekleştiren şirketlerin; SKDM ve ETS kaynaklı risklerini net biçimde haritalandırması, bu risklere karşılık gelen somut aksiyon planlarını oluşturması ve ihracat stratejilerini bu yeni denkleme göre yeniden şekillendirmesi gerekmektedir.

Öne Çıkan Sonuçlar

  • Emisyon azaltımı ile sanayi rekabetçiliği artık aynı stratejinin parçasıdır.
  • Tedarik zincirleri, SKDM gibi düzenlemelerle birlikte operasyonel bir konudan iklim-risk yönetimi alanına dönüşmektedir.
  • Türkiye, üretim altyapısı, yenilenebilir kapasitesi ve coğrafi konum avantajıyla, bölgesel bir üretim ve enerji merkezi olma potansiyeline sahiptir.

5. Okyanuslar ve Denizler

COP31 İklim Eylem Ajandası’nın on öncelikli temasından biri olan okyanuslar ve denizler, iki farklı bölgesel gerçeklik üzerinden ele alınmıştır: Avustralya'nın coğrafi ve politik olarak merkezinde yer aldığı Pasifik ada devletleri ve Türkiye'nin parçası olduğu Akdeniz havzası.

Zirve kapsamında yapılan değerlendirmelerde, özellikle Pasifik ada ülkelerinin, iklim değişikliğine sınırlı katkılarına rağmen en ağır etkilerle karşı karşıya kaldığı vurgulanmıştır. Düşük rakımlı ada devletlerinin yükselen deniz seviyeleri nedeniyle varoluşsal risklerle karşı karşıya olduğu; bu durumun ada devletlerini iklim adaleti tartışmalarının merkezine taşıdığı ifade edilmiştir. Avustralya bu süreçte, Pasifik ülkelerinin sesini küresel platformlarda daha görünür kılma sorumluluğunu taşımaktadır.

Akdeniz havzası; denizlerdeki sıcak hava dalgaları ve asidifikasyon gibi sorunlar nedeniyle deniz ekosistemlerinin yoğun baskı altında olduğu başlıca bölgelerden biridir. Bu riskler, kıyı şehirleri, turizm, balıkçılık ve gıda sistemleri üzerinde artan baskılar yaratmaktadır. Türkiye'nin üç tarafının denizlerle çevrili olması ve hem Pasifik hem Akdeniz kaynaklı iklim risklerine duyarlı bir konumda bulunması, bu temada çok boyutlu bir köprü rolü üstlenmesini mümkün kılmaktadır. Bu kapsamda, Avustralya ve Türkiye’nin COP31 sürecindeki ortaklığının, farklı bölgesel risk ve öncelikleri ortak bir zeminde ele alarak çözüm üretiminde bilgi ve deneyim paylaşımını güçlendireceği değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım, COP31'in bir müzakere platformu olmakla kalmayıp uygulamaya yönelik uluslararası iş birliklerinin geliştirildiği bir alan olarak konumlandırılmasına katkı sağlamaktadır.

Büyükelçi Dr. Özlem Ergün Ulueren, İklim Değişikliği Konuları Koordinatörü: "Okyanuslar ve denizler ekseni, özellikle kırılgan ülkelerin yaşamsal sorunlarını doğrudan yansıtıyor. Bu başlık, Pasifik'ten Akdeniz'e uzanan geniş bir iklim adaleti meselesini kapsamaktadır."

Öne Çıkan Sonuçlar

  • Okyanuslar ve denizler başlığı, Pasifik ada devletlerinden Akdeniz havzasına uzanan geniş bir iklim adaleti meselesini görünür kılmaktadır.
  • Türkiye’nin üç tarafının denizlerle çevrili olması, Pasifik–Akdeniz ekseninde stratejik bir köprü rolü kazandırmaktadır.

6. Sıfır Atık

COP31 İklim Eylem Planı’nın oluşturulması sürecinde, kısa vadede somut, ölçülebilir ve hızlı sonuçlar üretilebilecek alanların önceliklendirilmesi gerekliliği öne çıkmıştır. Bu çerçevede sıfır atık konusu, doğrudan emisyon kaynaklarına müdahale eden ve uygulama kapasitesi yüksek bir alan olarak değerlendirilmektedir.

