23 Mayıs 2024, Perşembe Gazete Oksijen
30.07.2021 04:30

Seçim sistemine dair öneriler ne anlama geliyor?

Seçim sistemini tartışacaksak baraj ve bölge tanımından önce, seçmen kütüklerinin hazırlanması ve güncellenmesinden, Yüksek Seçim Kurulu’na kadar tartışılması gereken bir dizi mesele var. Seçim sistemi ile yönetim sistemi birbirinden ayrılmaz boyutlardır. Yönetimin yeniden yapılanması, yerinden yönetimin gereklerine uygun bir düzen, güçler ayrılığının sağlanması artık kaçınılmaz

Siyaset bir kez daha seçim sistemi tartışmasına hazırlanıyor. Ak Parti ve MHP’nin önerilerini birbirlerine ilettiklerini Muharrem Sarıkaya’nın yazısından öğrendik. Seçim barajının yüzde 5’e düşürülmesi konusunda iki partinin mutabık olduğu söyleniyor. Ama barajın ittifak için mi her bir parti için mi uygulanacağı konusunda netlik yok henüz. “Seçim çevresi” tanımında henüz mutabakat oluşmadığı anlaşılıyor. Dar bölge mi (her bir milletvekilliğini bir seçim çevresi olarak tanımlamak), daraltılmış bölge mi (belirli bir sayıda milletvekilliği için seçim çevrelerini şimdiki vilayet tanımı sınırından çıkarıp yeniden tanımlamak) olacak?  Ama daha başlangıcında temel bir hata yapılıyor. Var olan seçim sisteminin teknik sorunları ile siyasi sorunlarını bir arada tartışıyoruz. Önce temel ilkeleri belirleyelim. Seçim sisteminden beklenen iki sonuç var, bir de benim eklediğim üçüncü bir ilke daha olması lazım. Birincisi, sistemin “temsil adaletini” sağlaması. Yani farklı görüşleri temsil eden her partinin aldığı oy oranında yasama organında temsiliyetinin mümkün olabilmesi. İkincisi, sistemin “yönetimde istikrar” sağlaması. Yani seçimin ardından yürütme organının sorunsuz ve hızlı biçimde oluşabileceği çoğunlukları ya da koalisyon kombinasyonlarını sağlaması. Ki partili cumhurbaşkanlığı sistemi ve yüzde 50+1 oy hesabına dönülmesiyle bu ilke hayata geçti. Benim eklediğim üçüncü ilke ise şu; sistem toplumun yasama çalışmalarına ve siyasi temsilcilerinin faaliyetlerine olabildiğince dahil ve müdahil olabilmesine olanak tanımalı. Çünkü artık gündelik hayat çok aktörlü-çok boyutlu ve çok katmanlı. Seçmenlerin seçilenlerle ilişkilerini seçim dönemiyle sınırlamayan, her an bu ilişkinin mümkün olabildiği bir sistem tasarlamak gerekiyor.    

