27 Eylül 2026, Pazar
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 27.09.2026 14:19 | Son Güncelleme: 27.09.2026 16:23

Büyük umutlar, büyük riskler: ABD ve Çin neden yapay zekaya bel bağladı?

ABD ve Çin, ekonomik ve demografik sorunlarını çözmek için yapay zekaya bel bağlarken bu teknolojinin beraberinde getirdiği finansal, toplumsal ve varoluşsal riskleri de göze alıyor
Büyük umutlar, büyük riskler: ABD ve Çin neden yapay zekaya bel bağladı?
Harold James / Project Syndicate

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping arasındaki zirve, her iki liderin de tüm gücünü yapay zekaya — Trump’ın artık ısrarla “süperzeka” olarak adlandırdığı teknolojiye — yatırdığı bir döneme denk geliyor. Teknolojiyi ekonomik, siyasi ve askeri üstünlüğün anahtarı olarak gören iki lider, tehlikeli bir sıfır toplamlı mantığın içine sıkışmış durumda.

Trump ve Şi, yapay zekanın gerçekten çok sayıda faydalı sonuç sağlayabileceğine ilişkin makul bir tespiti yapay zekayı kontrol eden tarafın neredeyse mutlak bir güç elde edeceği inancıyla birbirine karıştırıyor. Trump, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada bunu şöyle ifade etti: “Şimdi diyorum ki süperzekayı, yani SI'ı kim kazanırsa o kazanır. Kazanan grup o olur. Şu anda Çin'in, diğer herkesin çok önündeyiz ve bu şekilde kalmaya devam edeceğiz.”

Yapay zekaya güvenmenin riskleri

Benzer şekilde Şi de 2018'de yapay zekanın bilimsel ve teknolojik alanda dünya hakimiyetine ulaşmak için stratejik bir kaldıraç, bir “öncü kaz” haline geleceğine dikkat çekmişti.

Ancak bu teknolojiye bel bağlamanın beraberinde getirdiği riskler üzerine durup düşünmekte fayda var. ABD açısından yapay zekanın çözmesi beklenen sorun defalarca dile getirildi. Geçen ay ulusal borç 40 trilyon doları aştı; zira seçmenler, borcu makul bir seviyeye indirmek için daha yüksek vergiler ve daha düşük kamu harcamalarının herhangi bir kombinasyonunu kabul etmeye yanaşmıyor. Dolayısıyla ABD başkalarının parasına bağımlı durumda. Ancak Hazine tahvili getirilerindeki sert yükselişin de gösterdiği üzere, yabancılar ABD hükümetinin borçlarını finanse etmeye giderek daha az istekli. Tahvil getirileri yükseldikçe, şu anda yılda 1 trilyon dolardan fazlaya mal olan borç servisinin hükümete maliyeti de artacak; bu tutar toplam kamu harcamalarının neredeyse beşte birine denk geliyor. Bu eğilim devam ederse temerrüde veya ciddi bir enflasyona yol açacak. Ancak potansiyel bir üçüncü yol var: Verimlilikte yaşanacak büyük bir artış, ABD ekonomisinin borcunu büyüyerek eritmesini sağlayabilir. Elon Musk'ın bu yılın başlarında söylediği gibi: “Yapay zeka ve robotlar olmadan ülke olarak yüzde 1000 iflas edeceğiz ve başarısız olacağız. Ulusal borcu başka hiçbir şey çözemeyecek.”

Çin'in sorunu ise farklı, ancak çözülmesi bir o kadar güç. Çin, Deng Şiaoping'in ülkenin piyasa odaklı reformlarını başlattığı dönemde, 1979'da uygulamaya koyduğu tek çocuk politikasının yol açtığı ciddi toplumsal cinsiyet dengesizlikleri ve demografik gerilemeyle mücadele ediyor. Bu politikanın ardındaki düşünce, kalabalık ailelerin kaynaklar üzerinde Malthusçu bir baskı yaratacağı ve Çin'i yoksulluğa mahkum edeceğiydi. Milenyumun başında Çin'in nüfusu 1,26 milyara ulaşmıştı; bu dünya nüfusunun beşte birine denk geliyordu. Hükümet, ülke nüfusunun yüzyılın ortasına kadar 1,6 milyara çıkmasını bekliyordu. Ancak 2025 itibarıyla nüfus 1,4 milyara geriledi ve 2050 yılına ilişkin projeksiyon 1,26 milyar olarak belirlendi.

Dönüm noktası ironik bir şekilde, hükümetin tek çocuk politikasına nihayet son verdiği 2016'dan sonra geldi. Çin'in iş gücünün küçülmesi beklenirken, aradaki farkı kapatmak için yapay zekaya ihtiyacı olacak.

