28 Eylül 2026, Pazartesi
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 28.09.2026 09:05 | Son Güncelleme: 28.09.2026 10:27

'Merak etme Mister, biz bu oyunu iki ay içinde oynarız'

2000-01 ve 2001-02 sezonlarında Serie A'da Fiorentina ve Milan'ı çalıştıran Galatasaray ve A Milli Takım'ın efsane teknik direktörü Fatih Terim, İtalya-Türkiye maçı öncesi kendi deneyimlerinden yola çıkarak İtalya futbolunun mevcut durumunu Oksijen Spor'a yazdı
'Merak etme Mister, biz bu oyunu iki ay içinde oynarız'
Fatih Terim Fatih Terim Biyografi
Bir futbol efsanesi. Galatasaray ve A Milli Takım'la unutulmaz başarılara imza atmış teknik direktör. 2000 UEFA Kupası, 8 Süper Lig, 3 Türkiye Kupası, 5 Süper Kupa şampiyonu. Serie A'da 2000-2001 sezonunda Fiorentina'yı, 2001-2002 sezonunda Milan'ı çalıştırmış ve İtalya'da hâlâ hafızalardan silinmeyen izler bırakmıştır.

Bu, 2000 yılından sevdiğim bir hikâyedir ama önce o günlerdeki İtalya’yı size biraz anlatmak isterim.

Bir kere, futbolun zirvesiydi. Şunu da kolaylıkla ifade etmekte sakınca olmamalı ki, yakın bir rakibi dahi yoktu. Bizzat takip edenler ne demek istediğimi zaten anlamıştır ancak bugün bu satırlara göz gezdiren, daha genç yaştaki okurlarımıza o günkü Serie-A’yı bugünkü Premier League seviyesinde değerlendirmelerini tavsiye edebilirim. En büyük yıldızlar oradaydı, herkes Serie-A’ya ‘ulaşmak’ isterdi.

Bu, seksenli yıllardan başlayan bir serüvendi, doksanların tamamını kapsamıştı. Ve 21. yüzyılın hemen başında da durum henüz değişmemişti. Köklü bir futbol kültürü, gelenekler, ekonomik olarak zirvede ve her anlamda güçlü kulüpler…

Transfer rekorları, genel olarak Serie-A kulüpleri tarafından kırılıyordu. Milli Takım, birkaç küçük istisna dışında tamamen Serie-A oyuncularından kuruluydu ve tüm turnuvalarda en büyük favorilerdendi.

İtalya’nın değil Dünya Kupası’na katılamaması; çeyrek final, yarı final görememesi başarısızlık olurdu. Ama futbolda en dikkatli olmanız gereken zaman, dünyanın zirvesinde olduğunuzu hissettiğiniz andır.

Fiorentina soyunma odasındaki ilk günümde oyuncularımla tanışıyordum

İtalya, anlattığım tüm bu özelliklerinin yanı sıra, dışarıya pek de açık olan bir futbol ülkesi değildi. Ne demek istiyorum, anlatayım. İtalya’da futbol hakkında söz sahibi olan kişi sayısı fazladır. Belki herkes her zaman aynı yöne bakmaz ve bu birtakım sorunları beraberinde getirebilir ama ülke futbolu hakkında kendi fikirlerine bağlılık duyarlar. Bir örnekle güçlendirmem gerekirse; o dönem, Serie-A’da yalnızca iki yabancı teknik direktör vardı. Biri, hâlihazırda Roma, Fiorentina, Sampdoria ve Lazio ile 10 yıldan uzun süren bir tecrübeye sahip Sven-Göran Eriksson’du. Diğeri ise İtalya’daki ilk yılında olan bendim…

Floransa’ya Galatasaray ile UEFA Kupası’nı kazandıktan sonra adım atmış olmak elbette bir avantajdı. O dönemki Galatasaray, yalnızca aldığı sonuçlarla değil, oynadığı futbolla da saygınlık kazanmıştı.

