29 Eylül 2022, Perşembe
30.07.2021 04:30

ABD-Çin kopuşunun bedeli çok ağır olur

Dünyanın iki süper gücünün arasındaki ayrışmanın Soğuk Savaş benzeri bir gelişimi tetikleyeceğine inananlar yanılıyor. Aksine, çok tehlikeli bir kopuş ve dünyanın aslında işbirliğine ihtiyacı var

Çin hükümetinin geçen yıl Alibaba’ya, bu ay ise paylaşımlı yolculuk şirketi Didi’ye getirdiği kısıtlamalar, Çin teknoloji sektörünün geleceğine dair tartışmaları alevlendirdi. Bazılarına göre Çin devletinin müdahaleleri mazur görülebilir ve aslında durum ABD’li makamların Big Tech diye anılan büyük teknoloji şirketlerine yönelik artan incelemelerinden çok farklı değil. Kimileriyse Çin’in hamlelerini veri kontrolünü Batılı ülkelere kaptırmamaya yönelik bir oyun olarak görüyor. Ama daha olası görünen bir başka argüman daha var: Çin Komünist Partisi, Çinli şirketlere gözdağı vererek gücün hâlâ kendisinde olduğunu gösteriyor.  Neticede Çin hükümetinin bu hamleleri Çin ile ABD arasındaki bağı koparabilecek, daha kapsamlı yaklaşımın bir parçası ve bu gelişme dünyada ciddi sonuçlara yol açabilir. Durumun Soğuk Savaş dönemine benzer bir jeopolitik cepheleşmeye dönüşmesi beklenmiyordu. Şimdi farklı bir dengeye doğru ilerliyor olabiliriz. 

Soğuk Savaş’a ne kadar benziyor?

Soğuk Savaş’ı tanımlayan üç dinamik vardı. Birbiriyle ilişkili bu üç dinamikten ilki ve muhtemelen en önemlisi, ideolojik rekabetti. ABD öncülüğündeki Batı ile Sovyetler Birliği dünya düzenine dair farklı vizyonlara sahipti ve her biri bazen kirli yollara da başvurarak kendi vizyonunun propagandasını yapıyordu. İkincisi, meselenin askeri boyutuydu; nükleer silah yarışı bunun en canlı örneğiydi. Üçüncüsü, iki blok da bilimsel, teknolojik ve ekonomik açıdan öne geçmek istiyordu. İdeolojik ve askeri üstünlüğe giden yolun buradan geçtiğine inanıyorlardı. Sovyetler, ekonomik büyüme konusunda ABD kadar başarılı olamasa da teknolojik-askeri zaferlerle puan kazandılar. Sputnik uydusunun uzaya gönderilmesi, ABD için bir nevi uyanış çağrısı oldu. Soğuk Savaş döneminde böyle sert rekabetler mümkündü çünkü ABD ile Sovyetler Birliği birbirinden kopmuştu. ABD’nin yatırımları ve teknolojik atılımları, kimi zaman casusluk yoluyla yapılan aktarımlar haricinde doğrudan Sovyetlere akmıyordu.  