Sıfır Atık, bir çevre başlığı olmaktan çıkarak metan ve CO2 emisyonlarının doğrudan kaynağında azaltılmasını sağlayan somut bir iklim eylemi aracına dönüşmektedir. Atık yönetimi ile emisyon azaltımı arasındaki doğrudan ilişki, bu yaklaşımı kısa vadede somut çıktılar üretilebilecek nadir alanlardan biri haline getirmektedir.

Birleşmiş Milletler (BM)'in sıfır atık yaklaşımını resmi bir iklim projesi olarak benimsemesi, döngüsel ekonomi anlayışının uluslararası iklim yönetişiminin bir parçası haline geldiğini göstermektedir.

Türkiye'nin Sıfır Atık politikasının uluslararası ölçekte kabul görmesi ve BM tarafından model alınması, COP31 kapsamında bu başlığın yüksek görünürlük taşıyan bir uygulama alanı olma potansiyeli taşıdığına işaret etmektedir.

Bu çerçevede sıfır atık yaklaşımı; şehirler, özel sektör ve bireysel davranış dönüşümünü kapsayan çok paydaşlı bir uygulama alanı olarak COP31 gündeminde somut çıktılar üretme kapasitesine sahip başlıklar arasında değerlendirilmektedir. KPMG perspektifinden Türkiye'nin BM tarafından model alınan Sıfır Atık programı, metan azaltımını somut göstergelerle raporlanabilir bir iklim aksiyonuna ve maliyet düşüren bir iş modeline çevirme fırsatı taşımaktadır.

Öne Çıkan Sonuçlar

  • Sıfır atık bir çevre başlığı değil, metan ve CO2 emisyonlarının kaynağına müdahale eden bir iklim eylem aracıdır.
  • Türkiye’nin sıfır atık modelinin BM tarafından örnek alınması, COP31’de yüksek görünürlüklü bir uygulama alanı sağlamaktadır.

7. Gıda Güvenliği

Gıda güvenliği, iklim değişikliğinin yarattığı etkilerin en belirgin şekilde ortaya çıktığı alanlardan biri olarak, özellikle yoksul ve kırsal topluluklar üzerindeki eşitsizlik boyutunu görünür kılmaktadır. Zirvede bu başlık, Afrika'daki biyokütle yakımına dayalı geleneksel pişirme pratiği üzerinden somutlaştırılmış, bu yöntemin hem hava kirliliğine hem de orman tahribatına yol açtığı vurgulanmıştır. Bu doğrultuda, iklim değişikliği ile doğrudan ilişkili sağlık ve çevre sorunlarının giderilmesine yönelik geliştirilen temiz pişirme çözümleri, COP31 gündeminde öncelikli başlıklardan biri olarak ele alınmaktadır.

Bununla birlikte, su kıtlığı, kuraklık ve aşırı hava olaylarının tarım üretimine etkileri de gıda güvenliğini giderek kritik bir gündem maddesi haline getirmektedir. Türkiye, su stresi riski taşıyan ülkeler arasında yer almakta; kişi başına düşen su varlığı eşik değerlerin altında seyretmektedir. Bu durum, tarımsal üretim kapasitesi ve gıda arz güvenliği açısından yapısal bir kırılganlığa işaret etmektedir.

Türkiye'nin tarihsel olarak önemli bir tarımsal üretim merkezi ve bölgesel "tahıl ambarı" rolü göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu kırılganlığın stratejik yansımaları hem ulusal hem de bölgesel ölçekte hissedilmektedir. Bu nedenle sürdürülebilir ve dayanıklı gıda sistemlerine geçiş, tarım politikaları, enerji kullanımı ve su yönetiminin birlikte ele alındığı bütünleşik yaklaşımlar gerektirmektedir.

