04 Ekim 2022, Salı
16.09.2022 04:35

Eczaneler ‘Açık şimdilik’ yakında yarısı hiç açılmayabilir!

İlaç fiyat kararnamesi, kâr marjlarını dibe çekmiş. Elektrik faturası 6 bin TL getiriyor; su, doğalgaz, kira ayrı bir dert. Personel giderleri hariç bir eczanenin aylık kapı açma gideri 25 bin TL. Buna en az bir o kadar da personel giderini ekleyin... Durum hiç parlak görünmüyor

Dikkat ettiniz mi bilmem... Eczanelerin kapılarında bir afiş var. Siyah fon üzerinde “Açık şimdilik” yazan. Afalladım ilk gördüğümde ve devamını okudum. “Artan maliyetlere yetişemiyoruz. İlaç yokluğuna alışamıyoruz. Eczaneler kapanmasın” yazıyordu... Her eczanede rastlayamazsınız belki ama yakında sıkça göreceksiniz. Bu afiş Türk Eczacılar Birliği imzalı. Ekim ayında bir günlük iş bırakma eylemine hazırlanıyorlar. 

Pandemiden bu yana kabaran veresiye defterleri, parası çıkışmayanların ilaç karşılığı bıraktıkları kimlik tomarları var... Hal böyle olunca kredi almadan eczanesini döndüren eczacı neredeyse yok. İşte bu yüzden Türk Eczacılar Birliği iş bırakma eylemine hazırlanıyor

İki eczaneden biri kepenk indirebilir

Bir de küçük boy bir afiş hazırlamışlar, hepimize sesleniyor ve destek istiyorlar: “Bugün eczanenizin size ihtiyacı var! Bu ekonomik koşullarda iki eczaneden biri kepenk indirecek noktaya geldi!” 

Mahalle esnafının çok zor günler geçirdiğini biliyorum ama eczanelerin bu kadar ciddi bir kriz içinde olduğunun farkında değildim. Hemen tecrübeli eczacılarla konuşup ne olup bittiğini öğrenmek istedim...

Eczacı tanıdıklarım sağolsunlar, beni hemen yönlendirdiler. Yarım asırdır eczacılık yapan Zafer Kaplan, meslek hayatının 45 yılını Zeytinburnu’nda aynı eczanede geçirmiş. Mahallenin demirbaşı gibi, hastalanıp da eczanesine gelmemiş olan mahalleli yok. Zafer Bey aynı zamanda mesleğin tüm sorunlarına vakıf, zira tam üç dönem, 2001-2007 arasında İstanbul Eczacı Odası Başkanlığı yapmış... Meseleyi tam olarak kavrayabilmek için genel bir soruyla giriyorum söze, “Eczacılıkta bu son dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?” diye.

Hemen başlıyor sorunları sıralamaya: “Bir kere ciddi boyutta ilaç yok! Bazı kanser, şeker, kalp-damar ve tansiyon ilaçları bir hafta var, üç hafta yok. Hasta geliyor ‘Koskoca eczanede niye ilaç yok?’ diye bize soruyor. Sanıyor ki, biz vermiyoruz. Halbuki firmalar vermiyor.” 

50 yıllık eczacı Zafer Kaplan, “Bazı kanser, şeker, kalp-damar ve tansiyon ilaçları bir hafta var, üç hafta yok” diyor.

Neden vermiyorlar ki? Şöyle yanıtlıyor Zafer Bey: “1 euro bugün 18.25 TL değil mi? Ama devlet ilaç firmalarına yönelik olarak euro’yu 7.86 TL’de sabitledi. Hal böyle olunca ilaç firmaları ilaçları 18.25 TL’den ithal ediyor ama devlete sanki euro 7.86 TL’ymiş gibi satmak zorunda kalıyorlar. Ve tabii devlete baskı yapıyorlar. Diyorlar ki, ‘Ekmeğin fiyatı 1.5 TL’den 5 TL’ye çıktı, bize sadece şubat ayında yüzde 37 zam verildi.’ Bu baskılar üzerine devlet mecbur kaldı ve temmuz ayında yüzde 20 daha zam verdi. İlk kez bu yıl ilaçlara iki kez zam geldi.”

“İlaçlar zamlandıkça kârımız azalıyor!”

