04 Aralık 2022, Pazar
29.07.2022 04:30

Küresel ısınma dediğimiz şey nasıl gerçekleşiyor?

İklim değişikliği herkesin dilinde, hatta etkilerini siz de bizzat yaşıyorsunuz ama tam olarak neden bahsedildiğini biliyor musunuz? Gezegenimiz nasıl ısınıyor, bu mekanizma nasıl çalışıyor adım adım inceleyelim

Gazeteler iklim değişimini anlatıyor, ben bu köşede arada sırada iklim krizinden bahsediyorum, siz etkilerini bizzat gözlüyorsunuz ama iklimin tam olarak neden değiştiğini anlıyor musunuz? Evet, hepimiz “sera gazı” falan gibi terimlerden haberdarız; ama mesela sera gazlarının neden yerküreyi ısıttığını adım adım izah edebiliyor musunuz? Bazen bu tür kavramları o kadar içselleştiriyoruz ki işin temel mekaniğinin nasıl çalıştığını es geçebiliyoruz veya unutabiliyoruz. O nedenle size Avrupa’nın kasıp kavrulduğu, 300 küsur yıllık sıcaklık rekorlarının kırıldığı bir diğer yazı yaşarken, iklimin neden değiştiğini hatırlatmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Battaniye örneği

Öncelikle, kullanmayı çok sevdiğim battaniye analojisiyle başlayalım: Üşüdüğünüzde üzerinize battaniye örtersiniz, öyle değil mi? Neden? Battaniye, odanın kendisinden sıcak mı? Hayır. Eğer yeterince uzun süre odada beklediyse, odayla bire bir aynı sıcaklıkta (hatta soğuk bir odada bekleyen bir battaniyeye dokunduğunuzda, oda gibi soğuk olduğunu hissedebilirsiniz). O zaman neden üstünüzü örtüyorsunuz, soğuk bir cisim sizi nasıl ısıtabilir ki? Çünkü amacınız, battaniyenin sizi ısıtması değil (eğer elektrikli battaniye değilse); kendi vücut ısınızın sizi ısıtması. Battaniyenin yaptığı tek şey, vücudunuzun civarıyla, odanın geri kalanı arasındaki hava akışını kesmek. 

Sıcakkanlı memeli bir hayvan olduğunuz için vücut sıcaklığınız 36.4 derece civarında (yani bulunduğunuz odadan çok daha yüksek bir sıcaklıkta) tutuluyor ve bu sıcak vücudunuz, battaniyenin altına hapsolmuş havaya temas ettikçe, onu da ısıtıyor. Eğer battaniye kullanmıyorsanız, ısınan bu hava yükselerek vücudunuzdan uzaklaşıyor, odanın daha soğuk kısımlarıyla temas ederek tekrar soğuyor ve bu sırada etraftaki soğuk hava bu uzaklaşan havanın yerini alarak sizi üşütmeye devam ediyor. Ama hava akışını kesen, kalın ve iyi örülmüş bir battaniye kullanıyorsanız, vücudunuzla battaniye arasına sıkışan hava, üşümenize neden olan odadaki havayla temas edemediği (ve battaniyenin altından kolay kolay da kaçamadığı) için, sıcaklığını o daha soğuk hava moleküllerine aktarıp da soğuyamıyor. Böylece battaniyeyle örttüğünüz derinizin direkt olarak temas ettiği hava, vücut sıcaklığınıza görece yakın bir sıcaklıkta olduğu için, eskisi gibi üşüdüğünüzü hissetmiyorsunuz. Tekrar edelim: Battaniyenin görevi sizi ısıtmak değil, vücudunuzla arasına hapsettiği havanın olabildiğince dış dünyayla temasını engellemek. Sizi ısıtan şey, kendi vücut sıcaklığınız.