Gıda güvenliği; iklim krizinin eşitsizlik ve halk sağlığı boyutlarıyla en belirgin biçimde kesiştiği alanlardan biridir. IEA verilerine göre dünya genelinde 2,3 milyar insan hâlâ temiz pişirme olanaklarından yoksundur ve bu durum her yıl yaklaşık 3,7 milyon erken ölüme neden olmaktadır. Söz konusu yükün en ağır biçimde hissedildiği bölge Afrika olup, kıtada yıllık yaklaşık 815 bin erken ölüm ve 1,3 milyon hektar orman kaybı yaşanmaktadır. Bu açığın kapatılmasına yönelik küresel farkındalığın bir yansıması olarak, 2024 yılında düzenlenen Afrika Temiz Pişirme Zirvesi'nde 2,2 milyar dolar tutarında taahhüt sağlanmıştır.

Su stresi altındaki Türkiye'nin bölgesel "tahıl ambarı" rolünü sürdürebilmesi, tarım-su-enerji bağının bütüncül ve entegre bir yaklaşımla yönetilmesini zorunlu kılmaktadır. KPMG'nin değerlendirmesi de bu çerçeveyi desteklemekte; dayanıklı gıda sistemlerini bir tarım politikası meselesi olmaktan çıkarıp tedarik zinciri sürekliliği ve fiyat istikrarı açısından makro düzeyde bir risk yönetimi konusu olarak ele almaktadır. Bu denklemde tarımsal su verimliliği, sürdürülebilirliğin ve ekonomik dayanıklılığın belirleyici parametrelerinden biri olarak öne çıkmaktadır.

Öne Çıkan Sonuçlar

  • Gıda güvenliği, özellikle yoksul ve kırsal toplulukları orantısız biçimde etkilemektedir.
  • Su stresi altındaki Türkiye’nin “tahıl ambarı” rolü, tarım–enerji–su politikalarının bütünleşik ele alınmasını gerektirmektedir.

8. Rio Sinerjisi

Zirvede iklim ve enerji alanlarından üst düzey uzmanlar, iklim değişikliğinin yarattığı küresel eşitsizliği rakamlarla ortaya koymuştur. Küresel tarihsel emisyonların yalnızca yaklaşık yüzde 2,5’inden sorumlu olan Afrika kıtasının, iklim değişikliğinin en ağır sonuçlarına maruz kalan bölgelerden biri olduğu, buna karşın bu etkilerle mücadele kapasitesinin sınırlı kaldığı vurgulanmıştır.

Yapılan değerlendirmelerde, Afrika'nın küresel güneş enerjisi potansiyelinin yaklaşık %60'ına sahip olmasına rağmen, yenilenebilir enerji üretimi ve enerjiye erişim göstergelerinde ciddi bir açık bulunduğuna dikkat çekilmiştir. Elektriğe erişimde yaşanan sınırlılıklar ve düşük üretim kapasitesi; altyapı eksikliğinin ötesinde, yönetişim ve küresel temsil zafiyetiyle de ilişkilendirilen yapısal bir eşitsizlik alanı olarak öne çıkmaktadır. Bu durum, iklim krizinin emisyon azaltımı boyutuyla sınırlı kalmadığını, küresel ölçekte adil yük paylaşımı gerektiren çok boyutlu bir yönetişim sorununa dönüştüğünü açıkça göstermektedir.

Bu çerçevede, Türkiye’nin COP31 sürecinde Afrika'nın enerji dönüşümünü öncelikli gündem başlıklarından biri olarak ele alma yönündeki yaklaşımı, iklim adaleti perspektifinin güçlendirilmesi açısından dikkat çekmektedir. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) iş birliğiyle Temmuz'da Kenya'da düzenlenecek olan ve temiz pişirme çözümlerine odaklanmayı hedefleyen zirve, Antalya’da şekillenecek olan uygulamaya dönük iş birliklerinin temel yapı taşlarından biri olarak öne çıkmaktadır. Aynı zamanda bu girişim, enerjiye erişim, sağlık ve emisyon azaltımı arasında doğrudan bağ kuran somut uygulama alanlarının oluşturulmasına katkı sağlayacaktır.