Şimdi diyeceksiniz ki, “E iyi işte eczacıların kârları artar.” Yok, öyle değilmiş. Zafer Bey, üstüne basa basa “Biz ilaçlara zam gelsin istemiyoruz. Çünkü ilaçlar zamlandıkça bizim kârımız azalıyor” diyor. Ben tam anlayamıyorum nasıl olduğunu, eline kağıdı kalemi alıp anlatmaya başlıyor: “100 TL’ye kadar ilaçlarda kâr oranımız yüzde 28... 100-200 TL arası ilaçlarda yüzde 18, 200 TL’nin üzerinde ise yüzde 13. Mesela 100 TL’lik ilaçtan bize kalan 28 TL. Peki o ilacın fiyatı 101 TL oldu mu ne oluyor? Kârımız 18 TL’ye iniveriyor. Ya da diyelim 200 TL’ye sattığım ilaçta kârım yüzde 18 ve 36 TL kazanıyorum. Ama ilaç 201 TL olduğunda, kâr yüzde 13’e düştüğünden elime geçen para da 26 TL’ye düşüveriyor! Yani, ilaç pahalandıkça eczacı zarar ediyor... Son zamlardan sonra Türkiye’de 600 küsur ilacın fiyatı 200 TL’nin üzerine çıktı. Böyle olunca da biz sürekli yüzde 13’e talim eder olduk. İşte bizim en büyük sıkıntımız bu.” 

Şehnaz Efeoğlu

“Gözlük reçetesi için acile giden var artık!”

Peki ya eczaneye gelen hastaların en büyük şikayeti ne? Tabii ki onlar da en çok ilaç yokluğundan rahatsızlarmış. Bir de alınan ilaç farklarından. Ben bunları dinlerken “Hiç hasta olmamak lazım galiba... Zaten hastanelerden de randevu almak mümkün değil artık” diyorum. Zafer Bey, “Sormayın, ben de geçenlerde Sait Çiftçi’ye acile gittim. Bir adamcağız gözlük reçetesi yazdırmaya gelmiş! ‘Randevu alamıyorum, delireceğim, ne olur yazın’ diyordu. Ne yapsın doktorlar, kibarca kovdular adamcağızı” diyor gülerek. 

Eczacı Zafer Kaplan veresiye defterini açıp gösteriyor. Defterin arasında ataşla tutturulmuş 2 bin TL ve bir not... ‘Sadaka için, borcu olan hastalardan düşün’ diye... Bu vicdan sahibi vatandaşın ismi ve soyadı yazılı ama bilinmesini istemiyor, alan elin veren eli bilmemesi için... Yine bir başka vicdan sahibi vatandaş 1.000 TL göndermiş, eline para geçtikçe gerisi de gelecekmiş...

Biliyorum ki bazı eczanelerde aynı bakkallar gibi veresiye defterleri var. Zafer Bey’e, “Sizin de veresiye defteriniz var mı?” diye soruyorum. O da bana soruyor, “Bu koşullarda olmayan var mıdır sizce?” Ve devam ediyor: “Pandemiden bu yana veresiyeler ikiye katlandı... Zeytinburnu yoksulların yaşadığı bir ilçe. Hasta geliyor reçeteyle, veriyoruz ilaçları, sigortası olsa bile 45 TL fark çıkıyor mesela... Yok ki o para! Başlıyor pazarlığa... “Ağabey farkı almasan olmaz mı?’ diye. Olmaz diyebilir misiniz? Neyse ki hâlâ pek çok vicdan sahibi vatandaş var da, onlar borçların bazılarını kapatıyor. Böyle böyle dayanışmayla idare ediyoruz işte. Yoksa çoktan tükenmiştik!”

3 küçük çocuğu ve 459 TL ilaç borcu var

Merak edip, eczanenin 16 yıldır kalfalığını yapan Nigar Aktaş’a “Vatandaşın ortalama borcu ne kadar?” diye soruyorum... Veresiye defterinden bilgisayara geçtiği listeyi gösteriyor. Bir isim dikkatimi çekiyor, rahmetli halamla adaş, 459 TL borcu var. “Bu hanım çok mu yaşlı? Hastalığı nedir?” diye soruyorum Nigar Hanım’a... “Yok genç bir hanım... Ama üç çocuk annesi, çocukları için aldığı ilaçların borcu bu” diyor.
Veresiye defterini kapatıp, sohbetimizi sonlandırıyoruz. 

Linda Kuyumcu

“İki kez kredi çektim ama yine de yetmedi”

Bu kez Fındıkzade’de Betül Eczanesi’ne giriyorum. 35 yıllık eczacı Betül Zeybek, “Ben hayatım boyunca kazancımdan hiç şikayet etmedim. En kötü günümde bile bir çorba paramı çıkardıysam şükrettim ama artık bıçak kemiğe dayandı” diyor. Ve başlıyor anlatmaya: “Kârımız sürekli düşüyor, giderlerimiz sürekli artıyor. Şu anda kiramız 10 bin TL. Ama ekim ayında kontratımız doluyor. Biliyorsunuz, devlet iş yeri ve ev sahiplerine yüzde 25 zam sınırı getirdi. Diyelim ki yüzde 25 artış yaptık, 12 bin 500 TL kira ödeyeceğiz. Bununla bitse iyi, bir de üzerine devlete yüzde 25 stopaj ödüyoruz. Ceza gibi...”

