America, Who Hurt You? isimli podcast programında Sarah Jones’un programına konuk olan Stacy London, “Moda gerçekten de zamanın ruhunu, trendleri yansıtıyor” diyor. Hemen ardından da geçen yılki Paris Moda Haftası’nda Miu Miu'nun podyumunda sergilenen mutfak önlüklerini hatırlatarak “‘Trad-wife’lar için tasarlandığı o kadar belliydi ki…” diyor.
Haksız da sayılmaz; çünkü moda, diğer tüm tasarım alanları gibi ilhamla ilerleyen bir sektör. Ancak bugün bu ilhamın kaynağı bir hayli değişmiş durumda.
İlham hiçbir zaman yalnızca modanın kendi içinden gelmedi. Christian Dior, çocukluğunu geçirdiği Granville’deki aile bahçesinden ve özellikle çiçeklerden besleniyordu. New Look’un bele oturan ceketleri ve hacimli etekleriyle ortaya çıkan ‘çiçek-kadın’ silüeti de bu ilginin tasarıma yansımalarından biriydi.

Elsa Schiaparelli ise sürrealizmi yalnızca uzaktan izlemiyor; Salvador Dalí ve Jean Cocteau gibi sanatçılarla doğrudan çalışıyordu. Dalí’yle birlikte hazırladığı, üzerine dev bir ıstakoz basılan gece elbisesi ve ayakkabıyı başa yerleştiren şapkası, gündelik nesnelerin gerçeküstü bir mizahla giysiye dönüşmesinin en bilinen örnekleri oldu.

Alexander McQueen de ilhamını doğadan, edebiyattan ve tarihten topluyordu: Dante koleksiyonunda din, savaş ve masumiyeti; Highland Rape’te İskoçya’nın politik tarihini; Plato’s Atlantis’te ise evrim fikrini ve insanın doğayla ilişkisini podyuma taşıdı.

Tasarımcı hiçbir zaman dünyadan yalıtılmış biçimde trend üreten biri değildi; gördüklerini seçen, farklı referansları bir araya getiren ve onlara yeni bir biçim kazandıran kişiydi.
Değişim tasarımcılarda değil; ilham alınan dünyada
Ancak bir şeyler değişti. Ve bu değişim tasarımcılarda değil, ilham alınan dünyada gerçekleşti.
Bir zamanlar modadaki eğilimlerin podyumdan dergilere, dergilerden mağazalara, oradan da sokağa yayıldığı fikr daha ikna ediciydi. Elbette sokak kültürü ve altkültürler modayı her zaman etkiledi; ancak hangi görüntünün ‘trend’ sayılacağına karar veren merkezler büyük ölçüde moda evleri, editörler ve satın almacılardı.
Bugün ise bu merkezlerin karşısında hem dev hem de küçük ekranlar duruyor. Üstelik bu ekran yalnızca moda evlerinin ürettiklerini sergileyen bir vitrin olarak çalışmıyor; neyin görünür olacağına, hangi görüntülerin yan yana getirileceğine ve bunların hangi isim altında dolaşıma gireceğine de karar veriyor.
Önce internetin ardından sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte bir görüntünün trend olup olmayacağına karar verme gücü de daha geniş bir tabana yayıldı. Yalnızca bu sektörde çalışanların aksine tüketiciler de giydikleri, paylaştıkları ve yeniden ürettikleri görünümlerle bu seçime dahil oldu. Süreç tamamen demokratik bir şekilde gerçekleşmiyor olsa da (algoritma gibi bir gerçek var) yine de trendleri belirleyenlerin sayısı ve çeşitliliği geçmişe kıyasla hiç olmadığı kadar artmış durumda.
Sosyal medya, dönemimizin en güçlü anlatılarının kurulduğu alanlardan biri. Birbiriyle alakasız görünenler bir araya gelip yeni bir kavram yaratabiliyor. ‘Demode’ olduğu düşünülen herhangi bir ürün farklı kullanım alanlarıyla yeniden trend haline getirilebiliyor. Örneğin kürk manto, leopar deseni, kabarık saçlar ve büyük altın takılar “mob wife”; fırfırlı elbiseler, ekşi mayalı ekmekler ve kusursuz mutfak tezgâhları “trad-wife” adı altında birleşiyor.
Platformların sonsuz havuzu
Haliyle de bu platformlar bir ilham arşivi sunmaktan öteye geçiyor: Tasarımcı için kodları belirgin onlarca yeni estetik, potansiyel müşteri havuzu ve neyin popüler olacağına ilişkin uçsuz bucaksız bir rehber… Bu durum üretenler için fayda sağladığı kadar tehlike de oluşturan bir unsur aslında. Sonsuz trend seçenekleri sunarken sığlaşma, potansiyel müşteriler yaratırken hâlihazırda olanları kaybetme tehlikesi barındırıyor örneğin.
Miu Miu’nun önlüklerine de yeniden bu noktadan bakmak mümkün. Trad-wife akımı, çiçekli elbiselerden ve pastoral mutfaklardan ibaret masum bir giyim eğilimi değil elbette. Modern hayata yönelik hoşnutsuzluğu, kadınların ekonomik bağımsızlığına ve toplumsal kazanımlarına karşı çıkarak dışa vuran, tartışmalı bir muhafazakâr kadınlık anlatısı.
Önlük de bu anlatının en kolay tanınan simgelerinden biri. Bir yandan görünmeyen ev içi emeğin nesnesi; diğer yandan tartışmalı bir akımın sosyal medyadaki seçilmiş aksesuarı. Üstelik üzerine ‘Miu Miu’ etiketini de giydiğinde ‘lüks nesnesi’ halini alıyor.