Aslında oyuncularıma onlarla birlikte neler planladığımızı anlatmadan önce hayatım, kariyerim ve ekip arkadaşlarım hakkında temel bilgiler veriyordum. Daha sonra ise aklımızdaki oyun modelini anlattım…

Garip bir şey vardı. Oyuncular, biraz sessiz kalmıştı. Tam kendilerine teşekkür edip odama yöneliyordum ki, aralarından birkaçının yanıma geldiğini gördüm. Kaptan Manuel Rui Costa ile birlikte Juventus ekolünün temsilcileri Angelo Di Livio ve Moreno Torricelli, “Mister, bu bizim için yeni bir oyun modeli” dediler, “Ama merak etme, biz bunu iki ay içinde oynarız.” Aradan geçen çeyrek asırdan fazla süreye rağmen Fiorentina ve Floransa halkı ile aramızda asla sarsılmayan güçlü bağın, o günkü soyunma odasından çıkan enerjiyle ilişkili olduğuna inanırım.

Çünkü o Fiorentina, İtalya’daki ezberlerin ötesine geçen, kendi doğruları için oynayan, önce korumaya değil, bilakis hücum etmeye daha konsantre bir takımdı. Sanırım Serie-A’nın en keyif veren maçlarını oynuyordu. Aldığı sonuçlardan, ortaya çıkan skorlardan bağımsız şekildeİtalya’yı o günlerde dünyanın zirvesine çıkaran birçok özellik vardı

Taktik disiplin. Savunma organizasyonu. Pozisyon bilgisi.

Oyun aklı, rekabet, şampiyon karakterli, büyük oyuncular.

Ancak futbol değişti. Bugün oyun, eskiye göre çok daha hızlı oynanıyor. Alanlar daha değerli, baskı daha yoğun, geçişler çok daha hızlı. Atletizm, olmazsa olmaz. Topla oynama kalitesi ve fiziksel hız, günden güne kıymetleniyor. Kabul etmek gerekir ki; İtalya, 2000’lerin ikinci yarısıyla birlikte futboldaki değişim emarelerine uyum sağlamakta zorlandı. Çok sevdiğim bir dostum olan ve ülke futbolun en büyük simgelerinden Marcello Lippi liderliğindeki 2006 şampiyonluğunun ardından 2010 ve 2014’te gruptan çıkılamadı, 2018, 2022 ve 2026’da hayal kırıklığı tavan yaptı… Lippi, o takımdaki tüm oyunculardan maksimum derecede katkı aldı. Ancak hatırlayalım; İtalya, o turnuvadaki en iyi takım değildi.

İşte, bu yüzden diyorum, futbolda zirveye çıktığınız anda çok dikkatli olmanız gerekir. Çünkü geçmiş başarılar, gelecekte de başarılı olacağınızı garanti etmez.

Futbolda dün kazandığınız maç, bugün size puan getirmez.

Dünkü sistem, bugünün oyuncularına uymayabilir. Bakın, daha enteresan bir şey söyleyeyim. İnsanlar da değişiyor, yeni nesilleri anlamanız gerekiyor. Sadece saha içinde değil, saha dışında da.

Bazen insan, en büyük rekabete bir önceki kendi versiyonuyla giriyor. O yüzdendir ki; dünün doğrusu, bugün aynı sonucu vermeyebiliyor.

Tüm bunların ötesinde… İtalya futbolu, bugün yalnızca bir Dünya Kupası’na gidememenin sıkıntısını yaşamıyor.

Bence asıl mesele, bundan çok daha büyük

2018 FIFA Dünya Kupası Elemeleri play-off aşamasında İsveç’e kaybedilen maç sonrası İtalya’daki atmosferi hatırlıyorum. Dünyanın sonu gelmiş gibiydi. Dört sene sonra Kuzey Makedonya’ya kaybedildi. İtalyanların üst üste iki kez Dünya Kupası’nda olmayacağını hiç düşünmezdim.

