09 Şubat 2023, Perşembe
02.12.2022 04:30

Çözüm ortadayken bu vahşet niye?

Bir video düştü sosyal medyaya, bir kez daha vahşetten donakaldık! Bu ne ilkti ne de sonuncusu... Binlerce köpeğin aç, susuz, bakımsız halde kapatıldığı barınakların çözüm olmadığını bir kez daha anladık. Peki çözüm ne? Hayvan hakları savunucularının ortak fikri, kısırlaştırma

İzlemeye can dayanmaz bir video düştü geçen hafta sosyal medyaya... Gerçekten de izlenemez, ama izledik! Öylesine bir acımasızlık, öylesine bir gözü dönmüşlük, öylesine bir kötülük ki... Ortalık ayağa kalktı, bir kez daha... Zira bu ne ilkti ne de son olacak! Şöyle diyeyim size, kafasına kürekle vurula vurula öldürülen köpek belki de kurtulmuştu, öyle bir cehennemde yaşıyordu! Zira sonra bir video daha izledim, yine o vahşetin yaşandığı Konya Büyükşehir Belediyesi Sahipsiz Hayvan Bakımevi ve Rehabilitasyon Merkezi’nden... Anlatmaya çalışacağım ama bu da anlatılır gibi değil! O olayın hemen sonrasında merkezin kapıları açıldıktan sonra barınağa giren hayvanseverlerin çektiği bir video bu.

Yani ortalık derlenip toparlanmışken! Kaburgaları sayılacak haldeki iki köpek koca bir et parçası için kavga ediyor. Önce anlamıyorsunuz ne olduğunu, sonra dehşete düşüyorsunuz. O et parçası dediğimiz şey, yarısı yenmiş paramparça bir köpek... Kafası ve ön ayakları hâlâ duruyor. Köpekler mi vahşi? Tabii ki hayır, zira o barınakta zerre mama ve bir damla su yok! Videoyu çeken hayvansever adamcağız ağlaya ağlaya yardım istiyor. Burası neresiydi hatırlatalım, hani şu bakanlığın denetlediğini iddia ettiği, hiçbir sorun olmadığını raporladığı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın örnek olarak gösterdiği, Türkiye’nin en büyük hayvan barınağı... Şimdi varın siz düşünün, her gün bu ülkede diğer barınaklara toplanan sokak hayvanlarının başına neler geliyor? Hiç duygu sömürüsü yapmak niyetinde değilim ama bu vahşet, bu zulüm, bu acımasızlık artık bitmeli...

“Köpekler güneşleniyor derken ironi yaptım!”

Peki bunun için ne yapılmalı? Bir yanda çocukları ölmüş vatandaşlar var köpek saldırıları sebebiyle, diğer yanda böyle toplama kampı gibi barınaklar!.. Bu konuda yıllardır mücadele veren derneklerle, aktivistlerle konuşayım ve doğrusu nedir öğreneyim istiyorum. İlk aradığım doğal olarak, en büyük dernek olan Hayvan Hakları Federasyonu’nun (HAYTAP) Başkanı Avukat Ahmet Kemal Şenpolat oluyor. Şunu hemen belirteyim, ben konuştuğum sırada Konya’daki barınakla ilgili yaptığı bir açıklama sebebiyle müthiş tepki aldığını bilmiyordum... Mesele ne mi? Şenpolat, gece yarısı Konya Büyükşehir Belediye Başkanı ile yaptığı görüşme sonrasında barınağı geziyor ve “Köpeklerin keyfi yerinde, hepsi güneşleniyor” diyor. Kendisine sorduğumda bunun elbette bir ironi olduğunu söylüyor!..

“Bu olayın temel sebebi nedir?” diye başlıyorum sohbete... Anlatıyor: “Belediyeler eleman seçimine özen göstermedikleri için böyle oldu. Özellikle alt kadroyu seçerken mutlaka sivil toplum kuruluşlarından destek almaları gerekir. Hiçbir personel barınaklarda çalışmak istemez. ‘Hayvan kakası temizleme yeri’ denir buralara. Siz buralara hayvanları seven, en iyi, en naif, STK’larla ve veterinerlerle iş birliğine açık insanları seçmelisiniz. Bu kıstas aslında veteriner kadrosu için de geçerli... Bir bakımevine asla hemşehrilik, akrabalık veya siyasi bağlantı sebebiyle personel atamamalısınız!”

