23 Mayıs 2024, Perşembe Gazete Oksijen
19.02.2021 06:00

İnsanlığın uzay yolu

Güneş Sistemi’nde Dünya gibi rahat yaşayabileceğimiz bir köşe daha yok. 80 yıla yaklaşan uzay serüvenimizin bizlere öğrettiği belki de en önemli şey, Dünyamızın biricikliği...

Son yarım asırda bilim insanı olmaya karar veren birçok kişi gibi ben de bu yola “Uzay Yolu” (Star Trek) dizisi yüzünden düştüm. İnsanların servet tutkusu, ırkçılık, bölgecilik gibi aptallıkları terk edip hem başka insanlarla, hem de uzayda karşılaştıkları diğer canlılarla aralarındaki sorunları akıllarını kullanarak barışçı şekilde çözmesini ve galaksimize yayılmasını anlatan ve hâlâ yeni bölümleri çekilen bu etkileyici destan, gençlere iki şey aşılıyordu: Geleceğe yönelik iyimserlik ve bilim sevgisi. Üniversitede hoca olduğumda yaşıtım olan birçok meslektaşımın da kendilerini Uzay Yolu’nun unutulmaz bilim subayı Mr. Spak’la özdeşleştirdiklerini öğrenince hiç şaşırmadım.  Uzay Yolu’nun bana bir katkısı da uzayın gerçek keşfine duyduğum ilgiyi ateşlemesi oldu. Hem astronomiye, hem de “astronotik” adı verilen o heyecanlı mühendislik alanına, yani bizzat uzaya araçlar ve hatta insanlar gönderme uğraşına merak sardım. Bizim evde canlı yayında futbol maçlarından çok roket fırlatmaları ve (Elon Musk’ın SpaceX şirketinin bu işi becermesinden beri) yumuşak inişleri ile Uluslararası Uzay İstasyonu’ndaki astronotların uzay yürüyüşleri izlenir. Uzay çalışmaları sıcak savaş sırasında başladı, soğuk savaşta da devam etti. İkinci Dünya Savaşı’nda binlerce kilometre ötedeki insanları bombalayabilecek roketler geliştiren Alman mühendisler ünlü V-2’lerini İngiltere’ye nişanlamadan önce dümdüz yukarı fırlatmayı denediler. 3 Ekim 1942’de ilk “başarılı” V-2, 84.5 km irtifaya çıkarak o ana dek bir top mermisine ait olan 42 kilometrelik rekoru kırdı. 20 Haziran 1944’te fırlatılan roket 174.6 km’ye ulaşarak uzayın sınırı kabul edilen 100 km’yi geride bıraktı. Uzaya ilk çıkan, Nazi teknolojisiydi.

Alman mühendisler kapışıldı

Savaştan sonra (İngiliz sivillere yaptıkları itinayla unutulan) Alman roket uzmanları yeni rakipler ABD ve SSCB tarafından kapışıldı. Bu roket işinin askeri önemi, hele de nükleer bombalar geliştirildikten sonra, gözden kaçırılacak gibi değildi. Süper güçler arasındaki ünlü “uzay yarışı” başladı. Herkesin günlük deneyiminde, yukarı fırlatılan bir cisim yükselirken yavaşlar, yavaşlar, bir süre sonra bir anlığına durur ve sonra geri düşer. Uzay yarışının ilk on küsur yılında yapabildiğimiz bundan ibaretti. Roketler belli bir yüksekliğe kadar gidip sonra Dünya’ya düşüyordu. Bu tür uzay uçuşları “yörünge altı” diye adlandırılır. (Türkiye’nin de 2018’den beri bu tür fırlatmalar yapabildiği geçen yıl resmen açıklandı.) Yeterli yüksekliğe ve hıza ulaşabilirseniz, terk ettiğiniz gök cismine geri düşmeniz gerekmez; onun çevresinde turlar attığınız bir “sonsuz düşüş” haline geçebilirsiniz. SSCB 1957’de yörüngeye ilk cismi, ünlü Sputnik-1 uydusunu yerleştirmeyi başararak bu aşamaya ulaştı ve tepelerine bir Sovyet bombasının her an düşebileceğini düşünen ABD’lilerin ödünü patlattı. Günümüzde uydu fırlatma işi birkaç büyük devletin yanı sıra özel şirketlerin de yer aldığı önemli bir endüstri. 

Ay’da ilk insan yapımı nesne

1959’da SSCB başka bir ilke imza attı. 12 Eylül’de Baykonur Uzay Üssü’nden fırlatılan Luna 2, 26 saat kadar sonra Ay’a çarptı. Tarihte ilk kez insan yapımı bir nesne, Dünya’dan farklı bir cisme (çakılıp darmadağın olarak da olsa) ulaşmıştı. Bu başarının üzerinden 10 yıl bile geçmeden, insanlık tarihinin halen aşılamayan en uzun yolculukları başladı. 1968-1972 döneminde yapılan toplam dokuz seferde toplam 24 ABD yurttaşı Ay yörüngesine ulaşıp (uydumuzun hep aynı yüzü Dünya’ya dönük olduğundan) o zamana dek hiçbir insanın göremediği arka yüzüne bakmayı başardılar. Bunlardan 12’si Ay’a yumuşak iniş yaptılar, yüzeyinde yürüdüler, 6’sı da özel elektrikli arabalarla dolaştılar. Büyük bir şans eseri, Ay’a ulaşmayı başaran insanların hiçbiri orada bir kazaya kurban gitmedi ve tümü Dünya’ya sağ salim döndü. Dünya yüzeyinin üstündeki ince bir tabakada, Güneş’in saldığı ölümcül radyasyondan korunaklı bir ortamda evrilen bizim gibi canlılar için uzay çok zorlu bir yer. Güneş Sistemi’nde Dünya gibi rahatça yaşayabileceğimiz bir köşe daha yok. Ay’a ulaşan ilk uzay gemisi Apollo 8’den çekilen fotoğraflar arasında en ünlüsü Ay’ın çorak yüzünü değil, onu ilk kez boşlukta süzülen küçük bir top olarak gören insanlar olan üç astronotu hayran bırakan güzelim gezegenimizi gösteriyor. Uzay serüveninin bize öğrettiği en önemli şey, Dünya’nın biricikliği.