Büyük kopuş 

Bugünlerde, Donald Trump’ın yürüttüğü uygunsuz diplomasiyle alevlenen Çin-ABD düşmanlığı ise Soğuk Savaş rekabetinin modern bir versiyonuna benziyor. 20 yıl önce söz konusu bile olmayan ideolojik ayrışma şu anda apaçık ortada. Batı demokrasinin erdemlerini överken, Çin kendinden emin bir şekilde otoriteryen modelini Asya ve Afrika başta olmak üzere bütün dünyaya kabul ettirmeye çalışıyor.  Çin aynı zamanda Güney Çin Denizi ve Tayvan Boğazı başta olmak üzere yeni cepheler de açtı. Üstelik son on yılda hem ABD hem de Çin yapay zekâ alanındaki rekabeti bir ölüm-kalım mücadelesi olarak gördüğünden, ekonomik ve teknolojik rekabet giderek tırmanıyor. Dijital teknolojiler, “biyobilim”, ileri elektronik ve yarı iletkenler gibi alanlarda ustalaşmanın kilit önemi şüphe götürmez.  Kimileri bu yeni rekabeti olumlu buluyor; bu sayede Batı’nın ortak bir amacı olacağına inanıyorlar. Neticede ABD hükümetini altyapı, eğitim ve yeni teknoloji yatırımları için motive eden olay “Sputnik anı” diye bilinen, Rusya’nın uzaya ilk insan gönderme tecrübesi olmuştu. Bugün de benzer bir misyon kamu politikalarına birçok fayda getirebilir; Biden yönetimi ABD’nin yatırım önceliklerini Çin-Amerikan rekabeti bağlamında düzenlemeye başladı bile. Batı’nın Soğuk Savaş dönemindeki birçok başarı hikâyesinin, Sovyetler Birliği’nin engel olarak görülmesine bağlı olduğu doğru. Batı Avrupa’nın sosyal demokrasi modeli, Sovyet usulü otoriteryen sosyalizmin karşısında makbul bir alternatif olarak görülüyordu. Benzer şekilde, Güney Kore ve Tayvan’daki piyasa kaynaklı büyüme de komünizm tehdidine çok şey borçlu. Bu sayede otokratik hükümetler açık baskıdan kaçındı, toprak reformu ve eğitim yatırımları yapıldı.  Yine de yeni bir Sputnik anının olası faydaları, mevcut kopuşun bedeline kıyasla çok küçük kalıyor. 

Batı’nın karnesi

Üstelik bugünün yorumcuları Soğuk Savaş’ın maliyetini yeterince önemsemiyor gibi görünüyor. Bugün Batı’nın Hong Kong ve Çin de dahil olmak üzere birçok bölgede insan haklarını ve demokrasiyi savunurken inandırıcı görünmemesinin tek sebebi, Orta Doğu’ya yaptığı ve felaketle sonuçlanan askeri müdahaleler değil. ABD, Sovyetlerle ölüm kalım savaşı içinde olduğunu düşündüğü dönemde, İran (1953) ve Guatemala’da (1954) demokratik seçimlerle başa gelen iktidarları devirmiş, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde Joseph Mobutu ve Şili’de Augusto Pinochet gibi gaddar diktatörleri desteklemişti. Soğuk Savaş’ın uluslararası istikrarı beslediğini düşünmek de aynı derecede ciddi bir hata olur. Aksine, nükleer savaş yarışı ve tarafların uyguladığı korku politikası savaşa zemin hazırlamıştı. Küba füze krizi, ABD ile Sovyet’in iki tarafın da imhasıyla sonuçlanacak bir sıcak çatışmaya yaklaştığı örneklerden sadece biriydi. 1973 Arap-İsrail Savaşı, 1983’te Sovyet erken uyarı sistemlerinin Amerikan kıtalararası balistik füzelerine dair yanlış alarmı ve başka birçok durumda iki ülke çatışmayla burun buruna gelmişti.  Bugünkü mesele, uyumsuz dünya görüşleri arasındaki rekabete ve hem jeopolitik hem de iklim sorunlarına dair iş birliğine imkân veren, barışçıl bir birlikte yaşama modeline ulaşmak. Bu, Batı’nın Çin tarafından yapılan insan hakları ihlallerini kabul etmesi veya Asya’daki müttefiklerinden ayrılması anlamına gelmiyor. Ama aynı Batı, Soğuk Savaş benzeri bir tuzağa da düşmemeli. Batılı hükümetler kendi sivil toplumlarının Çin’in ülke içinde ve dışındaki hak ihlallerinin peşine düşmesine izin verirse, ilkeli bir dış politika izlemek hâlâ mümkün.  © Project Syndicate, 2021.