25 Eylül 2022, Pazar
03.12.2021 04:30

Keçiler giderse yangınlar artar

Bu yılı yangınlarla geçirdik, sebepleri üzerine uzun tartışmalar yaptık. Görmediğimiz etkenlerden biri ise otlak hayvanlarının doğal yaşam alanlarından uzaklaşmasıydı. Onların yiyemediği her türlü “çer çöpü” yangınların yakıtı olarak kucağımızda bulduğumuzu unutmayalım

2021’e damgasını vuran olaylardan biri orman yangınları oldu. Her ne kadar ekologlar yıllardır büyük orman yangınları konusunda insanları uyarıyor olsa da yine aynı insani zaafımız yüzümüze tokat gibi indi: Biz, başımıza gelmeden önlem almak konusunda berbat bir türüz. Özellikle de “daha büyük önceliklerimiz olduğuna” inandığımız zamanlarda, o “daha büyük öncelikler” asla bitmeyecek olsa bile, en az onlar kadar önemli ve gerçek olan problemlere kulak tıkamak konusunda üstümüze yok. E doğanın da bize bir hürmeti veya borcu yok. Biz göz ardı ettikçe, bilim insanlarının dikkat çektiği potansiyel problemleri mümkün kılacak koşullar daha sık bir araya gelmeye başlıyor ve öngörülen felaketler kaçınılmaz oluyor. Devasa orman yangınları da bunlardan sadece biriydi (ve devamı gelecek). Bir diğeri COVID-19 gibi bir pandemiydi. Henüz başımıza gelmemiş olan bir diğeri büyük İstanbul depremi, daha gündem radarımıza bile girmemiş olan bir diğeri ise Türkiye’de er ya da geç yaşanacak olan bir volkanik felaket... Verilerin ortaya koyduğu bu gerçekleri yazıyoruz ve yazmaya devam edeceğiz.  

Teşhiste çok kötüyüz

Ne var ki insanlar sadece sorunlara karşı önlemler konusunda berbat değiller; o sorunları açığa çıkaran problemleri teşhis etmek konusunda da çok kötüler (ve bu, potansiyel çözüm ümitlerini de boşa çıkarıyor). Örneğin 2021 yangınlarının nedeninin küresel ısınma kaynaklı kuraklık ve bilimsel ilkelerle uyumlu olmayan ve absürt güçte uygulanan tarihsel yangın önleme politikaları olduğunu biliyoruz. Şu veya bu, yangını başlatan nedenler çeşit çeşit olabilir: Bir kısmı yıldırımlar gibi doğal nedenlerle, bir kısmı elektrik telleri veya metal-asfalt sürtünmesi sırasında çıkan kıvılcımlar gibi kazalar nedeniyle, bir kısmı piknik ateşi gibi ihmallerle, bir kısmı art niyetli kişi ve örgütlerin kundaklaması gibi sabotaj amaçlı nedenlerle çıkabilir. Buna karşılık, Yöntem Research’ten araştırmacılar tarafından yayınlanan bir araştırma raporuna göre Türkiye’deki insanların yüzde 59’u yasa dışı örgütlerin, yüzde 54’ü ormanda ateş yakanların, yüzde 51’i doğal nedenlerin, yüzde 29’u mültecilerin, yüzde 19’u hükümet veya belediyelerin, yüzde 13’ü ise dış ülkelerin bu yangınları başlattığına kanaat getirmiş. Ancak bir yangını başlatan ne olursa olsun, onun şiddetini belirleyen şeyin, ortamda yanacak yakıtın varlığı ve ortamın kuraklığı olduğunu biliyoruz. Akdeniz gibi “yangına bağımlı ekosistemleri” barındıran, yangınlar olmaksızın üreme, hastalıklar ve temizlenme konusunda sıkıntılar yaşayan ormanların aralıklarla yanmasına izin vermezseniz, çok daha büyük yangınlara kapı aralarsınız. Bunların detaylarını ve bilimsel temelini daha önceki sayılarda yazmıştık, tekrara düşmek istemiyorum. Bu eski yazılarda ele almadığımız ve hayvan yetiştiriciliğiyle uğraşan kişilerin çok iyi bileceği bir detay daha var, bu eksiği de bu yazıda giderelim: Otlak hayvanlarının doğal yaşam alanlarının dışına itilmesi! İnsanların yanmaya elverişli ormanlarla daha iç içe yaşamasının kaza ve ihmal riskini artırdığını yazmıştık. Ancak bu “orman içi” veya “orman dibi” şehirleşme, “görüntü kirliliği” gibi anlamsız nedenlerle, özellikle de keçi gibi otlak hayvanlarının giderek daha uzak yerlerde yaşamaya zorlanmasıyla sonuçlanmaktadır. 