Fatih Birol, IEA Başkanı: "Türkiye, COP31 aracılığıyla Anadolu insanının insani hassasiyetlerini bütün dünyaya göstermek için eşsiz bir fırsata sahip.”
Fatih Birol

Bununla birlikte, COP31 İklim Eylem Ajandası’nda öne çıkan “Rio Sinerjisi” başlığı, iklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı ve çölleşme ile mücadele süreçlerinin entegre bir çerçevede ele alınmasını öngörmektedir. Doğa kaybının iklim krizinden ayrı düşünülemeyeceği gerçeği, bu bütüncül yaklaşımın temel motivasyonunu oluşturmaktadır. Bu odak alanı, COP31 sürecinde iklim politikalarının yalnızca karbon odaklı değil; doğa, kalkınma ve eşitsizlik boyutlarını kapsayan bütüncül bir çerçevede ele alınması gerektiğini açıkça yansıtmaktadır.

Bu politika dönüşümü, kamu gündeminin ötesinde özel sektör için de yeni bir stratejik zemin tanımlamaktadır. KPMG perspektifinden bakıldığında, Rio Sinerjisi yaklaşımı hem bir politika çerçevesi hem de kurumsal sektör için yeni nesil bir risk ve fırsat haritası olarak okunmalıdır. İklim, biyoçeşitlilik ve çölleşme gündemlerinin tek bir çatı altında ele alınması, şirketlerin bugüne kadar ayrı raporlama hatlarında izlediği karbon, doğa (TNFD) ve sosyal etki göstergelerinin entegre bir sürdürülebilirlik mimarisine taşınmasını zorunlu kılacaktır. Bu dönüşüm, özellikle tedarik zinciri yoğun sektörlerde çifte önemlilik analizlerinin kapsamını genişletecek; doğa bağımlılıkları, su riskleri ve arazi kullanımı kaynaklı yükümlülükler, finansal raporlamanın görünür bir parçası hâline gelecektir.

Öne Çıkan Sonuçlar

  • COP31 sürecinde Afrika’nın enerji dönüşümü, iklim adaleti gündeminin merkezinde yer almalıdır.
  • Afrika küresel güneş potansiyelinin %60’ına sahiptir; ancak mesele potansiyel değil, finansman, altyapı ve yönetişimdir.
  • Rio Sinerjisi; iklim, biyoçeşitlilik ve çölleşmenin tek bir bütüncül çerçevede ele alınmasını gerektirir.

9. Gençlik ve Eğitim

Gençlik ve eğitim, iklim eyleminin sürdürülebilirliği açısından temel odak alanları arasında yer almaktadır. Zirvedeki tartışmalarda, genç kuşağın önceki nesillere kıyasla çok daha yüksek iklim duyarlılığı taşıdığı ve bu duyarlılığın teknoloji ile sivil toplum aracılığıyla güçlü bir enerji yarattığı vurgulanmıştır.

Yeni nesillerin teknolojiyi etkin kullanımıyla birlikte bilim, girişimcilik ve sivil toplum alanlarında çözüm odaklı yaklaşımların giderek güçlendiğinin; kuşaklar arası etkileşimin iklim eylemini destekleyen önemli bir unsur haline geldiğinin altı çizilmiştir. Bu durum, iklim çözümlerinin ölçeklenmesinde insan kaynağı ve yetkinlik dönüşümünün kritik rolünü ortaya koymaktadır.

Güler Sabancı, Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı: " Çocuklarımız ve torunlarımız bizden çok daha duyarlılar. Üniversitelerde ve start-up'larda çözüm odaklı çok güzel çalışmalar görüyorum. Ben gelecekle ilgili iki şeye; gençlerin duyarlılığına ve teknolojinin çözüm odaklı gelişmesine güveniyorum."

Zirvede ayrıca filantropinin iklim eylemine katkısı da öne çıkan başlıklardan biri olmuştur. 2019 yılında sınırlı sayıda kuruluşla başlayan uluslararası iklim odaklı hayırseverlik ağı, bugün küresel ölçekte genişleyerek önemli bir finansman ve etki alanı yaratmaktadır. Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının bu ağa daha aktif katılım sağlamasına yönelik çağrı, zirvenin kalıcı mesajları arasında yer almıştır.