Gezegeni örtüyorlar

İşte “sera gazı” dediğimiz şeyler (yani karbondioksit, metan, nitröz oksit, sanayi atığı olarak üretilen hidroflorokarbonlar, perflorokarbonlar, sülfür hekzaflorür ve azot triflorür gibi florlu gazlar, ozon ve su buharı) da gezegenin üzerine battaniye örtmeye benzer bir durum yaratıyor. Örneğin biz yer altından karbon temelli yakıtları çıkarıp bunları yakıt olarak yaktığımızda veya fabrikalarımızın atıklarını denetlemediğimizde, atmosferimize durmadan sera gazlarını pompalıyoruz. Bu da gezegenimizin üzerine battaniye üstüne battaniye ekliyor. Hani aşırı fazla veya gereğinden kalın bir battaniye örtersiniz de altında pişersiniz ya... “Küresel ısınma” dediğimiz şey de işte tam olarak bu.

Ama her analoji gibi, battaniye analojisi de kusurlu. Çünkü anlattığım gibi, battaniyede sizi ısıtan şey vücudunuzun kendi ısısıdır. Dünya’ya olan ise bundan biraz daha farklı: Odadaki hava, battaniyenizin içinden geçip vücudunuza temas edemez (veya bu, çok kısıtlı miktarda olur); ancak Güneş’ten gelen ve çoğu gözle görünür dalga boyunda olan ışınlar, atmosferimizdeki “battaniyenin” içinden geçip yeryüzüne ulaşabiliyorlar. Bu ışınlar, yeryüzünde toprakla, denizle, binalarımızla ve bitki örtüsüyle etkileşip geri yansıyorlar. Ancak geri yansıyan ışınların önemli bir bölümü, tam da karbondioksit veya metan gibi gazlarla etkileşebilecek dalga boylarındaki kızılötesi ışınlar oluyor. İşte normalde uzaya geri kaçacakken sera gazlarının bu kaçışa izin vermediği şey, yeryüzüyle etkileşmiş ve dalga boyu değişmiş olan Güneş ışınlarının geri yansıması (yani analojinin bu kısmı “vücudumuzdan saçılan ısı” yerine, “Güneş’ten gelip de battaniyenin içinden geçip sonra geri yansıyan ısı” ile değiştirilirse
doğru oluyor). 

Net olması adına tekrar edeyim: Bu geçişin “tek yönlü” olmasının sebebi (yani Güneş’ten gelen ışınların yere ulaşabilmesinin ama yerden yansıyan ışınların uzaya geri kaçamamasının nedeni), karbondioksit gibi sera gazlarının sadece belli frekanstaki (ve dolayısıyla dalga boyundaki) fotonlarla etkileşebiliyor olması. Yeryüzüne düşen ışınlar büyük oranda gözle görünür dalga boylarındayken, yerden yansıyan ışınların (fotonların) önemli bir bölümü, karbondioksit veya metan gibi gazlar tarafından tutulabilecek, kızılötesi frekanslara kayıyorlar. Bu da “atmosferik battaniye”mizin gezegenimizin havasını, suyunu, toprağını aşırı miktarda ısıtmasına neden oluyor, çünkü normalde uzaya kaçıp gidecek olan fotonlar, “battaniye” tarafından tutulup atmosfer içinde kalıyorlar. Bu fotonlar atmosfer içinde enerjilerini saçıyorlar ve bu sırada gezegeni daha da ısıtıyorlar.

Gezegenimizin ısı dengesi (yani giren ısının çıkan ısıya oranı), küresel sıcaklıkların ortalamada ne yöne doğru değişeceğini gösteriyor. Eğer giren ısı çıkan ısıdan fazlaysa “küresel ısınma”, azsa “küresel soğuma” yaşanıyor - ki gezegenimiz 4.54 milyar yıllık tarihi boyunca bunların ikisini de on binlerce kez deneyimledi. 

