Fransa’da 2027 cumhurbaşkanlığı seçimleri için kampanya resmen başladı diyemeyiz çünkü henüz adaylıklarını resmen açıklamayanlar var. Diğer yandan adaylıklarını çoktan açıklayanlar kampanyalarına başladılar. Ne de olsa seçimlerin ilk turuna sadece 10 ay kaldı.
Sahadaki adaylardan biri, Eski Başbakan ve Renaissance lideri Gabriel Attal. Rakipleri, yine eski bir Başbakan olan Édouard Philippe ve Eski İçişleri bakanı Bruno Retailleau’nun önüne geçebilmek için yaz aylarını yoğun bir kampanya turuyla geçiriyor.
22 Mayıs’ta adaylığını resmen açıklayan Attal, özellikle güvenlik, göç ve kamu düzeni başlıklarında hayli sert bir siyasi çizgi ortaya koyuyor. Çalışkan ve dirençli bir figür çizen başbakanlık döneminde, ilerici, özgür, eşitlikçi ve dahası cinsel seçimini dürüstçe yaşadığından dolayı mert ve kendine güvenli diye büyük sempati duymuştuk.
İç güvenlik ve göç gibi aşırı sağ yerine geleneksel sağın ilgilenmesinin daha hayırlı olacağı konulara Attal’ın gösterdiği sert çıkışlar oldukça şaşırtıyor. Eski başbakan, Fransa’da Gens du Voyage / Göçebeler olarak adlandırılan, geleneksel olarak karavanlarda yaşayan gezgin toplulukları hedef aldı.
Ağustos başında Vendée bölgesindeki Saint-Jean-de-Monts’da, yasa dışı olarak arazi işgal eden gezgin topluluklarla ilgili bir tartışmaya müdahil olan Attal, kameraların önünde daha sert yaptırımlar gerektiğini savundu. Ardından Guérande Belediye Başkanı Nicolas Criaud’ya (Édouard Philippe’in partisi Horisonz’dan seçili) destek veren Attal, sosyal medya hesabından "Yeter!" diyerek, yasa dışı kampların hızlı biçimde tahliye edilmesini sağlayacak yeni araçlar ve yetkiler vaat etti. "Hiç kimse yasaların üzerinde değildir" diyen Attal, belediye başkanlarının daha güçlü yetkilere sahip olması gerektiğini savundu.
Söyledikleri ilk bakışta bir kamu düzeni tartışması gibi görünüyor. Fransa’da gerçekten de "gens du voyage" topluluklarının izinsiz yerleşimleri konusunda belediyelerle yaşanan ciddi sorunlar var. Haziran ayında Ulusal Meclis’te de yasa dışı yerleşimlerle ilgili tartışmalar yapıldı; mevcut hukuki uygulama, yükümlülüklerini yerine getiren belediyelerin belirli alanlar dışında karavanların park edilmesini yasaklamasına ve bazı koşullarda valilik aracılığıyla tahliye işlemi yapılmasına zaten izin veriyor.
Sorun meselenin nasıl anlatıldığı
Attal’ın çıkışı, Fransa’daki gezgin toplulukların temsilcileri ve hak örgütlerinin sert tepkisine yol açtı. Azınlık ve ezilmişlerin sesi haline gelen basın organı Mediapart’ta yayımlanan açık mektuplar ve makalelerde, Attal’ın seçim kampanyasını başlatırken bu topluluğu hedef alan söylemi "damgalayıcı" ve "ayrımcı" olmakla suçlandı.
Bunlardan birini kaleme alan Lydia Falck, kendisini "Nona" yani topluluğunda saygı gören yaşlı bir kadın olarak tanımlıyor. Aynı zamanda Montfermeil’de iki dönem belediye meclis üyeliği yapmış. Gezgin çocukların eğitimi konusunda yıllarca çalıştığını, yüzlerce çocuğun devlet okullarına entegrasyonuna katkıda bulunduğunu anlatıyor. Falck’a göre mesele, gezginlerin kurallara uyup uymaması kadar, devletin onların konaklayabileceği alanları yaratıp yaratmadığıyla da ilgili.