Öte yandan, cinsiyet eşitliği boyutu bu başlıkla derin bir kesişim noktasına sahiptir. Kadınların iş gücüne katılımının önündeki yapısal engeller ile iklim değişikliğinin kadınları daha ağır etkilediği gerçeği, özellikle iş dünyasının bu konuda öncelikli müdahale alanı olduğuna işaret etmektedir. Bu doğrultuda, şirketlerin yalnızca taahhüt düzeyinde kalmayarak kadınların ekonomik hayata katılımını destekleyen somut programlar ve uygulamalar geliştirmesi gerektiği vurgulanmıştır. İş gücü piyasası dışında kalmış bireylerin yeniden istihdama kazandırılması ve girişimcilik ekosistemine katılımın artırılması hem sosyal etki hem de iş dünyasının uzun vadeli dayanıklılığı açısından kritik araçlar olarak öne çıkmaktadır. Bu yaklaşım, COP31 sürecinde sosyal kapsayıcılığın iklim eyleminin ayrılmaz bir parçası haline gelmesi gerektiğine dikkat çekmektedir.

Özgür Tokgöz Altun, Boyner Grup Mali İşler ve Sürdürülebilirlik Başkan Yardımcısı: "İş dünyasının yalnızca taahhüt değil, somut proje ve program üretmesi gerekiyor. Seninle Çalışan gibi programlar; işine ara veren kadınların sisteme dönmesini, girişimci olmak isteyenlerin desteklenmesini mümkün kılıyor."

Dönüşümün asıl darboğazı, yakın gelecekte "insan kaynağı" olacaktır. Yeşil becerilere sahip çalışanlara yönelik talep, bu becerilerin arzının neredeyse iki katı hızda büyümekte ve mevcut seyrin korunması hâlinde 2050'ye gelindiğinde yeşil ekonomideki iş gücü talebinin neredeyse yarısının karşılanamaması riski bulunmaktadır. Tablonun cinsiyet boyutu bu açığı daha da derinleştirmekte, yeşil yetenek havuzunun büyük bölümünü erkekler oluşturmaktadır. UN Women verilerine göre iklim değişikliği, 2050 yılına kadar 158 milyona varan kadını yoksulluğa ve 236 milyonunu gıda güvensizliğine sürükleme potansiyeli taşımaktadır. KPMG değerlendirmesine göre yeşil işler için yetenek dönüşümü ve kadınların ekonomik katılımını güçlendiren programlar, sosyal etki yaratan girişimler olmanın ötesinde, şirketlerin uzun vadeli rekabet gücü ve işgücü dayanıklılığı açısından kritik bir stratejik yatırım alanı olarak öne çıkmaktadır.

Öne Çıkan Sonuçlar

  • Genç kuşağın yüksek iklim duyarlılığı, teknoloji ve sivil toplum aracılığıyla güçlü bir dönüşüm kapasitesi sunmaktadır.
  • İklim politikalarının sosyal boyutunda yer alan cinsiyet eşitliği, iş dünyasının öncelikli müdahale alanları arasındadır.
  • İklim çözümlerinin ölçeklenmesi, insan kaynağı ve yetkinlik dönüşümüne bağlıdır.

10. Dinamik ve Dayanıklı Sağlık Sistemleri

İklim değişikliğinin insan sağlığı üzerindeki etkileri giderek daha somut ve ölçülebilir bir risk alanına dönüşmektedir. Zirvede özellikle engelliler ve kadınların bu etkiler karşısında öncelikli kırılgan gruplar olarak öne çıktığı vurgulanmıştır. Mevcut bulgular, bu grupların iklim kaynaklı afetlere karşı daha yüksek kırılganlık taşıdığını ve afet kaynaklı ölüm oranlarının anlamlı ölçüde arttığını göstermektedir. Bu durum, iklim politikalarının sosyal kapsayıcılık ekseninde güçlendirilmesi ihtiyacını ortaya koymaktadır.

Güler Sabancı, Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı: "İklim değişikliği ve afetlerin engellilerin ölüm oranını iki ila dört kat artırdığını görüyoruz. Kız çocukları ve kadınlar da iki kat daha fazla etkileniyor. Bu bulguların COP31 gündeminde yer bulmasını bekliyorum."

Bu kapsamda, iklime dirençli ve düşük karbonlu sağlık sistemlerinin kurulması, COP31 İklim Eylem Ajandası'nın öncelikli başlıklarından biri olarak ele alınmaktadır. Bölgesel krizlere yanıt verebilen sağlık altyapılarının kapasitesinin güçlendirilmesi, bu altyapıların enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve iklim kaynaklı hastalıklara yönelik erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi bu başlığın temel bileşenleridir.