“Veresiye defterinde 60 bin TL borç birikti”

Eczane işletmek, konu kira oldu mu büyük dert. Eğer mülk sahibi yüzde 25’i kabul etmez ve anlaşamazlarsa, eczaneyi başka bir semte taşımak da mümkün değil. Zira bölge ve il sınırlamaları var. Keyfinize göre eczaneyi taşıyamazsınız. Bu yüzden şimdi kara kara ne yapacağını düşünüyor Betül Hanım: “Eczanede 4 kişi çalışıyoruz... Kira, doğalgaz, elektrik, çalışan ücretleri, zamlar... Ne yapacağımı şaşırdım. Bu küçük eczaneyi ayakta tutabilmek için bir yıl içinde iki kredi çekmek zorunda kaldım. Ziraat Bankası’ndan 200 bin TL, İş Bankası’ndan 150 bin TL... Pandemiden beri zararına çalışıyoruz. Ne yapalım, elektrik mi kullanmayalım, doğalgaz mı? Bu mümkün mü? Eczanenin kapısını açtığımız anda, personel gideri hariç ayda 25 bin TL giderimiz var. Ondan daha fazla da personel giderimiz...”

İş bununla da bitmiyor. Betül Eczanesi’nin de bilgisayara geçirilmiş bir veresiye listesi var. Yaklaşık 60 bin TL alacak birikmiş. Büyük olasılıkla önemli bir bölümü geri gelmeyecek. Betül Hanım dertli dertli anlatmaya devam ediyor: “Geçen gün iki anne geldi telaşla eczaneye, birinci sınıfa giden çocukları bitlenmiş, öğretmenleri ‘Bit şampuanıyla yıkayın’ demiş. Kesin çözüm olacak bir bit şampuanı 130 TL! Birbirlerine baktılar, aralarında konuştular, bit hiçbir şeye benzemez, mecbur oldukları için kredi kartıyla aldılar. Eskiden en azından bu semtteki insanlar bunları hiç düşünmezdi. Ama artık her evde bir genç işsiz var, anne-babaların emekli maaşlarıyla baktıkları... 

Betül Zeybek

Hatta bu gençlerin çoğu evli ve onların da çocukları var. Hep birlikte aynı evde yaşıyorlar. Dolayısıyla bakkallarda olduğu gibi bizim de veresiye defterlerimiz var. Eskiden de veresiye yazardık ama son dönemde o kadar çok arttı ki! Ben kimseye hayır diyemem. Hele ki çocuk hasta olunca eczaneyi götürseler itiraz edemeyen bir yapım var. Krediler biraz da bu yüzden işte...”

Betül Hanım eczanenin gelirini artırmak için küçük bir dermokozmetik standı da açmış. İlaçlardan para kazanamayınca bir de bunu denemek istemiş. O bölümle ilgilenen 22 yaşındaki Elif Bağış, “Maalesef işler iyi gitmiyor. Bakın, şu raflardaki güneş kremlerinin çoktan tükenmiş olması gerekirdi. Ama bu yaz hemen hemen hiç satılmadı. İnsanlar para bulup tatile gidemediler ki, niye güneş kremi alsınlar?” diyor...
Biz böyle muhabbete dalmışken, eczaneye birkaç hasta giriyor. İşlerini engellememek için vedalaşıyorum.

“Kendi kullandığım ilacı bile bulamıyorum”

Çapa’ya doğru yürüyorum, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin karşısındaki Efeoğlu Eczanesi’nden içeri girer girmez, “Türk Eczacılar Birliği’nin iş bırakma eylemine katılacak mısınız?” diye soruyorum. Eczanenin sahibi Şehnaz Efeoğlu, “İnşallah” diyor anında ve devam ediyor: “Biz direnen bir ekolden geliyoruz. Ben İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden 1980’de mezun oldum. Şu anda sayılamayacak kadar çok sorunumuz var ve böyle giderse pek çok eczane kapanacak. Bu gidişata dur demek için elimizden ne gelirse yapacağız.”

Şehnaz Hanım da hem hasta hem eczacı açısından en büyük sorunun ilaç yokluğu olduğunu söylüyor: “Kendi kullandığım şeker ilacını bile bulamıyorum. Gaziantep’teki kardeşime buradan tansiyon ilacı yolluyorum. Devlet ‘İlaç dağıtıldı’ diyor ama bir hafta dağıtılıyorsa, üç hafta dağıtılmıyor. Resmi açıklamalar durumu gizlemek için, ‘İlaç bulunamadı’ haberleri çıkmasın diye. Şu anda en çok kullanılan antibiyotikler bile yok elimizde. Tansiyon ilaçlarında ise sıkıntı büyük. Şu anda ilaç sektöründe tam bir kaos yaşanıyor.”