Fransa’da bu alanların oluşturulması zaten 2000 tarihli Besson Yasası ile belediyelere belirli yükümlülükler getirilen bir konu. Ancak uygulamada birçok belediyenin yeterli veya uygun donanımlı kabul alanlarına sahip olmadığı, bunun da yerel yönetimlerle gezgin topluluklar arasında çatışmalara yol açtığı belirtiliyor. Falck, kendi deneyiminden hareketle, karavan gruplarının çoğu zaman su, elektrik, çöp ve arazi kullanımının bedelini ödediğini; buna rağmen toplumda "hiçbir şey ödemedikleri" yönünde yaygın bir kanaat bulunduğunu savunuyor.
Bir diğer açık mektupta ise, imzalayanlar arasında Fransa’nın en önemli Roman dernek ve örgütlerin bulunduğu kuruluşlar, Attal’ın söylemini daha ağır biçimde eleştiriyor. Bu kuruluşlara göre aday, seçim hesabıyla zaten toplumda önyargılara maruz kalan bir azınlığı hedef haline getiriyor.
Tartışmanın tarihsel hassasiyeti
Lydia Falck, ailesinden bazı kişilerin İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi rejimi tarafından sürgün edildiğini ve geri dönmediğini hatırlatıyor. Fransa’daki Tsiganes (Çingene) ve diğer gezgin toplulukların savaş yıllarında maruz kaldığı hapis, fişleme ve sürgün uygulamaları bugün hâlâ toplulukların kolektif hafızasında önemli bir yer tutuyor. Bu nedenle Falck, siyasetçilerin bu topluluk hakkında kullandığı genelleyici ve damgalayıcı dilin tarihsel bir hassasiyet taşıdığını savunuyor.
Attal ise meselenin etnik kimlik değil, yasa ve kamu düzeni olduğunu söylüyor. Nitekim son açıklamalarında doğrudan "göçebe" topluluğunun tamamını değil, "vahşi, izinsiz ve yasa dışı yerleşimleri" hedef aldığını vurguluyor.
Attal acaba neden şimdi bu konuyu kampanyasının görünür başlıklarından biri haline getiriyor? Çünkü genç siyasetçi, merkezdeki rakibi Édouard Philippe’in gerisinde. Haziran başında yayımlanan Ipsos-BVA araştırmasında, Philippe ve Attal’ın ikisinin de aday olduğu senaryolarda Philippe % 13-14,5, Attal % 8,5-9,5 arasında ölçülüyordu. Attal’in oy oranı Philippe’in aday olmadığı senaryolarda yükseliyordu.
Dolayısıyla Attal’ın önündeki problem; merkez seçmeni ile sağ seçmen arasında kendisine daha geniş bir alan açmak. Son haftalardaki kampanya çizgisi de bunu gösteriyor. Attal kamu harcamalarının azaltılması, göçün kontrol altına alınması, sınırların güçlendirilmesi ve kamu düzeni gibi sağ seçmenin önem verdiği başlıklara ağırlık veriyor.
Nitekim Le Mondegazetesi de, Attal’ın giderek daha "popülist" bir ton kullandığını ve 4 Ağustos’taki gezgin topluluklarla karşılaşmasını da bu stratejinin bir parçası olarak değerlendirdi. Bu çıkışın soldan sert eleştiri alırken sağ cephede alayla karşılandığını yazdı.
Attal için hesap basit olabilir: Kamu düzeni konusunda sertleşerek sağdaki seçmenden pay almak. Ama bunun bir bedeli de olabilir.
Cumhurbaşkanlığına aday bir siyasetçinin yalnızca sertlik üzerinden değil, bütün Fransız vatandaşlarını temsil edebilecek bir devlet adamı profili üzerinden kendisini göstermesi gerekiyor. Attal henüz 37 yaşında ve kendisini Emmanuel Macron sonrasının merkez siyasetinde yeni bir lider olarak konumlandırmaya çalışıyor. Bu nedenle kullandığı her sert ifade, yalnızca birkaç puanlık oy hesabı değil, nasıl bir cumhurbaşkanı olmak istediği sorusunu da gündeme getiriyor.
Gezgin topluluklar konusunda Fransa’nın gerçek bir kamu düzeni problemi olabilir. Yasa dışı işgaller konusunda belediyelerin yaşadığı sıkıntılar da gerçek. Fakat bu sorunları çözmek ile belirli bir yaşam biçimine sahip vatandaşları seçim kampanyasının hedefi haline getirmek arasında ince bir çizgi bulunuyor. Attal’ın önündeki asıl sınav belki de burada.
Çünkü cumhurbaşkanlığı seçimi, yalnızca kimin daha sert konuşabildiğinin değil, kimin bütün ülkeyi temsil edebileceğinin de sınavı.