Türkiye'nin afet ve iklim dayanıklılığını bir arada ele alan şehircilik deneyimi, dirençli sağlık sistemleri tasarımı konusunda da yol gösterici bir uygulama modeli sunmaktadır. Deprem ve iklim risklerini birlikte ele alan bütünleşik planlama yaklaşımı, fiziksel altyapının yanı sıra sağlık sistemlerinin de krizlere karşı daha dirençli hale getirilmesi açısından önemli bir referans niteliği taşımaktadır. Bu gelişmeler, COP31 sürecinde dayanıklı sağlık sistemlerinin iklim, enerji, şehirleşme ve sosyal kapsayıcılık başlıkları ile birlikte değerlendirildiği bir tema haline geldiğini göstermektedir.

Öne Çıkan Sonuçlar

  • İklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkileri ölçülebilir hale gelmekte, engelliler ve kadınlar öncelikli kırılgan gruplar arasında öne çıkmaktadır.
  • Sağlık sistemlerinin dayanıklılığı, enerji altyapısı ve erken uyarı mekanizmaları ile doğrudan ilişkilidir.

Türkiye'nin COP31 Rolü ve Antalya Zirvesinden Beklentiler

Enerji güvenliğiyle başlayıp finansman, şehirler, sanayi, doğa ve insan başlıklarında ilerleyen bu dönüşüm zinciri; nihayetinde COP31'in eylem gündeminde somut politika ve yatırım adımlarına dönüşmek üzere Antalya'da birleşmektedir. Bu çerçevede COP31'in iddiası, küresel iklim müzakerelerinin bir sonraki aşaması olmanın çok ötesine geçerek farklı sektörlerde parçalı şekilde ilerleyen dönüşüm başlıklarının bütüncül bir uygulama ajandasına dönüştürülmesidir.

Zirve oturumlarının COP31 için öne çıkardığı başlıca beklentiler şöyle özetlenebilir:

  • Taahhüt değil aksiyon: COP31, hedeflerin ötesine geçerek somut ve uygulanabilir adımların hayata geçirildiği bir dönüm noktası olmalıdır.
  • Antalya Mutabakatı: Uygulamayı merkeze alan ve uluslararası referans teşkil eden bir sonuç belgesi hazırlanmalıdır.
  • Afrika Açılımı: Türkiye'nin Afrika'nın temiz enerjiye erişimini savunma misyonu somut finansman ve proje portföyleriyle desteklenmelidir.
  • Kırılgan Grupların Sesi: Engelliler, kadınlar ve Pasifik ada ülkeleri gibi orantısız etkilenen grupların talepleri gündeme taşınmalıdır.
  • Özel Sektör Mobilizasyonu: Finansman açığı, sermayenin yatırım yapılabilir projelere aktarılmasıyla kapatılmalıdır.
  • Enerji Güvenliği ve Dönüşümün Entegrasyonu: Enerji güvenliği, temiz enerji dönüşümü ile birlikte ele alınarak dayanıklı enerji sistemleri kurulmalıdır.
Büyükelçi Dr. Özlem Ergün Ulueren, İklim Değişikliği Konuları Koordinatörü: "Türkiye, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında çok özel bir köprü konumunda. Bu bilgi ve yeteneğimizi, alınan kararların gerçekten uygulanabilmesi için kullanmak istiyoruz."

Sonuç: Eşiğin Üzerinde

Tüm ülkeler için ezberlerin bozulduğu, hazır cevapların tükendiği bir dönemin eşiğindeyiz. Artık netlik bir lüks çünkü belirsizlik geçici bir kriz değil, yeni normalin kendisi. Bu ekosistemde ayakta kalmanın ve öne geçmenin formülü ise açıktır: iklim politikalarının artık sadece bir çevre ajandası olmanın ötesinde küresel güvenlik, ekonomi ve enerji istikrarının tam merkezinde konumlandırılması gerekmektedir.

Antalya’da düzenlenecek COP31’e giden süreçte temel başarı kriteri; soyut taahhütler değil, finansmanla desteklenmiş, ölçülebilir ve kurumsal iş modellerine entegre edilmiş somut uygulamalar olacaktır. Küresel finansman artık sadece "hedeflere" değil, bu hedefleri gerçekleştirecek "proje hazırlık kapasitesine" akmaktadır.