Ardından yaşadıkları diğer zorlukları sıralamaya başlıyor: “Bugün bir elektrik faturası geldi, tam 3 bin TL. Kış yaklaşıyor ve klimayla ısınacağız, elektrik faturası en az 5 bin TL gelecek. Neredeyse bir personel maaşı! Dört kalfamız var, giderimiz o kadar fazla ki! Şu anda sadece maaşları ve faturaları ödemek için çalışıyoruz.”
“Peki bu koşullara daha ne kadar dayanabileceksiniz?” diye soruyorum. Dükkan kendine aitmiş ama evini satıp almış. Şimdi kirada oturuyor. Peki kredi borcu var mı? Bu soruya yanıtı, “Olmaz mı? Kredi borcu olmayan eczacı var mı?” oluyor. Ne kadar borcu olduğunu ise söylemiyor.

Vedalaşıp çıkıyorum eczaneden. Rotamı Samatya’ya çeviriyorum. İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin hemen karşısında büyük bir eczaneden içeri giriyorum. Binbir Eczanesi’nin sahibi Linda Kuyumcu’ya “Sizce en büyük sorun hangisi?” diye soruyorum . O da diğer eczacılar gibi, “Tabii ki ilaç fiyat kararnamesi... Güncellenmesini bekledik, güncellediler. Ama sanki dalga geçer gibi kâr oranımızı yüzde 12’den yüzde 13’e çıkardılar. Bu bize yapılan ciddi bir hakaretti. Yapmasalar çok daha iyiydi. Ben burada, hastanenin tam karşısında, herkesin ‘A ne kadar güzel’ dediği bir yerde eczane işletmeme rağmen sıkıntı yaşıyorum” diyor.

“Eczane mi, atölye mi işletiyoruz belli değil!”

Sonra ayrıntılara giriyor. “Bu eczanede beş kişi çalışıyoruz. Bugün bir elektrik faturası geldi, tam 6 bin TL. Şaka gibi!.. Burası bir atölye mi, eczane mi? Bu paraya bir işsize iş imkanı sağlayabilirim. İki soğuk zincir dolabımız var, bazı ilaçları sakladığımız. Ne yapalım, fişini mi çekelim? Bu sadece elektrik faturası... Bunun doğalgazı var, suyu var, kirası var! Ve tabii ciddi bir personel giderimiz var. Bu eczanede sadece çırağımız asgari ücret alıyor. Diğer çalışanların ücreti daha yüksek.Tüm bunları topladığınızda çok ciddi bir giderimiz var. Ama kazancımız gün geçtikçe azalıyor.”

Linda Hanım’a göre bu durumun sürdürülebilirliği yok. “Kâr etmediğiniz bir işletmeyi açık tutmanın bir mantığı var mı? İster bakkal olsun, ister eczane” diyerek bana soruyor. E yok tabii...

Her eczanede sorduğum soruya geliyor sıra, “Veresiye defteriniz var mı?” İşte cevabı: “Bir semt eczanesi değil burası. Bizim hastalarımız her gün değişiyor. Hastaneden çıkan bize geliyor. Hiçbirini tanımıyoruz. Ama yine de veresiye veriyoruz. Nasıl vermeyelim? Bugün yaşlı bir amca geldi, ilacına 30 TL kadar fark çıktı... İlacı da hemen kullanması gerekiyor. ‘Aciliyeti yok, sonra gelir alırım kızım’ dedi. Bir başka hasta, durumunu anladı, belli ki amcanın parası yok, ‘Lütfen izin verin ben ödeyeyim’ dedi. Böyle durumlarla çok sık karşılaşır olduk maalesef.”

Bir tomar kimlik geri alınmayı bekliyor...

Merak edip soruyorum bu kez, “Birkaç kez şahit olmuştum. Kimliğini bırakıp ilaç alan var mı?” Varmış hem de öyle böyle değil... Çekmeceden bir tomar kimlik çıkartıyor, siz diyin 100, ben diyeyim 150 tane! Kimlikler, ehliyetler, limiti dolu kredi kartları... İçim acıyor baktıkça... Linda Hanım devam ediyor: “Parası çıkışmayan hastayı geri çeviremiyoruz. ‘İlacı alayım sonra öderim. Kimliğimi bırakayım’ diyor. Duraksarsak eğer, ‘Bana güvenmiyor musun?’ diye soruyor. Vicdanı olan biri, nasıl ‘Yok güvenmiyorum’ der. Artık hangi eczaneye gitseniz durum böyle...”

Çıkıyorum Binbir Eczanesi’nden... Eczaneye deva bulmak için gidilirdi değil mi? Ben bugün birçok eczaneye girdim ve her birinin kapısından çıkarken biraz daha dert sahibi oldum. Maalesef bu sistem ne hastaya derman oluyor ne de eczacılara... ∙