Ancak daha korkutucu olan şeyi söyleyeyim: Bosna-Hersek’e kaybedilen play-off eşleşmesinin ardından diğer iki hayal kırıklığından daha sakin bir ortam oluştu. Mağlubiyetin 2018’deki atmosfere kıyasla sıradanlaşması, İtalya adına büyük bir alarm olmalıydı. Çünkü bir milli takımın Dünya Kupası’na bir kez gidememesi, bazen yanlış tercihlerin veya birkaç maçta alınan kötü sonuçların sonucu olabilir. Ama aynı senaryo, sürekli yaşanıyorsa artık sadece teknik direktörü, oyuncuyu ya da bir maçı konuşamazsınız.

O zaman sistemi konuşmanız gerekir.

İtalya’nın problemi, futbolcu eksikliği değil. Yahu, nasıl olsun ki zaten? Bir asır dünyanın zirvesinde olan bir futbol fabrikasının bir anda üretmemeye başlaması elbette mantıklı olmaz. Ancak futbolcuyu yetiştirme, oynatma ve o futbolcunun gelişimi için uygun ortam olmaması üzerine konuşulması gerekir.

Bugün Serie-A, 21 yaş altındaki yerli oyuncuların aldığı süre bakımından en zayıf ligler arasında. Bunu sıradan bir istatistik olarak görmemek lazım.

Çünkü genç oyuncu oynamıyorsa, gelişmez. Gelişemiyorsa, milli takımın oyuncu havuzu daralır.

Oyuncu havuzu daralırsa da bireysel performanslara daha bağımlı hâle gelirsiniz. En sonunda, yeniden teknik direktör veya benzer konular konuşmaya başlarsınız.

İtalya, 2023 yılında U19, 2024 yılında ise U17 seviyesinde Avrupa şampiyonu oldu. Bu, zaten çok güçlü olduğunu bildiğimiz futbol kültürünün hâlâ orada bulunduğunu gösteriyor. Ancak oyuncunun yeteneğini görmek başka, o yeteneğe sorumluluk vermek ise bambaşka bir şeydir… Sadece yeteneğin takımlar arasındaki farkı yarattığı aşamadan, sorumluluk ve baskı faktörünün devreye girdiği profesyonel seviyeye geçişteki beklentilerin ve görev dağılımının doğru ayarlanması gerekir.

İtalya’nın sanırım bugün ihtiyacı olan önemli unsurlardan biri bu cesaret… Yeri gelmişken değinmek istediğim bir konu daha var. Evet, günümüz futbolu büyük ölçüde atletizme, hıza ve sisteme dayalı hâle geldi. Ancak Roberto Baggio, Francesco Totti, Alessandro Del Piero gibi, yaratıcılığın ve doğaçlamanın yansıması olan, o özgür 10 numaraları da özlüyoruz. O yüzden günümüz akademi sistemlerinde oyuncuların yeteneklerinin belli kalıplar içerisine sokulmaması gerektiğine inanıyorum.

Bir ülkedeki doğru, farklı coğrafyada aynı sonucu vermeyebilir. İtalya’da saf yeteneğin kaybolacağına inanmıyorum ama o yeteneklere hata yapma lüksü tanınmalı. Özellikle de çocuk yaşta…

Futboldaki en önemli faktör nedir?

Galatasaray’da görev yaptığım 2000 yılında bir İngiliz gazeteci bana, “Sizce futboldaki en önemli faktör nedir?” diye sormuştu, “İdari olarak güçlü bir yapı mı, taktik disipline bağlı bir takım mı?”

Ben, “Güçlü ekonomi,” cevabını vermiştim. “Nasıl olur?” demişti, “Siz Galatasaray ile oyun gücü çok yüksek bir takım yarattınız, takımınız üzerinde ciddi bir etkiniz, oyuncularınızla aranızda sağlam bir bağ var, bunu gözardı mı edeceksiniz?”

Bunlar tabii ki inkâr edilecek, yok sayılacak şeyler değildi. Ama ona da söylediğim gibi, eğer kulüp olarak güçlü bir ekonominiz varsa, istediğiniz teknik direktörü alır, dilediğiniz şekilde takımlar kurabilirsiniz.