Zirvede ortaya çıkan ortak irade doğrultusunda, tüm paydaşların acilen hayata geçirmesi gereken 6 Stratejik Eylem Alanı aşağıda ilan edilmektedir:

Entegre Enerji Politikaları: Enerji güvenliği ve temiz enerji dönüşümünü bir bütün olarak ele alan, sistem esnekliğini gözeten mevzuat altyapısının kurulması.

Altyapı ve Verimlilik Yatırımları: Yenilenebilir enerji, elektrifikasyon ve enerji verimliliği yatırımlarının küresel ölçekte hızlandırılması.

Doğa Temelli Çözümler: İklim, doğa ve kalkınma gündemlerini birleştiren; orman, okyanus ve tarım arazilerini koruyan restorasyon politikalarının güçlendirilmesi.

Yatırım Yapılabilir Projeler: Özel sektörün iklim eylemini iletişim faaliyeti olmaktan çıkarıp, yönetim kurulu seviyesinde somut, finanse edilebilir "Geçiş Planlarına" ve proje portföylerine dönüştürmesi.

Adil Finansman ve Yönetişim: Gelişmekte olan ve kırılgan ülkelerin uygulama kapasitesini artıracak finansal mekanizmaların kurulması; Türkiye’nin bu süreçte köprü rolü üstlenmesi.

Dayanıklı Tedarik Zinciri: Sanayi rekabetçiliğini ve tedarik zinciri güvenliğini güvence altına alan yeşil dönüşüm stratejilerinin yaygınlaştırılması.

COP31’e Giderken: Liderler ve İş Dünyası İçin Öncelikli Sorular

Stratejik eylemlerin uygulamaya dönüşmesi için, karar vericilerin ve iş dünyasının aşağıdaki sorulara net yanıt üretmesi gerekmektedir:

  • Geçiş planlarımızı nasıl finanse edeceğiz? Sermaye tahsisimiz iklim önceliklerini gerçekten yansıtıyor mu?
  • Yapay zekânın artan enerji talebine ve veri merkezi yatırım ihtiyacına hazır mıyız?
  • Tedarik zincirimiz, SKDM gibi yeni regülasyonlara ve karbon yoğunluğu beklentilerine uyumlu mu?
  • İklim risklerini operasyonel ve finansal risk yönetimine entegre ettik mi?
  • Projelerimiz “yatırım yapılabilir” mi? Finansmana erişecek olgunlukta ve doğru kurguda mı?
  • Fiziksel varlıklarımızın iklim ve afet dayanıklılığını test ettik mi?

COP31’e Giden Süreçte Devamlılık:

Gazete Oksijen, KPMG Türkiye’nin stratejik iş ortaklığıyla hazırlanan bu bildirgeyi, COP31’e giden süreçte iş dünyası, kamu, finans sektörü ve uluslararası paydaşlar için bir tartışma ve referans zemini olarak konumlandırmaktadır.

Bu kapsamda 2026 yılı boyunca Londra İklim Eylem Haftası, Dünya Bankası toplantıları, New York İklim Haftası ve COP31 Antalya’ya uzanan küresel iklim gündemini takip ederek; enerji dönüşümü, yeşil sanayileşme, iklim finansmanı ve tedarik zinciri dayanıklılığı başlıklarında içerik üretmeye, farklı paydaşları bir araya getiren diyalog alanları açmaya ve COP31 sürecine katkı sunmaya devam edecektir.

Taahhütlerin somut ve uygulanabilir adımlara dönüşeceği kritik bir eşik olan COP31 sürecinde hükümetleri, yerel yönetimleri, iş dünyasını, finans sektörünü, akademiyi ve sivil toplumu; söylem düzeyinden eylem düzeyine geçmeye, somut iş birlikleri kurmaya ve iklim eylemini ortak geleceğimizin temel bir unsuru olarak sahiplenmeye davet ediyoruz.

İklimin Ötesinde 2026 Sonuç Bildirgesi, KPMG Türkiye iş birliğiyle hazırlanmıştır.