Umur Çağın Taş
Will Smith’li meşhur melodram Umudunu Kaybetme (Pay it Forward, 2006) ve Ben Stiller’ın İzlanda’yı arşınladığı Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı (2013) gibi birbirinden hayli farklı filmlerin senaristi Steven Conrad, pandemi döneminde de Ultra City Smiths adlı stop-motion dizisiyle Alacakaranlık Kuşağı ruhuna göz kırpan deneylere girişmişti. Conrad şimdi, DTF St. Louis ile bu tuhaf ve öngörülemez filmografisine yeni bir halka ekliyor HBO Max’te. İlk bölümü platforma 2 Mart’ta gelecek mini dizi, adını hem Amerikan Orta Batı’sının bağımsız şehri St. Louis’ten hem de internet jargonunda “sekse hazır/istekli” anlamına gelen DTF (“down to fuck”) ifadesinden alıyor.
Talihsiz fanteziler
Kara komedi tonundaki dizinin merkezinde ölümcül bir aşk üçgeni var. Bu üçgenin parçalarından ilki, Ozark ile tanıdığımız Jason Bateman’ın canlandırdığı, bölgenin ünlü hava durumu sunucusu Clark Forrest. İkincisi, bir fırtına haberi sırasında kafasına düşen tabeladan kurtardığı Clark’la dostluk kuran Amerikan işaret dili tercümanı Floyd; ona da Stranger Things çıkışlı David Harbour hayat veriyor. Üçüncü isim ise Dead to Me’nin yıldızı Linda Cardellini. Floyd’un, ergenlik çağında bir oğlu olan ve beyzbol maçlarında hakemlik yaparak eve katkıda bulunmaya çalışan eşini oynuyor.
Eşleriyle olan cinsel hayatlarından tatmin olmayan bu iki adamın, diziye de adını veren uygulama üzerinden kendilerine kaçamaklar aramaya başlamasıyla açılıyormuş izlenimi veriyor DTF St. Louis. Oysa ilk bölümün asıl işlevi, bütün yapbozun parçalarını bilinçli bir karmaşa içinde önümüze sermek. Akışı yer yer tökezleyen bu açılışın sonunda Floyd’un öldürüldüğünü, baş şüphelinin Clark Forrest olduğunu ve o ana kadar izlediklerimizin kronolojik ilerlese de parçalar arasındaki geniş boşlukların uzun zaman sıçramalarına karşılık geldiğini fark ediyoruz. Böylece kara komedinin içindeyken bir anda kendimizi bir cinayet soruşturmasının eşiğinde buluyoruz.
Yine de DTF St. Louis’i geleneksel bir “Kim yaptı?” gerilimi olarak tanımlamak güç. Dizi bu ihtimali daha filizlenmeden yok ediyor. Asıl derdi, hayatı kabullenme biçimlerimiz ve orta yaş krizinin eşiğindeki erkeklerin egolarıyla kuramadıkları o kırılgan denge. Maddi ya da duygusal yetersizlikleriyle yüzleşmek yerine iktidarsızlık sorunlarını eşinin hakem kıyafetlerine bağlayan Floyd da, arzudan çok gülünç duran fetişlerini onun karısıyla denemeye kalkışan Clark da zeka pırıltısıyla öne çıkan karakterler değil. Steven Conrad bu absürt ilişkiler ağının içinde yine de bir tür iyilik ihtimalinin peşine düşüyor, özellikle de ilgisini çekmeyen randevusunu sırf kalbi kırılmasın diye öpen, David Harbour’ın hayat verdiği Floyd üzerinden.
Büyüme hikayesi
Birbirinden talihsiz fanteziler ve girişimlerin ötesinde dizinin evliliğin doğasına dair bir söz söyleme çabası da var. Dengelerin dış etkenlerle nasıl sarsıldığını, hatta cinayet soruşturmasının da ima ettiği üzere, insanların ilişkinin başında kendilerini daha cazip göstermek için başvurdukları küçük yalanların zamanla yerini kaçınılmaz bir yüzleşmeye bıraktığını anlatıyor. Bu anlamda DTF St. Louis, bağlılık yemininin hataya yer bırakmayan doğasını dolaylı ama keskin bir mercekle inceliyor denilebilir.
Başrollerin yanı sıra usta karakter oyuncusu Richard Jenkins ile Wednesday’den hatırlanacak Joy Sunday’in katilin kimliğinden çok motivasyonunu anlamaya çalışan iki dedektife hayat verdiğini; ayrıca bir diğer güçlü isim Peter Sarsgaard’ın da tatlı bir dokunuş yaptığını not etmek gerek. Ekonomik oyunculukların parladığı bir dünya kuruyor dizi. Bununla birlikte açılış bölümünün yapısına aldanmamakta da fayda var: Hikaye genişledikçe ritim belirgin biçimde akışkanlaşıyor ve diyaloglar, yazılmış olmaktan çok sette doğaçlanmış hissi veren hafif bir tona kavuşuyor. Son kertede yetişkinlere özgü bir büyüme hikayesi izliyoruz. Arzularımızın ve dürtülerimizin zamanla nasıl törpülendiğini kara komedi formunda özetleyen bir anlatı.