Umur Çağın Taş
Filmin başında ve sonunda açıp kapanan bir kaktüs izliyoruz. Zorlu koşullarda hayatta kalabilen ama yine de çiçek veren bir bitki kaktüsler. Siz bu görüntüyü karakterleriniz ya da bizzat film yapma eylemi için bir metafor olarak mı düşünüyorsunuz?
Bu yoruma bayıldım. Keşke gerçekten aklıma gelen fikir bu olsaydı! Benim için çiçek açan kaktüs, No Good Men başlığıyla örtüşen görsel bir metafor. Kaktüs patriyarkayı temsil ediyor; onun üzerinde açan çiçek ise iyi bir erkeği. Ataerkil bir toplumda iyi erkekler nadir bulunan bir tür. Ama bu, onların hiç var olmadığı anlamına gelmiyor. Varlar. Sadece onlardan biriyle karşılaşmak uzun zaman ve belki biraz da şans gerektiriyor.
Bunu söylerken kendi kendime düşündüm de... Acaba ben iyimser miyim, kötümser mi? (Gülüyor.) Belki de bunu hiç açıklamamak daha iyi. İnsanlar sizin yaptığınız gibi kendi yorumlarını geliştirsinler. Hatta dürüst olmak gerekirse sizin yorumunuzu benimkinden daha ilginç buldum.
Film, Afgan sinemasında daha önce görülmemiş bazı sahneler içeriyor. Bunların "bir ilk" olarak sunulmasına nasıl bakıyorsunuz? Sizce bu özgürleştirici mi, yoksa başka bir egzotikleştirme biçimi mi?
Bu "ilkleri" gerçekten benim yapıyor olmam beni şaşırtıyor. Kendi kendime sürekli şunu soruyorum: Benden önce kimsenin aklına gelmedi mi? Yoksa oto sansür o kadar güçlüydü ki bunlar tamamen görünmez mi kılındı?
Aşk her yerde yaşanır. Birini öpmek son derece normaldir. Halkıma bunu hatırlatmaktan mutluyum. Aynı zamanda diğer Afgan sinemacılar için de bir kapı açabildiğim için mutluyum. Afgan seyircisinin perdede sıradan hayatı görebilmesini, yaşamın filtrelenmek zorunda olmadığını ve olduğu gibi gösterilebileceğini fark etmesini istiyorum.
Özgürce düşünebiliriz, oto sansürün bizi sınırlamasına izin vermemeliyiz. Elbette hükümetler bize neyin yasak olduğunu söylüyor, toplum da neyin normal olup olmadığına karar veriyor. Ama ben yönetmen olmayı bir güç alanı olarak görüyorum. Kendi gerçekliğimi kuruyor, imgeler yaratıyor ve hikâyeler anlatıyorum. Bu yüzden de o konumdan konuşuyorum. Kimsenin beklentisi yüzünden taviz vermeye ya da kendimi küçültmeye niyetim yok.
Film yapmak bana özgür ve güçlü hissettiriyor. Kendimi değişim yaratabilecek, eski klişeleri sorgulayan biri olarak görüyorum. Amacım egzotik bir şey göstermek değil, hayatın gerçekte nasıl olduğunu göstermek. Öpüşmeyi ben icat etmedim. Zaten vardı. Ben sadece onu saklamak, atlamak ya da Afgan toplumunda hiç yaşanmıyormuş gibi davranmak yerine göstermeyi seçiyorum. Bunu açıklamak zorunda kalıyor olmam bile bana biraz absürt geliyor.
Bir Afgan romantik komedisine finansman bulmanın ne kadar zor olduğundan söz ettiniz. Bu süreç size Afganistan hikâyelerine yönelik beklentiler ve uluslararası fon sistemlerinin kadın anlatılarına yaklaşımı hakkında ne gösterdi?
Romantik komedi yapmak istediğimi söylediğimde bazı potansiyel fon sağlayıcıların bunu adeta hakaret gibi algıladığını fark ettim. Hatta Afganistan böyle bir siyasi ortamdan geçerken romantik komedi yapmayı uygunsuz bulduklarını yazan mektuplar aldım. Onların projeme alınmasına ben alındım. Afgan bir yönetmen olarak romantik komedi yapmaya hakkım yok mu? Kendimi hangi tür üzerinden ifade edeceğime karar vermek için izin mi almam gerekiyor? Afganistan'dan gelen bir sinemacı olarak yalnızca savaş ya da politik dram mı çekebilirim?
Ben sadece daha önce hiç görmediğim bir filmi yapmak istedim. Afganistan hakkında çekilmiş filmlerin çoğuyla hiçbir zaman gerçek bir bağ kuramadım. Pek çoğu bana yanlış, hatta çarpıtılmış temsiller gibi geliyordu. Ben içeriden bakan birinin hikâyesini anlatmak, gözlemlerime ve kendi yaşam deneyimime dayanan bir film yapmak istedim.
Sözde demokrasi döneminde, yirmi yıl boyunca "kadın hakları" Afganistan'da başlı başına bir sektöre dönüştü. Uluslararası fonlar sivil toplum kuruluşlarına, büyükelçiliklere, kurumlara, festivallere, tiyatro oyunlarına, konferanslara ve atölyelere aktı. Dışarıdan bakınca her şey son derece ilerici görünüyordu. Oysa paranın büyük kısmı kadınlara ulaşmadan ortadan kayboluyor, kadınların gündelik hayatında ise çok az şey değişiyordu. Bunu görmek, özellikle "kadın hakları" söylemine karşı bende büyük bir direnç yarattı. Bu kavramın sömürülmüş ve içinin boşaltılmış olduğunu düşünmeye başladım.
