21 Nisan 2024, Pazar
05.03.2024 04:30

Pınar Çelikel: Yüzlerimiz farklı, dertlerimiz aynı, bırakın hayat aksın…

Romanlarıyla tanıdığımız, Oksijen editörlerinden, yazar Pınar Çelikel ilk öykü kitabı Katre’de “Hepimizin sevilmeye ve kabul görmeye ihtiyacı var” diyor

Yazının çok sihirli bir yanı var. Birini ne kadar tanıdığınızı düşünseniz de kaleminden dökülenleri okuduğunuzda ona dair hiç bilmediğiniz, bambaşka zenginlikler ve derinliklerle karşılaşıyorsunuz. Tıpkı Pınar Çelikel’le olduğu gibi… Pınar benim hem Oksijen’den mesai arkadaşım hem de öncesinden kaç yıllık arkadaşım. Ayrıca daha önce üç tane romana imza atmış da bir yazar. Hal böyle olunca bir yazar olarak kendisini tanıdığımı düşünüyordum ama öyle olmadı, Pınar’ın öyküleri beni onun kaleminin bambaşka yansımalarıyla tanıştırdı. Ben de bu öyküleri okur okumaz Kitapsever’in bu haftaki konuğu o olsun, çok sevdiğim bu kitabı ve öykülerini onunla konuşayım istedim. O her ne kadar mütevazılık gösterip editörlerinden olduğu bir gazetede kitabının söyleşisiyle yer almak istemese de gönlüm bu kitabın sırf bu nedenle gölgede kalmasına razı olmadı ve biraz da benim zorumla bu söyleşi/yazı gerçekleşti.

 

Mundi’den yayımlanan Katre, 14 öyküden oluşuyor ve -biri hariç- her biri de farklı zamanlarda yaşasalar da ortak duygularda birleşen kadın kahramanların öykülerini anlatıyor. Biri hariç dedim çünkü bir öykü de bir erkek kahramana ayrılmış, ama ona sonra geleceğiz…

“Öyküyü bir kaçış olarak görüyordum”

İlk merakım romanlarıyla tanıdığım yazarın öykülere geçiş nedeni ve ona kendisini ilk fısıldayan karakter oluyor haliyle. “Uzun zamandır yazıp bir kenara koyuyordum aslında. Ama romanlara o kadar konsantre olmuştum ki, öyküyü bir kaçış, bir rahatlama, bir kafamı boşaltma olarak görüyordum” diyerek söze başlıyor Çelikel. “Bu kitaptaki hikayelerden ilk Aslı’yı yazmıştım sanırım. 1982’de Bilecik’te geçiyor. Bir lise öğrencisi, ressam olmak istiyor ama geleneksel ailesi ona pek izin verecek gibi değil. Annesinden göremediği şefkati resim öğretmeninden ve de karşı komşuları Aysun’dan görüyor. Gençlerin kendilerine bir yol çizerken her ne kadar vurdumduymazmış gibi görünseler de aslında onlara yön verenin sevilme ihtiyacı olduğunu anlatan, hayattan bir kesit bu. Büyük büyük sözleri olan öyküler ve romanlardan yana değilim. Hayattan kısa kesitler aktarmayı seviyorum.”

“Kendimi feminist bulmuyorum”

Tam da yazarının söylediği gibi ‘sevilme ihtiyacını’ temel alan ve bunu uzun uzun anlatmak yerine hayattan kısa kesitlerle okuruna sunan öyküler bunlar. Kadınların her biri çok farklı tarihlerden seslerini iletiyor olsalar da bir kadın olarak benzer varoluşsal sorular soruyorlar. Kırılgan oldukları kadar güçlü de olan, her biri bir damlayken birleştiklerinde bir okyanusu oluşturan, adeta bir kadınlar korosu gibi… Yine de “Baştan söylemeliyim ki kendimi feminist bulmuyorum” diyerek öncelikle bir ters köşe yaparak söze giriyor Çelikel. “Sadece kadın kadına yapılan etkinlikleri bile tercih etmem. Ben kadın ve erkeğin doğa ile denge içinde bir arada var olmasından yanayım her zaman. Bir ahenk oluşturmaları hoşuma gider. Ancak özellikle bizim gibi toplumlarda bu pek mümkün değil. Bizim gibi derken, sakın küçük gördüğüm sanılmasın, Eski Yunan medeniyetinde de bu böyleymiş. Haliyle bu kitaptaki kadınlar da ‘neden?’ diye soruyor. O az önce söz ettiğim ahengi yakalamak isterlerken, en büyük engel de ‘sevilme ve kabul görme ihtiyacı’ hissiyle çıkıyor karşımıza. Bu ihtiyaç kadınların kendilerinden vazgeçmelerine neden oluyor. Bunu sıkça gözlemliyorum.”