“Bu sorun 10 yıl içinde çözülebilir”

O anlatıyor, o sırada benim aklıma barınaktaki görüntüler geliyor. Bir tarafta kuyruğunu kıstırmış, gözlerinde korkuyla bekleşen köpekler, diğer tarafta arkadaşları savunmasız köpeğin kafasını parçalarken öylece izleyen diğer barınak çalışanları... Aklımı okumuş gibi konuşmasına devam ediyor Şenpolat: “O görevli köpeği öldürürken, diğer personel kayıtsızca onu izliyorsa, insan ister istemez bu vahşetin düzenli olarak tekrarlandığından şüpheleniyor. Bu yüzden belediye başkanıyla yaptığımız toplantıda, ‘İki-üç kişiyi cezalandırmak sorunu çözmez. Çorlu’da tren devrildi, yetkililer makinisti suçladı, mühendis, genel müdür, bakan, herkes işten sıyırdı. Sanki treni makinist devirmiş gibi oldu. Şimdi de, iki adamı işten atmak, cezalandırmak yetmez’ dedim.”

Hayvanlara Adalet Derneği Başkanı Hülya Yalçın, “Tüm barınaklar kapatılmalı!” diyor

“Siz barınağı gezdiniz. İçeride kaç köpek vardı?” diye soruyorum. Söylediği rakam beni dehşete düşürüyor. Tam 4 bin 500 köpek varmış! Peki kaç çalışan var? “Dediklerine göre 80 çalışan varmış” diyor Şenpolat. Ben evde ve sokakta baktığım hayvanlardan biliyorum, 4 bin 500 köpeğe 80 kişinin yetişmesi mümkün değil. Şenpolat “Biz bakımevlerine, hele devasa bakımevlerine karşıyız. Yasaya göre, köpeklerin kısırlaştırılıp, tedavi edilip alındıkları yerlere bırakılması lazım. Ama halkın, ‘Isırılıyorum, kovalanıyorum’ şikayetlerinden dolayı belediyeler bu yola başvuruyor. Tabii bu bir tartışma konusu” diyor.

“Alfa olan, saldıran köpekler toplanmalı”

Peki çözüm nedir? İşte Şenpolat’ın çözüm önerisi: “En önemlisi, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu işe dahil olması, sosyal bilgiler ve hayat bilgisi derslerinde hayvanlarla birlikte yaşamanın öğretilmesi. İkinci önemli şey de, ‘sahipsiz’ sokak hayvanlarının kısırlaştırılması ve köpek üretim çiftliklerinin denetlenmesi. Köpekler kontrolsüz biçimde üredikleri, üretildikleri ve bu hayvanlar sahiplenildikten bir süre sonra sokaklara terk edildikleri sürece bu sorun çözülmez. Barınaklarda 4 bin 500 hayvan da olur, 10 bin hayvan da olur. Ama hemen belirteyim eğer hayvanlar kısırlaştırılıp, alındıkları yerlere bırakılırsa bu sorun 10 yıl içinde çözülür!”
Yani temel sebep popülasyon Şenpolat’a göre... Saldırıların sebebi de bu meseleden kaynaklanıyor. Baştan sonra yanlışlarla dolu bir süreci çok net biçimde anlatıyor Şenpolat: “Bu kadar çok hayvan olmasa, çeteleşme de olmayacak. Sokakların, mahallenin normalde bir tane köpeği olur. Ama siz 20 tane hayvanı aynı yere boşalttığınız zaman hayvanlar çeteleşiyor.

