1950’li yıllar… Ankara’dan İstanbul’a her gelişinde aynı dert… Vehbi Koç, konaklayacak yer bulamıyor. Park Otel’de oda bulmak her seferinde daha da güç hale geliyor. İşler Ankara sınırlarının dışına çoktan taşmış, İstanbul’da artık ikinci bir merkez lazım… Elmadağ’daki köşe başı parseli 250 bin liraya satın aldığında kafasındaki tasarı son derece mütevazıydı: Altında birkaç dükkan, üstünde ailenin kalabileceği dairelerin olduğu sıradan bir apartman… İstanbul’a davet edilen İtalyan mimarlar “Buraya mutfak lazım” diyorlar, “Resepsiyon lazım, odalar için düzgün bir sistem lazım…” Lüzumlu şeylerin sayısı arttıkça apartman hayali önce pansiyona, pansiyon hayali de otele dönüşüyor. Belediyeye 1951’de yapılan inşaat başvurusundan beş katlık izin çıkıyor; Vehbi Koç bürokrasiyle yoğun temaslar sonucunda iki kat için daha müsaade alıyor. Yedi katlı binanın tasarımı dönemin önemli mimarlarından Rükneddin Güney’e, dekorasyonu ise İtalyan mimar Beyga’ya emanet ediliyor.
Ama asıl mesele binanın içini doldurmakta… 1950’lerin Türkiye’sinde turizm sektörü fiiliyatta yok hükmünde. Bir oteli çekip çevirecek insan gücü bulmak adeta imkansız. Nitekim otelin 24 yıl genel müdürlüğünü yapacak Orhan Başdoğan bu vaziyeti yıllar sonra tek bir cümleyle şu şekilde özetleyecek: “Oteli açarken Türkiye’de turizmin T’si yoktu.” Çare Zürih’te bulunuyor. Şehirdeki Hotel Carlton Elite’den alınan tavsiyelerle bugün efsaneleşmiş bir kadro kuruluyor: Müdür Juliter, pasta ustası Kunderdt, çikolata ustası Sauter, aşçı Blesman, metrdotel Bruklie… Otelin isminin bulunuşu derseniz, o bambaşka bir hikaye. Vehbi Koç ismin muhakkak Türkçe olması konusunda ısrarcı. Yarışmada 66 teklif arasından “Divan” seçiliyor. O esnada birkaç yüz metre ötede Hilton’un inşaatı da aynı anda ilerliyor. Vehbi Koç’un bu inşaata dair gözlemi ise Türk girişimcilik tarihinin en özlü manifestolarından birini saklıyor: “Dünya çapında muvaffakiyet gösteren Hilton grubu karşısında, ufak da olsa nasıl muvaffak olacağız? Elbette muvaffak olacağız diyerek, imanı kırmamalı.” Divan’ın resmi açılışı 14 Ocak 1956’da Başbakan Adnan Menderes’in, bakanların ve protokolün katılımıyla gerçekleşiyor; kayıtlara geçen ilk müşteri ise iki gün sonra, 16 Ocak’ta bir oda isteyen İsviçreli iş insanı Mr. Barber oluyor.
Apartman hayalinden dev bir gruba
Divan’ın bir otelden gastronomi imparatorluğuna evrilmesinin öyküsü de yine o binanın mutfağında başlıyor. Kunderdt’in çikolataları İstanbul sosyetesinde dilden dile dolaşınca 1957 yılında otel bünyesinde bir pastane açılıyor. 1964’te Erenköy’de ikinci bir pastane kuruluyor, onu 1974’te Bebek, 1981’de Moda, 1984’te Sütlüce takip ediyor; derken 1987’de Ankara ile İstanbul sınırlarının dışına çıkıyor. 2003’te Ümraniye’de 8 bin metrekarelik bir üretim tesisi kuruluyor, 2015’te kapasite üç katına çıkarılarak 15 bin metrekareye ulaşıyor. Bugün o tesiste çikolata, lokum, unlu mamuller ve pasta imal ediliyor. Divan’ın ürünleri dünyanın farklı ülkelerine yayılmış durumda. Otelin kendisi de 2008’de yarım asırlık binasına veda ederek 50 milyon dolarlık bir yatırımla Légion d’honneur sahibi Fransız mimar Thierry W. Despont’un planıyla yeniden doğuyor 1 Eylül 2011’de.