O zaman da aynı düşünüyordum, şu anda da. Bugün artık futbol, ekonomiden bağımsız konuşulmuyor. Ama bu, o günlerde zaten başlamıştı.

İtalyan kulüpleri, doksanlı yıllarda ve 2000’li yılların başında kulüp sahiplerinin kişisel servetleriyle yönetiliyordu. Yıllar içinde kurumsallaşma, stadyum ve sponsorluk gelirleri, yayın hakları maç günü deneyimleri, küresel çapta ekonomik atılımlar ortaya çıktı. İngiltere, Premier League’i bir marka hâline getirirken stadyum yenileme, tesisleşme gibi alanlarda birçok gelişmenin öncüsü oldu. İtalya, yaşanan bu dönüşümün parçası olamadı.

Futbolun oynandığı yer de futbolun bir alt başlığıdır. Premier League’de ve Bundesliga’da birçok kulübün en büyük gelir kaynakları arasında kendi modern stadyumları yer alıyor. İtalya’da 1990 Dünya Kupası’ndan beri çivi çakılmayan statlar var. Ancak bürokratik zincirin yavaş yavaş kırıldığını görüyorum.

Juventus, bu konudaki öncülerden. Udinese’nin aynı şekilde bir düşüncesi oldu. Fiorentina, parça parça stadını yeniliyor. Inter ve Milan da San Siro’nun bulunduğu arazi üzerine yeni bir stadyum yapacak.

Tüm bunların her biri, döngünün bir parçası. Taraftar deneyiminin düşmesi, gelirin azalması, rekabet gücünün etkilenmesi…

Peki, İtalya’nın çıkışı tekrar nereden başlar?

Çok büyük bir ekolden bahsediyoruz, elbette herkes durumun farkında ve çözüm için çareler arıyor. Ancak son 20 yılda kupalar kadar büyük krizlerin konuşulması, karar mekanizmasını yavaşlatıyor. Ben buna tabii ki belli sınırlar içinde cevap verebilirim.Düşüncem odur ki; İtalya, “Bir sonraki turnuvaya nasıl gideriz?” sorusuna değil, “Önümüzdeki 10 yılda nasıl bir İtalyan futbolu oluşturmak, hangi standartlara göre oyuncu yetiştirmek istiyoruz?” sorusuna cevap aramalı. Milli takımın başına dünyanın en iyi teknik direktörünü getirseniz bile, kısa süre içinde mucize beklememelisiniz. Bu yüzden; eğer İtalya futbolunda bir reform yapılacaksa, bunu yalnızca milli takım üzerinden değil, kulüpler ve lig kalitesi özelinde de okumak, Coverciano’dan başlamak gerekir.

İtalya’nın bugün yaşadığı kriz, bir modelin veya ekolün bitişi değil. Tam tersine; çok güçlü bir futbol geleneğinin kendisini yeniden tanımlama zorunluluğu. Ben İtalya’yı çok iyi tanıyorum.

Ülkenin futbol sevgisini de, hafızasını da, kazanma arzusunu da biliyorum. O yüzden İtalya’nın yeniden ayağa kalkması benim için sürpriz olmaz.

Ama bunun için geçmişi hatırlamak da yetmez. Geçmişte neden başarılı olduğunu anlayıp, modern futbolda o başarıyı yeniden üretmenin yolunu bulmak gerekir.

Her jenerasyon kendi futbolunu kurmak zorundadır. Çünkü her dönem kendi içinde değerlendirilir.

Gelenek, onu nasıl kullandığınıza bağlıdır. Geçmişinizle övünüp orada kalırsanız, gelenek sizin pranganız olur.

Ama hatalardan ders alıp üzerine doğruları inşa ederseniz, en büyük gücünüz haline gelir. İtalya’nın önündeki mesele bence budur: Kendini yeniden keşfetmek.

Her yeni gün…

Kaynak: Gazete Oksijen