Üstüne üstlük onları beslemiyorsunuz, doyurmuyorsunuz, bunları yapan STK’lara, gönüllülere de karşı çıkıyorsunuz. ‘Sen beslediğin için bu hayvanlar çoğalıyor’ diye. Aç kalan hayvan saldırıyor haliyle. Problem yanlış teşhis ediliyor. Kanser olan hastaya aspirin veriliyor. Dolayısıyla problem çözülemiyor. İnsanların bu petshop’lardan, üretim çiftliklerinden köpekleri alıp sonra sokağa, ormana terk etmesinden ötürü bu hayvanlar varlar. Yani biz insanlar çoğaltıyoruz onları. O zaman da o saldırılar, çeteleşmeler başlıyor. Oysa bu hayvanların büyük çoğunluğu sosyalleşmiş hayvanlar, çöpten bir yiyecek bulursa karnını doyuruyor, o günü geçiriyor. Aralarında bir-iki tane agresif, alfa köpek oluyor. Belediye toplayacağı zaman, o saldıranlar bir yolunu buluyor kaçıyor… Belediye çalışanı gidip hangisini alıyor? Size yaklaşan, başını okşatan, kırmızı ışıkta bekleyen, sosyalleşmiş, iyi huylu hayvanı alıyor. Zavallı hayvan durduk yere hapishaneye giriyor. Niye? Cüssesi büyük, belki o da saldırmıştır diye. Agresif olanı al, rehabilite et, kısırlaştır ve gerekirse o ölene kadar kalsın bakımevinde...”

Bugünlerde özellikle diğer hayvan hakları savunucuları tarafından çok sert eleştirilere uğrayan HAYTAP Başkanı Şenpolat, bir hukuk dersinde... Yanındaki o güzelim sıpa da hayvan hakları farkındalığında üzerine düşen yükü taşıyor!


Son olarak Şenpolat, “Konya’daki proje iyi niyetle yapılmış bir proje ama cehenneme giden yoldaki taşlar da iyi niyetle döşenmiş taşlardır! Sadece Konya’daki değil, hiçbir bakımevi ve barınak iyi değildir. Buraların kısa süreli tedavi merkezi olması lazım” diyor. Bir sözü daha var Şenpolat’ın ve bunu özellikle vurguluyor. “Eğer o bakımevlerinde STK’lar ve kamu birlikte çalışsaydı, bu olay gerçekleşmezdi. Çünkü, STK’daki bir hayvansever bu işe asla bir memur gibi bakmaz. ‘Servis geldi eve gideyim’ demez. Bir köpeğin kabında su yoksa eğer, sabaha kadar uyuyamaz. Memur öyle yapmaz, ‘İki gün daha aç susuz idare eder’ der” diyor.

“Köpek saldırılarının sebebi insanlar”

Hayvan hakları için çalışan pek çok STK var. Bunlardan biri de bağımsız hukukçuların kurduğu Hayvanlara Adalet Derneği (HAD). Niye varlar? HAD’ın kurucu başkanı Avukat Hülya Yalçın, “Tür ayrımı yapmaksızın her türlü hayvan hakkı ihlaline karşı hukuki mücadele vermek amacıyla kurulduk. Yönetim kurulumuzdaki tüm avukatlar, dolaylı ya da dolaysız tam aktivistiz. Ve vegan ya da vejetaryeniz” diyor.
“Nasıl bu hale düştük Konya’da?” diye soruyorum Yalçın’a. “Biz yüzyıllardır hayvanlarla yaşayan bir milletiz. Ama şu son bir-iki yılda bir yerlerden düğmeye basıldığını düşünüyoruz. Trafik kazalarında ölen çocukları biliyorsunuz. Bu çocuklar sanki köpekler yüzünden ölmüş gibi lanse edilerek korkunç bir köpek düşmanlığı algısı yaratılmaya başlandı. ‘Güvenli sokaklar istiyoruz’, ‘Çocuklarımız okula, yaşlılarımız camiye, kadınlarımız çarşıya gidemiyor’, ‘Köpekler korkunçtur, yok edilmelidir’ algısı o kadar yayıldı ki son zamanlarda, insanlar sokakta uyuyan köpeklere bile tepki göstermeye başladılar.