Ama 2019'da çok basit bir gerçeği fark ettim: Kadınların hikâyeleri aynı zamanda benim hikâyelerimdi. Çünkü ben de bir kadınım. Bu meseleyi yeniden sahiplenmeye ve kendi sözümü söylemeye karar verdim.
No Good Men, romantik komedi geleneğiyle politik sinemayı bir araya getiriyor. Bu iki dünyayı buluştururken size ilham veren yönetmenler ya da filmler oldu mu?
Hayatımda ilk kez 20 yaşındayken, Paris'te sinema salonuna gittim. İran'da doğdum, ailem mülteciydi ve çok yoksulduk. Sinemaya gitmek bırakın gerçekleştirmeyi, hayalini bile kurabileceğim bir şey değildi. 11 yaşımdayken Afganistan'a taşındık. Ailem ülkenin orta kesimindeki dağlarda yer alan küçük ve izole köylerine dönmeye karar verdi. Elbette orada sinema yoktu. Hatta elektrik bile yoktu. 18 yaşında Kabil'e geldiğimde ise Sovyet döneminden kalma yalnızca iki-üç sinema binası ayaktaydı. Ama ne sinemaya gitme kültürü vardı ne de işleyen bir film endüstrisi.
Bu yüzden sinema yapma referanslarım filmlerden değil, doğrudan hayatın kendisinden geliyor. Romantik komediyle politikayı bir araya getirmek bana çok doğal geldi. Aslında bunları ben birleştirmedim, bu karışım zaten hayatın içinde vardı. Kabil'deki gündelik yaşam da dünyanın başka yerlerindeki gündelik hayattan çok farklı değil. Tek fark, yıllarca süren savaşın şekillendirdiği bir coğrafyada yaşanıyor olması. Öyle ki savaş, filmlerde olduğu gibi en dramatik olay olmaktan çıkıp gündelik hayatın arka planındaki bir uğultuya dönüşüyor.

Filmin gelişim süreci boyunca hem sizin hayatınız hem de Afganistan köklü biçimde değişti. Geriye dönüp baktığınızda bu yaşananlar filmle kurduğunuz ilişkiyi nasıl dönüştürdü?
Filmi ilk yazmaya 2019'da başladığımda, Kabil'de yaşayan genç bir kadının gündelik hayatından ilham alan bir hikâye anlatma fikri beni heyecanlandırıyordu. Aynı zamanda Afganistan'ın neredeyse her zaman savaş dramları üzerinden temsil edilmesinden de bıkmıştım. Hiç var olmamış bir Afgan romantik komedisinin hayalini kuruyordum ve sonunda onu yapmaya karar verdim. Sonra 2021'de Kabil düştü. Tahliye edildim ve sonunda Almanya'ya yerleştim. O noktadan sonra her şey değişti.
Başta romantik komedimin artık önemsiz görüneceğini düşünmüştüm. Ama tam tersi oldu, film benim için daha da acil ve gerekli bir anlam kazandı. Taliban'ın yeniden iktidara gelmesinden sonra birçok kişi önceki dönemi romantikleştirmeye, 2021 öncesinde kadınların bütün haklarına sahip olduğunu söylemeye başladı. Ben bunun doğru olduğuna inanmıyorum. Cinsiyetçilik ve ataerkil düşünce, Taliban dönmeden çok önce de Afgan toplumunun derinliklerine işlemişti. Ben de dahil olmak üzere birçok kadın, aile içinde, iş hayatında ve gündelik yaşamda zaten Taliban zihniyetine benzeyen yaklaşımlarla karşılaşıyordu. İşte o zaman, senaryonun on iki taslağı ve üç yıllık yoğun çalışmanın ardından filmin aslında patriyarka üzerine olduğunu fark ettim. Bu benim için de sürpriz bir yolculuktu. Gündelik hayatımdan yola çıktım ama sonunda politik bir romantik komediye ulaştım.
Kişisel olarak da benzer bir süreç yaşadım. Afganistan bir zamanlar kimliğimin ayrılmaz parçasıydı. Ama Almanya'da yaşamaya başlayınca milliyet fikrini doğal biçimde geride bıraktım. İran'da bana "Afgan", Afganistan'da "İranlı", Almanya'da ise "mülteci" ve "yabancı" dendi. Bunların hepsinin dışarıdan yapıştırılan etiketler olduğunu fark ettim. İçerideyse ben hep aynı kişiydim. Bir bakıma Kabil'in düşüşü kalbimi kırdı. Ama aynı zamanda büyümemi de sağladı. Sanırım sinemanın bana öğrettiği bir ders de bu: En büyük felaketlerin içinde bile dezavantajı avantaja çevirebilmek ve anlamlı bir şey bulabilmek.
Türkiye sineması ya da Türkiyeli sinemacılarla bir bağınız oldu mu? Sizi etkileyen filmler var mı?
2021 öncesinde Afganistan'da Türk dizileri çok popülerdi. Ben dizilere pek düşkün değildim. Bunun bir nedeni de 2009 ile 2014 yılları arasında televizyonda çalışmış olmamdı. Genel olarak televizyona çok ilgi duymuyordum. Sevdiğim Türk filmlerinden biri Bir Zamanlar Anadolu'da.
Türkiye sinemasını daha yakından tanımam gerekiyor. Avrupa'da yaşamaya başladıktan sonra nihayet sinema salonlarına düzenli erişebildim ve filmleri gerçekten keşfetmeye yeni başladım. Belki bu soruyu bana beş yıl sonra tekrar sorarsınız. O zaman çok daha iyi bir cevap vereceğime söz veriyorum.