Hırsların faturası

Şu anda içinde bulunduğumuz ısınmanın sıkıntısı, tamamen insan kaynaklı olması. “Ha insan kaynaklı ha doğa, ne fark eder?” diyenler olabilir; elbette nihilist bir perspektiften bakınca bunların bir farkı yok. Ancak türümüzün üyelerinin önemli bir bölümünün, çocuklarının ve torunlarının ve onların çocuklarıyla torunlarının da bu gezegende yaşamaya devam etmesini arzuladığını varsayarak, geri kalanımız, bu gidişatın yarattığı krizden endişe ediyoruz. Çünkü bu kötü gidişatın sebebi biziz. Daha güvenli ve sağlıklı alternatifler mevcut fakat hırsımız ve doymak bilmez arzularımız nedeniyle gezegenin altını üstüne getiriyoruz. 

İklim ve hava durumu arasındaki fark büyük

Bu arada insanların bu konuda sık düştüğü bir hatadan da bahsetmekte fayda var: “İklim” ve “hava durumu” aynı şeyler değiller. Hava durumu, belli bir coğrafyadaki kısa dönemli hava olaylarına verdiğimiz isim. Mesela “Ankara’da cumartesi günü hava güneşli, açık ve 30 derece olacak” dediğimizde, hava durumundan söz ediyoruz. İklim ise daha geniş bir coğrafyanın, daha uzun zaman aralıklarındaki ortalama atmosferik olaylarına verdiğimiz bir isim. Örneğin “Türkiye’de hava sıcaklıkları ortalaması son 40 yılda 1.3 derece arttı” dediğimizde iklimden söz ediyoruz - ki bunlar, gerçek veridir: 1970-79 yılları arası Türkiye ortalama sıcaklığı 12.8 dereceyken, her yıl sıcaklıklar ortalamada 0.04 derece artarak, 2011-2021 arasında 14.1 dereceye çıkmıştır.

Ölçü 3-5 gün değil

Dolayısıyla tek bir şehirde 3-5 kış gününün normalden sıcak geçmesi küresel ısınmanın göstergesi değildir; 3-5 yaz gününün normalden soğuk geçmesi de küresel ısınmanın var olmadığını anlatmaz. Geniş coğrafyalara uzun zaman aralıklarında bakıldığında, karşımıza çok net bir tablo çıkmaktadır: Gezegenimiz, Endüstri Devrimi’nden bu yana istikrarlı bir şekilde 1.1 derece kadar ısınmıştır ve ısınmaya devam etmektedir. Bu ortalama bir sayıdır; yani bazı yerlerde sıcaklık ortalamaları 0.5 derece artmıştır, bazı yerlerde 3-4 derece artmıştır. Ayrıca bunlar o yerler için de ortalama değerlerdir; yani kimi günler normalden 5, 10, 15 derece daha sıcak geçmiştir, kimi günlerse sadece 1-2 derece... Hatta bazı günler ortalamadan daha soğuk da geçmiş olabilir; fakat daha sıcak günlerin sayısı her zaman daha soğuk günlerden fazladır.

Ama ne olursa olsun bu sıcaklık artışı, atmosferin enerji taşıma kapasitesini zorlayarak doğa olaylarının daha da ekstrem olmasına neden olmaktadır: Kasırgalar daha güçlü, yağmurlar daha şiddetli, kuraklıklar daha kurak, soğuklar daha soğuk, sıcaklar daha sıcak olmaktadır. Yine, ortalamada, gezegen genelinde sıcakların daha da sıcaklaşma miktarı, soğukların daha da soğuklaşma miktarından yüksektir. Yani ortalamada, gezegen ısınmaya devam etmektedir ve böyle giderse, insan yaşamına uygun olmayan bir düzeye doğru hızla ilerlemeye devam edecektir.

Elbette iklim bilim (klimatoloji) hakkında daha söylenebilecek çok söz var; ancak şimdilik bu temel bilgiler “Küresel ısınma yaşıyoruz” dendiğinde bilimsel olarak kastedileni çok daha iyi anlamanızı sağlayacaktır diye umuyorum. İlerleyen haftalarda konunun diğer açılarına da bakabiliriz.