Tekme atıyorlar, taşla kovalıyorlar, arabaları üzerlerine sürüyorlar. Kışkırtıyorlar hiç günahı olmayan hayvanları... Hayvanların da doğal olarak hisleri o kadar yüksek ki, bu kötülük ve düşmanlık karşısında agresyon göstermeye başladılar... Yani saldırılar sebepsiz değil, insanlardan kaynaklanıyor yine!” diye durumu özetliyor. Hayvan hakları mücadelesinde 20-25 yıl geriye düşüldüğünü söylüyor üzülerek Yalçın ve devam ediyor: “Biz istiyoruz ki 5199 sayılı Kanun’un 6’ncı maddesi uygulansın. Yani hayvanlar aşılansın, kısırlaştırılsın, küpeleri takılıp yaşadıkları mahalleye geri bırakılsın. Hayvanların doğal ömürleri 10-12 yıl... Zaten bu sürede üremeyince sokakta hayvan kalmayacak. Fakat karşı taraf diyor ki, ‘Sokakları siz köpekle doldurdunuz.’ Oysa kısırlaştırma yapılsaydı, sokaklar köpekle dolmazdı.

2004’ten beri bu kanun var, eğer o günden beri belediyeler görevlerini yapsaydı, bugün biz yavru köpek sevebilmek için kıyı köşe aranırdık. Ama maalesef ormanlar, sokaklar, çöplükler yavru hayvan kaynıyor. Çoğu da açlıktan, hastalıktan büyüyemeden ölüyor... Barınaklara hapsedilen hayvanların durumu da farklı değil. Bu çağda bu yaşadıklarımız çok acı! Hiçbir barınak iyi değildir. Dünyanın en uslu 50 çocuğunu bir araya koysanız, yarım saat içinde birbirlerinin saçını başını yolarlar. Bir de barınaklarda yüzlercesi bir arada tutulan hayvanları düşünün. Hayvanlara bu zulüm reva değil. Bunu ilk kez dile getiriyorum, biz artık el artırıyoruz. Barınaklara tamamen hayır diyoruz. Sadece hayvan hastaneleri olmalı, tüm barınaklar kapatılmalı. Ne kadar başarabiliriz bilmiyoruz ama sonuna kadar mücadele edeceğiz. Biz bu zavallı hayvanları bu zalim insanların eline teslim etmeyeceğiz!” diyor. ‘Sessizlerin sesi’ olmaksa söz konusu olan, sadece Hayvanlara Adalet Derneği’nin değil, hepimizin görevi olmalı bu. Öldürmenin, işkencenin, aç ve susuz bırakmanın insana yakışır bir şey olmadığını düşünen herkesin! 

Hacer Gizem Karataş

Yetkililerin hepsine yönelik suç duyurusunda bulundular

Bir diğer hayvan hakları savunucusu grup da, Hayvan Hakları İzleme Komitesi HAKİM... Bir de onların görüşlerini almak için komite üyesi Hacer Gizem Karataş’ı arıyorum. Kendisi avukat ve Konya’da olup bitenleri izliyor. Ankara Barosu’ndaki avukatlarla birlikte suç duyurusunda bulunmuşlar. Sadece köpeği öldüren personeli değil, belediye başkanı da dahil tüm sorumlulara yönelik bir suç duyurusu bu. Karataş’ın Konya’da bulunmasının asıl sebebi ise bu süreci raporlamak.

“Konya’da resmen bir köpek hapishanesi yapmışlar”