Sistemin sorunları var

Ülke 1980 sonrasında hızlı bir ekonomik, sosyolojik değişim sürecine girdi. Ama bu hızlı değişim siyasal değişimi üretemedi. Aksine 12 Eylül generallerinin kurduğu sıkı nizam ve bu nizamın seçim sistemi nedeniyle siyaset giderek bu değişimin dışında kaldı. 1987’den 2002’ye kadar her genel seçimin birincisi farklı partiler oldu. Bir yandan yüksek seçim barajı, diğer yandan sosyolojik değişimle ilişkisi her gün daha da zayıflayan siyasi yapı arasında çatlak büyüdü. Bu çatlağın ürettiği rahatsızlık ve arayışlar nedeniyle de siyasi yapı bölündü, parçalandı. Elbette bu parçalanmış siyasi tabloya toplumda kültürel kimliklerinin öne çıkması, hayat tarzlarının farklılaşması da enerji ve gerekçe sağladı.  2002 seçimlerinde bugün de hala esas itibariyle yürürlükte olan seçim sistemi tuhaf ve olağanüstü bir tablo üretti. Sosyolojik değişime ayak uyduramayan ve parçalanmış siyasetin CHP hariç tüm aktörleri baraj altı kaldı ve Ak Parti ile CHP toplam oyların yüzde 54’ünü kazandıkları halde tüm milletvekilliklerini alırlarken, yüzde 46 oyun temsilcisi partiler meclis dışında kaldı. Ak Parti oyların yüzde 34.3’ünü aldığı halde milletvekilliklerinin yüzde 66’sını kazandı.  2002 seçimlerinden itibaren geleneksel sağ partilerin giderek Ak Parti içinde konsolide olması ve Kürt siyasetinin bağımsız adaylar yoluyla baraj handikapını aşmasıyla 2011 seçimlerinde oyların yüzde 95’i Meclis’te temsil edilir hale geldi. Eğrisi doğrusuna denk gelecek biçimde sistem temsilde adaleti sağlamış gibi bir görüntü ortaya çıktı.  Var olan sistemin baraj dışında bir matematik sorunu daha var. Ülkede iç göç hala yoğun biçimde sürüyor ve sürecek de. Nüfus ve seçmen batıdaki metropollere doğru yığılmaya devam ediyor. Sistemimize göre milletvekillerinin illere dağılımı hesaplanırken önce her bir ile bir milletvekilliği veriliyor. Sonra geri kalan milletvekillikleri seçmen oranlarına göre illere dağıtılıyor. Ama bir şartla, oran ne olursa olsun her ile bir milletvekilliği daha ekleniyor. Sonuçta şöyle bir tablo ortaya çıkıyor, bazı illerde 30 bin seçmene bir milletvekilliği düşerken metropollerde 150 bin seçmene bir milletvekilliği düşüyor.  Bu durum yalnızca matematik değil siyasi sorun da üretiyor. Örneğin İstanbul’da ne seçilen seçmenini ne de seçmen seçtiğini tanıyor, ilişki kurabiliyor. Böyle olunca da milletvekilleri seçmenin hizmetkarı olmak yerine partilerinin ve özellikle parti liderlerinin neferi haline geliyor. Kaldı ki çevre, kadın hareketi gibi toplum siyasi ihtiyaç ve talepleri bakımından da farklılaşıyor. Bugünün partileri bir yandan beslenme damarları kapalı olduğu için, bir yandan oligarşik siyasi kültür nedeniyle bu farklılaşmaları görmüyorlar. Kutuplaşma, kimliklere sıkışmalar gibi diğer dinamiklerle birleşince bugünkü sistem artık gerçek hayatın yasama ve yürütmeye dahil ve müdahil olabilmesine imkan vermiyor.  Partili Cumhurbaşkanlığı sistemi nedeniyle artık siyasi farklılıkların seçimden önce ittifaklar kurma zorunluluğu var. Yönetimde istikrar arayışı bu sistemde cevap buluyor belki ama şu andaki sistemin o denli başka sorunları var ki temsilde adaleti bırakın, keyfiliğin, güçler ayrılığını ortadan kaldırmanın, merkezileşmenin, otoriterleşmenin tüm sorunları beraber yaşanıyor. Bu sistem baraj meselesini de bir bakıma anlamsız hale getiriyor. Çünkü partiler seçimlere ittifaklar halinde girerek barajı aşabiliyorlar.  Ama kamuoyuna iktidar blokunun hazırlıklarına dair sızan bilgilerden anlıyoruz ki başka bir sorunlu düzenleme olasılığı var. Deniliyor ki baraj kamuoyunun yıllardır talep ettiği gibi düşürülecek. Fakat yeni baraj ittifak için değil her bir parti için geçerli olacak. Diyelim ki büyüklü, küçüklü tüm muhalif partiler geniş ittifakı oluşturmayı başardılar. Yine diyelim ki bu geniş ittifak yüzde 50+1 oyu alarak Cumhurbaşkanlığı seçimini de kazandı. Ama bu yeni baraj uygulaması varsa, bu partilerin bir kısmı barajı aşamayacak ve milletvekili dağılımı hesaplarında geniş ittifak daha az sayıda milletvekilliği kazanacak. Tıpkı bugün bazı büyükşehir belediyelerinde yaşandığı gibi başkanlık muhalefete geçerken meclis iktidarın çoğunluğuyla oluşacak. Başkanla meclis birbirini kilitleyecek.  Kişisel kanaatim, iktidar blokunun seçimi kaybetme ihtimaline karşı hazırladığı bu senaryonun gelecek seçimin daha büyük bir kaos ve karmaşanın kapısını açmasıdır.     

Dar bölge ne demek?

Tartışılan değişiklik senaryolarından birisi de sistemi tümüyle değiştiren dar bölge sistemine geçmek. Yani 600 milletvekilliğinin her biri için bir seçim çevresi tanımlamak. Bizim seçim çevresi tanımımız il tanımına ve sınırlarına bağlı. Yalnızca seçmen sayısının en yoğun olduğu İstanbul, Ankara’da olduğu gibi büyük illerde birden fazla seçim çevresi var.  Dar bölgeye geçilirse yaklaşık 60 milyon seçmen, kabaca her biri 100 bin seçmenlik seçim çevrelerine ayrılacak ve her bir çevreden bir milletvekili seçilecek. Önce teknik soruna bakalım, seçim çevreleri nasıl tanımlanacak? Bizdeki yönetim bölümleri ve dolayısıyla il/ilçe/mahalle tanımları ve devletin-yönetimin tüm örgütlenmesi coğrafi sınırlara bağlı. Dolayısıyla Karadeniz’den bir il veya ilçe ile Orta Anadolu’dan bir il veya ilçe aynı seçim çevresine dahil olacak değil. Birbiriyle sınırı olan il ve ilçelerden yeni seçim çevreleri tanımlanacak. En fazla siyasi cambazlıklara konu olabilecek şey “çizgiyi kuzeyden güneye mi doğudan batıya mı çekmek lehimize olacak” ya da birleştirmeleri “soldaki ile mi sağdaki ile mi yapalım” türünden kurnazlıklar olabilir.  İkinci bir mesele var ve bu daha önemli. Seçim sistemi ile yönetim sistemi ayrı düşünülemez. Seçim sistemi seçim çevresi tanımına dayalı. Bizim var olan yönetim sistemimiz ise mahalle-köy / belde / ilçe / il tanımına dayalı. Ve bu sistem şu anda etkin, demokratik ve katılımcı değil. 300 nüfuslu köy ve mahalle ile 80 bin nüfuslu bir İstanbul mahallesi aynı idari tanıma sahip. Bu yönetim sistemi bugünün hayatına uygun değil. Nitekim Kürt meselesindeki bölge tartışmaları da aynı yanlış yüzünden ilerleyemiyor.  O nedenle yönetim sistemini mahalleden başlayarak yeniden yapılandırmalıyız. Bu yapılmadan yalnızca seçim çevresine veya başkanlığa odaklı hiçbir tartışma ve öneri sonucu alıcı olamaz. Dar bölgede bir de şöyle bir olasılık var. Varsayalım ki yüz bin seçmenden bir parti 25 bin üç oy, diğer üç parti de 24 bin 999’ar oy aldı, birinci partinin adayı seçilecek. Bu türden tuhaf sonuçlara gebe olması nedeniyle dar bölge sisteminin iki turlu olması gerekir. Yani her seçmen ilk turda kendi ideal tercihine, ikinci turda ikinci tercihine oy vermiş olacak.