Yangın üçgeninin yakıtı

Keçilerin yediği “çer çöp” ve otlar, yangın üçgeninde “yakıt” olarak tabir ettiğimiz, yangınların sürmesinde en büyük role sahip ve insanlar olarak en kolay önleyebileceğimiz veya kontrol edebileceğimiz parçadır. Eğer otlak hayvanlarını itelerseniz, yanmaya hazır bol bol yakıt kucağınıza düşüverir. Uygun şartlar denk geldiği anda başlayan bir yangın, o güzelim şehirlerinizi birkaç saat içinde yutuverir. Amerika Birleşik Devletleri’nde bu seneki yangınların yuttuğu kasaba ve köyler bunun acı bir örneği – ki ABD’de de agresif orman yangını önlemleri, artık durdurulamaz diye nitelenen yangınlara neden olmaktadır. Türkiye, daha büyük felaketler yaşanmadan önce, doğal ekosistemle iç içe yaşamayı öğrenmelidir ve diğer canlıların kendi arzuları için var olduğu sanrısından kurtulmalıdır. Yoksa küresel ısınmanın Akdeniz’de halihazırda yarattığını bildiğimiz ve şiddetlenmesini beklediğimiz kuraklıklar, önümüzdeki on yıllarda, bu senekileri “kamp ateşi” boyutunda bırakacak yangınlara neden olacaktır. Yapılan yeni bir çalışma da bu dediğimi destekliyor. Günümüzden 50 bin ila 6  bin yıl öncesi arasında, yünlü mamut, dev bizon ve antik atlar gibi ikonik otlak hayvanları da dahil olmak üzere dünyanın en büyük hayvanlarının birçoğunun soyu tükendi. (Örneğin bu dönemde Güney Amerikalı türlerin yüzde 83’ünün, Kuzey Amerikalı türlerin yüzde 68’inin, Afrikalı türlerin yüzde 22’sinin tükendiğini biliyoruz). Science dergisinde 26 Kasım’da yayınlanan, Yale Üniversitesi liderliğindeki araştırmaya göre, bu otlak hayvanlarının kaybı, dünyadaki otlaklardaki yangın aktivitesini çarpıcı bir düzeyde artırdı.

Kanıtlar kayıtlarda

Bu yok oluşların coğrafi dağılımı ile göl çökellerinden elde edebileceğiniz yangın aktivitesi kayıtlarını kıyaslarsanız, arada bir ilişki olup olmadığını görebilirsiniz. İşte dünyanın dört bir yanındaki 410 noktadan alınan kömür kayıtlarını kullanan araştırmacılar, bu otlak hayvanlarının tükenmesinden sonra yangın faaliyetinin arttığını buldular. Daha fazla otlak kaybeden kıtalarda (Güney Amerika ve Kuzey Amerika) yangın boyutlarında daha büyük artışlar yaşandı. Bu yok oluşların en yüksek olduğu bölgelerdeki otlak hayvanları, özellikle kuru ot, yaprak veya bitki birikimiyle besleniyordu. Örneğin direkt olarak çalılar ve ağaçlarla beslenen mastodonlar, diprotodonlar ve dev tembelhayvanlar gibi otçulların soyunun tükenmesi, yangınları artırdı. Yani yangınları kontrol altında tutmak istiyorsak, orman tabanını kaplayan kuru otlarla beslenen otlak hayvanlarımızı, bu yangın bölgelerinde daha yaygın olarak kullanmalıyız. Aslında talep pek absürt değil: Bu hayvanların doğal yaşam alanlarında yaşamalarına izin vermeliyiz.

Gücümüz büyük ama...

İnsan, gerçekten müthiş bir tür. Örneğin inşa ettikleri doğal barajlar sayesinde göller oluşturup yeni ekosistemler yarattıkları ve yaşam alanları açtıkları için kunduzlara “ekosistem mühendisi” diyoruz. Bu ilginç bir yetenek; ancak türümüzün buna kıyasla yapabildiği mühendisliği ve ekosistemler üzerindeki etkisini bir hayal edin! Çok büyük bir güce sahibiz; ancak şu ana kadar bu gücü, bizi var eden doğanın hak ettiği şekilde kullandığımızı söylemek zor. Doğanın üstünde olmak yerine, onun içinde olduğumuzu anlayarak hareket etmeye başlarsak, bir şeylerin iyi yönde değişeceğine eminim. O günü sabırsızlıkla bekliyorum.

Arılar mimarlığın yükseğini yapmış!

Mükemmel altıgenlerden oluşturdukları peteklerle doğanın en gelişmiş mimarilerinden birine imza atan arıların, bu işte sanılandan çok daha becerikli olduğu ortaya çıktı.  ABD Ulusal Bilimler Akademisi’nde yürütülen bir araştırmada,  19 bin petek hücresinin ölçümü yapldı. Özel bir sistemle hücrelerin merkezlerini ve köşelerini inceleyen ekip, arıların boyutlar arasında geçiş için akıllı ayarlamalar yaptıklarını buldu.  Açıkları kapatmak adına beşgen ve yedigen kalıplar kullanan arıların, hücrelerin boyunu ve yönünü ayarlama şekli  “gerçek bir mimari beceri” olarak tanımlanıyor. Bu ince ayarlara ihtiyaç duymalarının nedeni ise bir petekteki tüm hücrelerin aynı boyda olmaması gerekliliği. Bal depolama hücreleri hemen hemen aynı boyda olsa da, erkek arı yetiştirmek için daha büyük hücreler, işçi arılar için daha küçük hücreler inşa edilmesi gerekiyor.