“Nasıl bir durumla karşılaştınız Konya’da?” diye soruyorum. İşte izlenimleri: “Daha önce gördüğüm hiçbir barınağa benzemeyen bir barınak. Bütün barınaklar için biz ‘toplama kampı’ deriz, ama bu gerçekten bir toplama kampı! Resmen bir köpek hapishanesi yapmışlar. İnanılmaz büyük bir alan, mimarisi ise tam anlamıyla bir cezaevi. İlk bölümde ‘yasaklı köpekler’ var. Küçük kafeslere tıkmışlar. Ayrıca yavru köpeklerle yetişkin köpeklerin bir arada tutulduğu küçük alanlar var. Bu diğer barınaklarda da karşılaştığımız bir sorun. Ama asıl korkunç olan, ‘doğal yaşam alanı’ adı altında Konya’daki bütün köpekleri toplayıp koydukları büyük alanlar. Bu kadar köpeğin birbirlerine zarar vermeden bir arada yaşaması mümkün değil. Zaten çoğu hayvanın üzerinde yara izleri var. Konya’da sokaklarda köpek ve kedi kalmamış. Hepsi barınaklara getirilmiş, kısırlaştırılmış, aşıları yapılmış küpeli hayvanlar... Hayvanları Koruma Kanunu’nun 6’ncı maddesine göre sokaktaki yaşam alanlarına geri bırakılmaları gereken hayvanlar bunlar. Ama çalışanlar açık açık ve kanuna aykırı bir şekilde, ‘Cumhurbaşkanımızın sözlü talimatı var, ömürleri boyunca biz bu hayvanları burada tutacağız’ diyorlar. Ne yazık ki bu yasadışı uygulama Beykoz’da da başlamış durumda. Biz tepkimizi ortaya koymadıkça ve bu toplama kamplarına göz yumdukça Beykoz bakımevinin de Konya’ya dönüşeceği açık.”

“Sokak köpekleri sosyal hayvanlar insanlardan koparılmamalılar”

Bu yazının girişinde sözünü ettiğim videoyu bana gönderen de Karataş. O hani birbirlerini yiyen köpeklerin! Karataş, böyle bir tesiste bu olayların hep olabileceğinin altını çiziyor, “Eğer sokakta hayvan besliyorsanız, bilirsiniz. Aynı anda birçok köpeği beslemek çok zordur. Baskın köpekler küçüklere ve zayıf olanlara yemek yedirmezler. Siz binlerce köpeğin bir arada olduğu barınakları düşünün bir de! Oysa bunlar evcilleştirilmiş ve insanlarla etkileşimi olması gereken sosyal hayvanlar. İnsanlarla çok güçlü bağı olan hayvanlar. O gün bizi görünce adeta delirdiler, hepsi çitlere koştu. Sevilmek için... O sırada bir yerlerden sürekli havlama, kavga sesleri geliyordu. Ama bu hayvanlar birbirleriyle kavga ettiklerinde, o çalışanlar müdahale ediyor mu, örneğin ziyarete izin vermedikleri vakitlerde veya geceleri oralarda neler oluyor hiç bilmiyoruz. İnsanlara bu barınakların sakıncalı olduğunu ve sürdürülebilir olmadığını anlatmak gerekiyor” diyor. Gizem Karataş da, tek çözümün, kısırlaştırma ve merdivenaltı köpek üretiminin denetimi olduğunu söylüyor. Son sözü ise çok net: “Barınaklar sokaklardan çok daha kötü... Hayvanların toplanarak barınaklara yerleştirilmesinin tek bir sonucu olabilir, kitlesel olarak yok etmek!”

Ege Sakin

“Panter Emel o zamanlar doğrusunu yaptı ama...”

20 yıldır hayvan hakları aktivisti olarak mücadele veren ve aynı zamanda veteriner tekniker olarak sorunların tam göbeğinde yer alan bir isim de Ege Sakin. Şu anda da Yük Hayvanlarını Koruma-Kurtarma Derneği’nde mücadele veriyor. Terk edilmiş, yaşlı, hasta, ayağı kırılmış hayvanların canını kurtarmak için...
20 yıl öncesine gidiyor önce, “O zamanlar Hayvanları Koruma Kanunu diye bir kanun yoktu. Belediyelerin resmi görevleri arasında sokak hayvanlarını itlaf emek vardı ve bunu faaliyetlerinde açıkça belirtiyorlardı. ‘Şu kadar sokak hayvanını itlaf ettik’ diye… Bunu hizmetlerini göstermek amacıyla kullanıyorlardı” diyor. Böyle bir mücadeleden geldiklerini hatırlatıyor Ege Sakin. Benim aklıma ‘Panter Emel’ geliyor. “Evet ,o ilk hayvan hakları savunucusuydu” diye başlıyor söze Sakin ve devam ediyor: “Emel Abla çok yaşlandı artık. Ama o bir öncüydü! Hatırlarsanız, öldürülmüş köpekleri gelir belediyenin merdivenlerine bırakırdı. O dönem ne sosyal medya vardı, ne bir mail grubu, hiçbir iletişim kanalı yoktu, gazetelerden başka. Gazetelere çıkması için ise dikkat çekmesi gerekiyordu. Efendi efendi açıklama yapsa, kimse gelip dinlemezdi onu. Dolayısıyla Emel Abla’nın o dönemde yaptığı doğru bir şeydi. Ama şu anda, biri ölü köpekleri belediyenin merdivenine bıraksa, kusura bakmayın ama ‘Bu bir provokasyon’ derim ben. Çünkü artık iletişim farklı bir boyuta evrildi, hayvanların sesini duyurabileceğimiz pek çok kanal var. Mücadelenin ve farkındalık yaratmanın farklı yöntemleri var. Ben agresif yöntemden yana değilim, sevgiyle, sakince, empatiyle anlatmalıyız derdimizi. Öfkeyle, kırarak dökerek, bağırarak çağırarak değil. O zaman karşı taraftan bir farkınız kalmıyor. Bir iyilik hareketinin içinde, kötünün ve şiddetin yer almaması gerekiyor.”