İnsanlara karşı çok önyargılı olduğumuz bir dönemdeyiz. Oysa herkesin bir şeylere inanmaya ihtiyacı var. Toplumda beni en çok üzen şey bu ön yargılar oluyor. Buna da yine bir kadının gözünden bakmak istedim

Konuşmak demişken bu öykülerde dikkatimi çeken bir başka özellik de her farklı karakterde ustalıkla onun ruhuna bürünmeyi başaran maharetli bir üslup ve güçlü bir dil kullanımı oluyor. Öte yandan bu dilin zaman zaman sert olduğu kadar bir hayli cüretkar bir yanı da var. Cinsellik en sık karşımıza çıkan temalardan. Ve yazar da özellikle bu bölümlerde kalemini korkusuzca ve doğallıkla oynatmasıyla dikkat çekiyor. Buna özellikle mi karar verdiğini merak ediyorum. “Aslında cinsellik bir araç” diyor. “Kadınların içinde, az önce söz ettiğim sevilme ve kabul görme isteğinin tatmin olmamasından kaynaklanan öfkenin bir ifadesi. O dil de haliyle öfkeli ve sert bir dil. Ritmi vermek için. Bu kadınlar sevişmiyorlar ki, öfkelerini boşaltıyorlar aslında. Bir çeşit intikam alıyorlar hayattan ve aile köklerinden. Ve ayakta görmedikleri saygıyı yatakta da göremiyorlar. Yani bu öykülerde anlattığım cinselliğin sevgiyle alakası yok.”

“Herkesin inanmaya ihtiyacı var”

Öte yandan tüm öykülerin içinde özellikle kitaba da adını veren Katre öyküsü bence çok farklı ve özel bir yerde duruyor. Sanki yazarı için de özel bir öneme sahip olduğu hissine kapılıyorum. “Evet, benim de en sevdiğim öykülerden” diyerek yanıtlıyor Çelikel. “Katre su damlası demek. Bir Osmanlıca çevirmen Katre, ailesinden taşıdığı travmalar, yaşadığı kayıplar var çok diplerde. Suçluluk hisleri var. Kendini Burgazada’ya kapatmış, hep masabaşında. Bir gün dedesinin mektuplarını çevirtmek isteyen bir kadın ulaşıyor Katre’ye… Mevlevihane’den bir semazen. Katre dedenin mektuplarını çevirmeyi kabul ediyor ve küçük gördüğü tasavvuf yolu ona kendi hayatında açmaya hiç cesaret edemediği kapıları açıyor. Tam olması gerektiği gibi ve olması gereken zamanda… İnsanlara karşı çok önyargılı olduğumuz bir dönemdeyiz. Oysa herkesin bir şeylere inanmaya ihtiyacı var. Toplumda beni en çok üzen şey bu önyargılar oluyor. Buna da yine bir kadının gözünden bakmak istedim.”

“Her öykünün altta bir gölgesi var”

Öte yandan kitaptaki hemen bütün öyküler Türkiye’de geçiyor olsa da, bir tanesi İsfahan’dan ses veriyor. Ve yine tüm öykülerin kahramanı bir kadınken bu öykünün devamındaki öykü bir erkek kahramana sahip. Bu iki öykünün karakterleri olan Fatma ve Han’ın, Çelikel’in yıllar önce yazdığı öykülerden olduğunu öğreniyorum. Yazar İran’a ilk kez 10 yıl önce gitmiş. İsfahan, Şiraz, Yezd, Tahran… Sonraki seyahatlerinde ağırlıklı olarak Tebriz’de çok vakit geçirmiş. “Ateşgahlar, zigguratlar, çarşılar ve kütüphaneler ağırlıklı olarak dolaştığım yerlerdi. Dönünce yazmıştım bu iki öyküyü” diyor ve ekliyor “İran’da kadın ve erkek olmak arasındaki farkı göstermek için… Sokakta fark var, evet, ama evlerin içinde, hislerde her şey paralel. Ve yine elbette öfke başköşede… Kadının da erkeğin de sahip olmak isteyip de olamadıklarının onlara getirdiği öfke…”

Fotoğraf: Nurdan Usta

 

Öte yandan kitap arka planda Türkiye’nin yakın geçmişine de (örneğin Gezi olayları) yer veriyor. “Her öykünün bir görüneni ve altta bir gölgesi var. Öyküler değişiyor ama gölgeler hemen hemen aynı” diyen Çelikel’in bu konuda asıl olarak altını çizdiği ise şu oluyor: “Benim derdim hep sevgi ve onaylanma ihtiyacından doğan, bastırdığımız öfkeler ve -miş gibi yapmakla ilgili. Dışarıdan bakıldığında bu bir Gezi olayları öyküsü gibi algılanabilir. Ancak bu öyküde, o dönemde benim ve birçoğumuzun belki de adını hiç koymadığımız, ‘Hakkımızı aradık’ diyerek geçiştirdiğimiz hisler var. Bir yandan sınırlandırılmaya, ötekileştirmeye karşı öfke ve isyan, diğer yandan aynı hislerle buluşup bir olma ve sonsuz bir mutluluk...”
Son öyküde ise yazar sanki bize bir sürpriz hazırlamış gibi hissediyorum. “Kendi dertlerini başka karakterler yaratarak unutan ve terapi olan yazar karakterinde, biraz olsun yazar Pınar’la karşılaşıyoruz diyebilir miyiz?” diye soruyorum. “Ufak bir müdahalem olduğunu saklayamam” diye cevaplandırıyor ve ekliyor: “Bu öykü diyor ki: 13 kadın ve 1 erkekle tanıştınız az önce, hepsinin farklı hayatları var. Ya da öyle görünüyor. Siz de biraz daha yakından bakarsanız aslında dertleri aynı. Sıkı sıkı tutmayın hiçbir şeyi, bırakın hayat aksın.”

Katre/ Pınar Çelikel/ Mundi/ Öykü/ 136 Sayfa