Bir ikonun dönüşü: Talya
1976’da Antalya’nın ilk beş yıldızlı oteli olarak kapılarını açan Talya, yıllar boyunca şehrin sosyal ve kültürel hayatına yön veren simgesel bir buluşma noktası oldu. Bugün Talya, geçmişten aldığı ilhamı koruyarak yeniden Antalya’nın hayatına dahil olmaya hazırlanıyor.

Türkiye’nin ilk bitki temelli fine dining lokantası Telezzüz
Telezzüz, “zevk alma, hoşlanma, haz duyma, lezzetli bulma” anlamlarına geliyor Osmanlıcada… Nisan 2024’te Kuzguncuk’taki Abdülmecid Efendi Korusu’nda kapılarını açtığında, Türkiye’nin ilk bitki temelli fine dining restoranı oldu Telezzüz. Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç’un uzun süredir aklında olan proje, Divan Grubu bünyesinde hayata geçti. Mutfağın başında şef Bahtiyar Büyükduman var. Büyükduman’ın “sade, doğal, duyarlı” olarak özetlediği mutfak felsefesi tamamen bitki bazlı, mevsimsel ve yerel malzemeler üzerine kurulu. İthal ürün kullanımı minimumda. Şarap listesi ağırlıklı olarak Türk üreticilerden oluşuyor. Menü her mevsim yeniden hazırlanıyor ve Türk gastronomisinin alışıldık lezzetlerini beklenmedik yorumlarda tabaklara taşıyor.

Sürdürülebilir mutfak
Telezzüz’ün bir diğer boyutu var ki, tabakların çok ötesinde. O da sürdürülebilirlik… Mutfaktan çıkan organik atıklar kompost gübreye dönüştürülüyor ve bu gübre restoranın kendi bahçesindeki sebzelerin yetiştirilmesinde kullanılarak döngüsel bir üretime imkan sağlıyor. Çatıda biriktirilen yağmur suyu sulama sistemine aktarılıyor. Isıtma ve soğutma yeşil, doğa dostu gazla çalışıyor. Dekorasyondaki tüm malzemeler geri dönüştürülebilir ya da çevreye duyarlı materyallerden… Yerel ürünlere odaklanırken dünya mutfaklarından çeşitli lezzetleri ve teknikleri reçetelerimize işleyen Telezzüz, özenle seçilmiş malzemelerin doğallığını ve dokularını öne çıkarıyor.
Mihenk Taşı / Arşivin altın sayfalarından
Divan Oteli düğünle açıldı
"İstanbul’un kalbindeki Taksim’de, pırıl pırıl, yepyeni binada yaşanan telaş genç bir çifti dünya evine girmeye hazırlarken, davetliler İstanbul’un yeni otelini ilk görenler oldu. Park Otel, Pera Palas ve Tokatlıyan gibi otellerde yer bulmanın zorlaştığı İstanbul, “bacasız sanayi” denen turizmden daha çok pay almaya hazırlanıyordu. Muhteşem otelin açılışı ise Vehbi Koç’un büyük kızı Semahat Koç ile Nusret Arsel’in düğün töreniyle oldu. Turizm işinin Türkiye için son derece önemli olduğunu her fırsatta dile getiren Vehbi Koç, yeni yatırımı için “Allah bizim turizmden kazanmamız için iklim, su, deniz, güneş ne ararsanız tabii güzelliklerin en iyisini, tarihin en zenginini vermiş, ama yeterince kullanamadığımız bu alanda ilerleyemedik. Ben ülkemizin ilerlemesi için tarımın endüstrileşmesi ve turizmin geliştirilmesinde büyük gelecek görüyorum” derken gelin hanım da bundan sonra fiilen otelde vazife almak istediğini belirtti. Nusret Arsel, eşine 1955 Ağustos’unda evlenme teklifinde bulunmuştu. Semahat Arsel 2014’teki vefatına kadar mutluluk içinde yaşadığı eşinin kendisine evlenme teklifinde bulunmasını yıllar sonra şöyle anlatacaktı: “Büyükdere’de şahane bir yazlığımız olduğu halde; ben zatürre geçirdiğim için, doktor tavsiyesiyle bir yazı daha havası yumuşak olan Çiftehavuzlar’da geçirmiştik. 1955 Ağustos’unda bir gün Nusret elinde özenle toplanmış çok hoş bir gül demetiyle ve çok sevdiği Mozart’ın 41. Senfonisi’nin plağıyla gelip bana evlenme teklifi etti. Ben de fikren ve kalben hazır olduğum için kabul ettim.”