ABD ve Çin, yapay zekaya her şeylerini ortaya koyarak yaptıkları bahislerde büyük ikilemlerle karşı karşıya. ABD, aşırı borçlanmanın yol açtığı mali krizi savuşturmak için yapay zekanın elindeki tek araç olduğu varsayımıyla hareket ediyor. Oysa yapay zekanın giderek büyüyen riskleri de başlı başına finansal paniğin ve felaketin tohumlarını barındırıyor. Yatırımcılar, 2 trilyon dolarlık bir değerlemeye ulaşması beklenen Anthropic'in halka arzının, şirkete yapılan devasa yatırımların karşılığını yeterince üretebileceğinden şüphe ettikleri için başarısız olursa ne olacak? Ya da veri merkezlerine veya yapay zekanın yol açtığı iş kayıplarına yönelik siyasi tepki yatırımcıları korkutup uzaklaştırırsa?

Çin açısından umut, yapay zeka destekli robotik iş gücünün ülkenin ihracata dayalı büyümesinin motoru olan imalat sektöründe insanların yerini alabilmesi. Bunun yanı sıra, giderek yaşlanan nüfusu desteklemek için ihtiyaç duyulacak sağlık ve sosyal bakım sektörlerinde de robotların insan emeğinin yerini alması bekleniyor. Ancak bu bahis de henüz gerçekleştiği kanıtlanmamış pek çok varsayıma dayanıyor.

Peki Çin veya ABD, amaçsız olduğunu düşünen gençlerin yaşayacağı moral çöküşüyle nasıl başa çıkacak? Çinli milenyum kuşağı ve Z kuşağı — tang ping (“uzanıp yatma”) ve bai lan (“bırak çürüsün”) kuşakları — evlenmeleri, mülk edinmeleri ve çocuk sahibi olmaları yönündeki toplumsal baskılara şimdiden tepki gösteriyor. Onlara göre, kendilerini başarısızlığa mahkum eden bir toplumsal sözleşmeyi sürdürmenin bir anlamı yok.

Bu olgu elbette Çin'e özgü değil. Ancak genç Çinlilerin tutumlarındaki değişimin hızı dikkat çekici ve bu hız, yapay zeka devriminin hızıyla örtüşüyor. Ne var ki Çinliler çalışmaya veya çocuk sahibi olmaya ne kadar az önem verirse, demografik gerileme üzerindeki aşağı yönlü baskı da o kadar artacak.

Elbette ABD'nin verimliliğinin belirgin biçimde artacağı ve Çin'in yaşlanan iş gücünün yerini başarıyla dolduracağı yönündeki bu iki büyük bahis, tek bahisler değil. Daha da tehlikeli bir bahis ise, sözde yapay zeka yarışına ilişkin. Burada, sınırların ne kadar hızlı ilerletildiğinin beraberinde getirdiği risklere bakılmaksızın, kazanmanın her şey olduğu varsayılıyor.

Doğru, en ileri yapay zeka modelleri üzerinde çalışanlar genellikle “kıyamet” ihtimalini, faydalı bir sonucun gerçekleşme ihtimalinden çok daha düşük görüyor. Ancak neredeyse hiç kimse, gerekli güvenlik önlemleri alınmadığı takdirde bu teknolojinin varoluşsal riskler taşıdığından şüphe etmiyor. Sorun da tam burada.

Eğer güvenlik kontrollerinin, kaybedecek her şeyinizin olduğu bir yarışmayı kazanmanızı engelleyeceğine inanıyorsanız, bu kontrollerden vazgeçersiniz.

Bu kıyamet bahsinin 20. yüzyılda ürkütücü bir emsali var. Sovyetler Birliği'nde Stalinizmin gerekçesi, olağanüstü düzeydeki vahşetin, hızlı modernleşmenin nihai kazanımları karşılığında ödenmeye değer bir bedel olduğu düşüncesiydi. Ekonomistler ve çeşitli ideologlar o zamandan beri Stalin'in yaklaşımının “gerçekten gerekli” olup olmadığını tartışıyor.

Örneğin, saygın İngiliz Marksist tarihçi Eric Hobsbawm bir keresinde Stalin'in, “kitlesel cinayet ve kitlesel acıların, tahmin edebileceğiniz üzere, tamamen evrensel olduğu bir dönemde, büyük acılar içinde yeni bir dünyanın doğma ihtimalinin yine de desteklenmeye değer olduğunu” düşünmesini mazur görmüştü.

Bugün ABD ve Çin, Stalinizme özgü bu ahlaki hesabın potansiyel olarak daha da yıkıcı bir versiyonunu zorluyor. Geri kalanımız ise görünüşe göre sadece bu yolculuğa eşlik ediyoruz.

Telif Hakkı: Project Syndicate, 2026. www.project-syndicate.org

Kaynak: Gazete Oksijen