“Kırsal bölgelerdeki hayvanseverler çok yalnız ve çok incinmiş haldeler”

Peki o görüntüleri görüp de sakin ve mantıklı kalmak mümkün mü? Hak veriyor Ege Sakin, “Kesinlikle o insanları yargılamıyorum. Barınak, çöplük, mezbaha gezdiğinizde ruh halinizin çok sağlıklı kalması mümkün değil. İnsan çok fazla acının, ölümün ve çaresizliğin içinde olunca ister istemez agresifleşebiliyor. Hele kırsal bölgelerde tek başına mücadele vermeye çalışan hayvanseverlerin agresif tavırlarını çok iyi anlayabiliyorum. Çünkü çok yalnızlar ve çok incinmiş durumdalar” diyor. Şöyle bir nefes alıyor ve hemen altını çiziyor: “Ama ne olursa olsun, bu bir sevgi yolu, o kimsesiz hayvanlar için bizim sakin kalmamız gerekiyor... Yoksa başarılı olamayız.”

“Dansla, resimle farkındalık yaratıyoruz”

Bu bakış açısıyla, özellikle çocuklara yönelik pek çok farkındalık çalışması gerçekleştiriyor Ege Sakin ve arkadaşları... Bilirsiniz ünlü tiyatrocu Ayla Algan da ilk hayvan hakları savunucularındandır. Onun kızı Sevi Algan Babaoğlu ise Ege Sakin’in mücadele arkadaşıymış. Birlikte hayvanların yaşam hakkı için pek çok etkinlik yaptıklarını belirtiyor ve birkaç örnek veriyor: “Çocuklara doğayı, hayvanların yaşam hakkını nasıl anlatırsınız? Çocuğun bunu içselleştirmesi lazım. Sevi çocuklar için leylek, filamingo, kedi, köpek gibi hayvanların kostümlerini hazırladı, çocuklar o kostümleri giyip dansla, müzikle empati kurmayı öğrendiler. Bir ressam arkadaşımla resim atölyesi açıp, çocuklarla hayvan resimleri yaptık. Bir yandan da sohbet ettik. Ancak bu şekilde bir mücadele yöntemi sonuç verebilir. O çocuklar büyüyüp bir yerlere geldiklerinde, nesil değiştiğinde dünya da kendiliğinden güzel bir yer haline gelecek” diyor Ege Sakin. Sonra derin bir iç çekiyor... “O kürekle köpeğin kafasına vura vura öldüren adam, bizim yaptığımız bu atölye çalışmalarından birine katılmış olsaydı, böyle bir davranış sergiler miydi? Sergilemezdi! O videoyu izlerken aklıma ilk gelen bu oldu. Kendimi suçlu hissettim. Bizim bu çalışmaları daha çok yapmamız gerekiyor. Çünkü zaman çok çabuk geçiyor ve çocuklar çok hızlı büyüyor” diyor üzüntü içinde.
Belli ki bugünden sonra çok daha fazla farkındalık çalışmasıyla mücadelesini sürdürecek. Uzun soluklu bu mücadele devam edecek.