Dar bölge uygun mu?

Siyasi bakımdan dar bölge sisteminin bize uygun olduğu söyleniyor. Benim tezim ise tam tersi. Ülkenin var olan siyasi durumu itibariyle ihtiyacımız tam temsiliyettir. Ülkenin birçok katmanda ve birçok eksende farklılıkları var. Üstelik bu farklı kümelenmelerin farklı değer setleri var. Yerleşik siyaset zemini ve siyaset tarzı ise “benim değer setim en doğrusu, sen buna uy” mantığında yürüyor. Bugünkü gerilim de özü itibariyle bundan ibaret. Temel meselemiz tüm bu farklılıkların bir arada yaşayabileceği ortak yaşamın ortak kurallarını yeniden tanımlayabilmektir. Birbirimize kendimizin tercihlerini dayatmaya değil, yeniden “biz” olabilmeye ve yeni bir mutabakat üretmeye ihtiyacımız var. Bu süreç çoğunluk ya da güç üzerinden değil tüm farklılıkların sürece dahil olmasıyla başarıya ulaşabilir. O nedenle bugünkü sorunlu siyasi parti örgütlenmeleri ve alışılmış siyaset tarzlarından bakarak yararlı olacağı varsayılan dar bölge sistemi çok daha büyük toplumsal ve siyasal sorunlar çıkaracaktır.

Peki daraltılmış bölge?

Sisteme dair tartışmaların bir diğer ve ağırlıklı önerisi daraltılmış bölge. Ama şu noktalar açık değil ya da henüz bilmiyoruz: Her seçim çevresi 5 milletvekili mi seçecek yoksa şimdiki seçim çevrelerinden 5’i geçen büyüklükte olanlar mı küçültülecek? Bir seçenek de 7 veya 8’e kadar milletvekili seçen illerin aynen devam etmesi, bu büyüklüğü aşan illerin 5’li büyüklüklere göre bölünmesi.  Bugünden ideal olanın 9 milletvekilliği olan, barajsız daraltılmış bölge olduğunu söylemek mümkün.  Ama kişisel kanaatim iktidar bloğunun bu denli büyük sistem değişikliği yapma niyetinin olmadığıdır. Siyasi tarihimiz her iktidarın ideal olanın değil kendi lehine sonuç üretecek değişikler peşinde olduğu örneklerle dolu. İktidar toplumsal desteğini artıramadığı gibi eksiliyor, bugünkü oy oranıyla iktidarını sürdürmeyi sağlayacak değişiklikler peşinde olacaktır. O nedenle yapılırsa değişikliğin barajı düşürürken ittifakı oluşturan her bir partinin barajı aşma şartına bağlanmasını en güçlü olasılık olarak görüyorum. Asıl değişikliklerin ise seçim sürecinin yönetimi, seçmen kütükleri, seçim kurullarının yetki ve sorumlulukları gibi konularda olacağını sanıyorum.  Seçim sistemi tartışması yararlı ve gereklidir. Ama siyasi ve teknik yönleri birbirine karıştırılmadan tartışılmalıdır.  Seçim sistemini tartışacaksak yalnızca baraj ve bölge tanımını değil, seçmen kütüklerinin hazırlanması ve güncellenmesinden, Yüksek Seçim Kurulu’na kadar bir dizi mesele tartışılmalı. Siyasetin doğallaşması, demokratikleşmesi sağlanmalı. Yönetimin yeniden yapılanması, yerinden yönetim ve  güçler ayrılığının sağlanması artık kaçınılmazdır.  Tüm bu kapsam ise bizi yine yeni anayasaya getirir. Yeni anayasa da yeni bir toplumsal uzlaşma gerekliliğini gösterir. Ama ne iktidarın ne de muhalefetin henüz bu kapsamda bir vizyonu ufukta görünmüyor.