Ama burada yanıtlanması gereken zor bir soru da var: Miu Miu gerçekten trad-wife akımını mı takip etti, yoksa sosyal medya podyumda gördüğü önlüğü hâlihazırda bildiği bir anlatının içine mi yerleştirdi?
Bu soruya kesin bir cevap vermek kolay değil; çünkü koleksiyonlar aylar öncesinden hazırlanıyor; internet trendleri ise çoğunlukla çıktığı gibi kayboluyor. Üstelik sosyal medyanın bir estetiğe isim verdiği an, o estetiğin gerçekten ortaya çıktığı an olmayabiliyor. 2024’te TikTok’ta hızla yayılan “mob wife” bunun iyi bir örneği. Akımın kürk, deri, leopar deseni ve gösterişli mücevherlerden oluşan kodları moda tarihinde ve podyumlarda çoktan vardı. Sosyal medya bu görüntüleri icat etmekten çok onları seçti, yan yana getirdi ve akılda kalacak bir isimle yeniden dolaşıma soktu.
Dolayısıyla podyum ile ekran arasındaki ilişkiyi düz bir çizgiyle anlatmak artık mümkün değil. Bazen tasarımcı bir görüntü yaratıyor, sosyal medya ona isim veriyor. Bazen internette adı konmuş bir estetik podyumda yeniden karşımıza çıkıyor. Bazen de ikisi aynı toplumsal eğilimi eşzamanlı olarak yakalıyor. Birinin nerede bittiğini, diğerinin nerede başladığını ayırt etmek gerçekten de zor.
Yine de değişen güç ilişkisini görmek mümkün. Moda evleri, editörler ve satın almacılar neyin trend olduğuna karar veren yegâne merkezler değil artık. Kullanıcılar yalnızca kendilerine sunulan eğilimleri takip etmiyor; görüntüleri seçiyor, yeniden düzenliyor, isimlendiriyor ve milyonlarca kişiye ulaştırıyor.
Belki de bu yüzden bugün bir trendin kaynağını ararken yalnızca podyuma bakmak yetmiyor. Özetle, her trend podyumda başlamıyor. Bazıları podyuma ulaştığında çoktan bir isme, bir hikâyeye ve onu giymeye hazır bir kitleye sahip oluyor.
Kaynak: Gazete Oksijen