 Hazal Tanrıyakul

“O küreği vuran kişinin vicdan düğmesi kapanmış!”

Hepimiz insanız, o kürekle köpeği öldürecek kadar acımasız olan da insan, sokakta aç bir kedi yavrusu görüp cebindeki son parayla onu doyuran da insan! Peki nasıl oluyor da, bu kadar birbirine benzemez davranışlar sergileyebiliyoruz? Kötülük deyip geçince, olay çözülüyor mu? Nedir bunun sebebi?.. Bu içinden çıkamadığım sorularının yanıtlarını bulmak için bir psikoloğa danışmam şart oluyor.
Klinik psikolog ve psikoterapist Hazal Tanrıyakul, aynı zamanda HAYTAP üyesi bir hayvan hakları savunucusu. O da Ege Sakin gibi işin başına, yani çocukluğa dönüyor. “Çocuklukta evinizde yaşadığınız, gördüğünüz ilişki kurma biçimleri, sonraki hayatınızı belirliyor. Çocukken çok fazla şiddete, cinsel istismara uğrayan bireyler, herkese ve her şeye düşman bir duyguyla büyüyorlar. Ve yaşadıkları şiddeti o kadar çok içselleştiriyorlar ki, tek doğru ilişki kurma biçiminin de o olduğunu düşünüyorlar. Küçük bir çocuğun yetişkin birine elini kaldırması, ona karşı gelmesi kolay değildir. İşte büyüğün küçüğe zulmettiğini gören, zulme uğrayan çocuk da, ileride kendinden küçüğe, güçsüze, bir çocuğa, bir yaşlıya, bir hayvana zulmetme eğilimi taşıyor” diyor. Aslında ne kadar açık seçik değil mi!

Devam ediyor Hazal Tanrıyakul, “Çocukluktan gelen bir vicdan düğmesi var. Tacize, şiddete, öldürmeye yatkın insanlarda bu vicdan düğmesi kapanıyor. Beynimizde, ‘neyi, neden yaptığımızı, nerede durmamız gerektiğini’ belirleyen bir ön lob var. O lob, bu kişilerde küçülüyor, çalışmıyor. Yine beynimizin arkasında ‘hareketlerimizin ne gibi sonuçlara yol açacağını’ belirleyen bir lob var. Düşünsenize o adamın o anda o küreği vururken, ‘Benim çoluğum çocuğum var. Ben bu işten para kazanıp geçiniyorum. Bunun kanunu, cezası, polisi, jandarması var’ deyip kendini durdurması lazım değil mi? Hayır durduramıyor! O bölüm çalışmadığı için...” diyor. Ben yine de anlayamıyorum bir noktadan sonra... “Ben bilmeyerek bile olsa bir canlıya zarar versem, vicdan azabından kahrolurum” diyorum. Tanrıyakul hemen cevabını veriyor, “Sizin o vicdan azabını duyabilmenizin sebebi, vicdanlı insanlar tarafından yetiştirilmiş olmanız. Mesela huzur duygusu... O duygu size hiç verilmediyse o duyguyu nereden bileceksiniz?”

Peki çocuklukta yaşanan bu travmalar, huzur ve vicdan duygusu yoksunluğu eğitimle telafi edilemez mi? Tanrıyakul, bunun mümkün olduğunu söylüyor. Ancak, bu sorunlu bireylerin çoğunun eğitim seviyesi düşük ya da kendi başlarına büyümüş bireyler olduğunu da belirtiyor. Bir de okul var, okul var. “Eğer baskıcı, cezalandırıcı, kısıtlayıcı ve hiçleştiren bir eğitim veriliyorsa, ailede sorun yaşamamış olsa bile, bu eğitim de sonradan şiddete ve tacize yöneltebiliyor çocuğu” diyor. Bir de uyarısı var Tanrıyakul’un... “Bu tür işyerleri için işe alım görüşmelerinde mutlaka bir psikoloğun olması gerekir. 4 bin 500 köpeğe bakım yapılması gereken bir yerde çalışacak kişinin ruh sağlığı mutlaka analiz edilmelidir” diyor.