01 Temmuz 2022, Cuma
Haber Giriş: 27.08.2021 04:30 | Son Güncelleme: 16.02.2022 15:16

Edebiyatı yüce bir değer olarak gören son kuşağız

Semih Gümüş’ün yeni kitabı Yazarın Ölümü, Türkiye’de eşine az rastlanır bir yayıncılık anlayışıyla yayımlandı. Yalnızca 200 edisyon olarak koleksiyonluk üretildi
Edebiyatı yüce bir değer olarak gören son kuşağız
Editör Editör
Yayıncı, yazar ve eleştirmen Semih Gümüş’ün yeni kitabı Türkiye’de eşine az rastlanır bir yayıncılık anlayışıyla yerini alan The Poet House tarafından yayımlandı. Yalnızca 200 edisyon olarak üretilen, arşivlik ve koleksiyonluk bir kitap olan Yazarın Ölümü, iki denemeden ve şair-çizer İsmail Sertaç Yılmaz’ın çizimlerinden oluşuyor. Hem farklı yayıncılık hem de farklı bir okuma deneyimi yaşatan bu kısa kitapla ilgili Semih Gümüş’le metnin, yazarın ölümünü, ölümsüzlüğü, günümüz edebiyat ve yayıncılık ortamını konuştuk. İki denemeden oluşuyor Yazarın Ölümü. Kısa bir kitap. Bildiğimiz anlamda yayıncılık yapmayan The Poet House tarafından yayımlandı. Ben önce bu kitabın doğumuyla, yayıncı tercihinizle başlamak istiyorum. The Poet House’u hayata geçiren iki kişiyi, İsmail Sertaç Yılmaz ile Vuslat Çamkerten’i yakından tanıyorum. Birdenbire yaratıcı bir yayıncılık girişimi tasarlayıp o tasarının ürünlerini de ortaya çıkarınca benim de ilgimi çekti. Kırk yıllık yayıncıyım, tasarım benim için önemli. Kitabı güzel yayımlamak yayıncının öncelikli amacı olmalı, yoksa yayıncılık yapmak zorunda değilsin. Hatta bir yazımda “Onca yıldan sonra artık bir kitapçıya girince elime aldığım bir kitabın içeriğine bakmadan kapağına, içine, nasıl tasarlandığına bakıyorum,” diye yazmıştım, bir okur çok kızmıştı. Ama böyle. The Poet House’ta iki arkadaşımın yaptıkları tasarım kitapları benim de çok hoşuma gitti. Onlar benden bir şey istemişlerdi, çok sonra ben de onlara bir öneride bulundum ve Yazarın Ölümü yayımlandı. Benim için kitaplarımın nerede ne kadar satıldığı pek önemli değil. Kitapları çok satılan bir yazar olmayı düşünemem, bu olanaksız zaten. Önemli olan kitaplarımın güzel yayımlanması. The Poet House da bu konuda benzeri olmayan bir yayınevi. “Ölümden sonrasını düşünmeden, yazdıklarımla yaşayanları tedirgin etmek isterdim: gününü gün edenleri, zorbalık cesedi olarak yaşayanları,” diyorsunuz. Bunu biraz açıklar mısınız? Büyük söz etmişim ama bu sözün anlattıkları içimde hep yaşar. Ölümle kişisel bir sorunum yok, bugün ya da yarın, önemli değil. Bu cümlede söyleyeceğimi söylemişim zaten: gününü gün edenler, zorbalık cesedi olarak yaşayanlar... İnsana düşman olanlar, ki bu ülkede sayıları pek çok. Elbette edebiyat böyle bir işlev taşımaz, edebiyata toplumsal bir işlev yüklenemez. O işlevini kendiliğinden yerine getirir. Nitelikli her edebiyat yapıtı zaman içinde işe yarar, insanları zihinsel olarak etkiler, onlara düşünme biçimi kazandırır, güzellik hazzı verir. Bu kadar. Ben demek ki kendi yazdıklarımı böyle bir yerde görmek istiyorum. Bunu ne kadar yapıp yapamadığımı bilmiyorum. Bir de edebiyat dünyamızın şimdiki hali pür melali içinde, piyasayı ve popüler olanları iplemeden, kendi istediklerini duruşunu bozmadan yapan bir yazar olmak var. Kendimi böyle bir noktada görüyorum. Bizim kuşağımızın yazarlarının ve şairlerinin tavrı da çoğunluğuyla böyledir zaten, belki edebiyatı yüce bir değer olarak gören son kuşağız. “Ölümsüzlüğü yaratmakla yükümlü bir metin, öldürme hakkına erişir ve nihayetinde yazarının katili olur,” diyor Foucault. Sizin yorumunuz nedir? Yazar yazdığını yazar, kendi yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışır, yazdığı roman öykü, her neyse yayımlanır ve orada yazarın işi biter. Metnin, yazarı oracıkta öldürmesini kastediyor Foucault. Yazarın öldüğü yerden metin kanlı canlı bir organizma olarak yaşamayı sürdürür. Sonra okurun zihnine girer, elbette nitelikli okurun. O okurun zihninde anlamları çoğalmaya, zenginleşmeye başlar. Bunları böyle anlatırken tam da Foucault gibi düşündüğümü belirtmiş oluyorum. 

Okurla romanın arasında   

Sizce bu çağın edebiyat dünyasında yazarlar metninin ölümsüzlüğüyle mi yoksa yazar kimliğinin ölümsüzlüğüyle mi ilgileniyor? Bizim edebiyat dünyamız eskiden Foucault’nun anlattığı düşünceye ve duyguya sahipti ama artık böyle düşünmeyen yazarların dünyası içinde yaşıyoruz. En yaratıcı yazarınız yeni bir roman yayımlıyor, kendisinin iyi bir romancı olarak bilinmesiyle yetinmiyor, ortalığa saçılıyor, anlatıyor, yazıyor, kendinden söz ediyor, her yerde görünüyor. Yazarın biraz sakin olması, kendi yazı odasında kalması gerekmez mi? Yoksa yazdığı romanın önüne geçiyor, okurla romanının arasına giriyor, değil mi? Romanı okumayan pek çok okuryazarın söylediklerini okuyor, izliyor, öğreniyor. Bu da metin ile okur arasındaki ilişkiyi yozlaştırmak demek. Ben ortalıkta görünmemeyi seçmiş bir yazar olduğum için belki bu konularda katı düşünüyorum ama böyle düşünüyorum.
  • Yazarın Ölümü / Semih Gümüş / Resimleyen: İsmail Sertaç Yılmaz / The Poet House / Deneme / 20 Sayfa