Batuhan Herdem
"Süper kahramanlarla ilgili bir yazı yaz!"
Bundan yaklaşık 10 yıl kadar öncesi. Taksim metrosunda indim, Harbiye'ye doğru yürüyorum. Masumiyet Müzesi edasıyla "Hayatımın en güzel günüymüş, bilmiyordum" tarzı bir giriş cümlesi yazamam, öyle bir durum yok ortada. O sırada telefonumda navigasyon açık, hedefimde bana verilen adres var. İstanbul'un ortası olmasına rağmen oralarda pek dolanmadığımı fark ediyorum. Sadece Gezi Parkı'na birkaç sene öncesinden aşinayım. Ortalık gaz bombasıyken lise öğrencisiydim ama oraları geçmişiz, mühendislik başlamış. Sporu da seviyorum bir yandan. O günün devamında girişteki cümleyi duyuyorum. Sporla bağdaştırmam da isteniyor. Ama aklıma hiçbir şey gelmiyor. Çizgi romanla spor nasıl yan yana gelir ki?
Bugün ise o yazıyı şekillendirecek birkaç şey var kafamda. Tezim şu: Senaryo olarak yazılsa abartılı bulacağımız türden olaylarla birlikte, spor evreninin de kendi süper kahramanlarını, özgün hikâyelerini yaratmaktan başka çaresi yok.
Bu Dünya Kupası tekrar kanıtladı bunu. Otuz dokuz yaşında bir adam, sahaya çıktığı her maçta gol katkısı yapıyor. Bunu normalleştirmemeliyiz. Tüm bu 'VARgentina' tartışmalarına, 'kollanma' mevzularına, İsrail-Filistin konularına kendini fazlaca kaptıranlara üzülüyorum. Yeşil sahanın bas bas bağırdığı bir gerçeği atlıyorlar bence. Christopher Nolan'ın 70mm IMAX kamerasıyla çektiği Odyssey'i hesap makinesi ekranından izlemeye benziyor. Çünkü aslında her şey gözümüzün önünde. Ve karşımızda sanki epik, destansı bir öyküden fırlamış bir kahraman var.
Lamine Yamal bebekken, ailesinin onu Barcelona'nın fotoğraf çekimine götürmesi, takımın o zamanki genç yeteneği Messi ile aynı kareye denk gelmesi, ardından bu ikilinin kaderlerinin Dünya Kupası finalinde birleşmesi? Lionel, Andres, Messi kelimelerini alt alta yazıp LAM-INE kelimesini bulmak? Lionel Messi'nin Arjantin'de kaybettiği finallerin ardından 2016 yılında New Jersey’deki MetLife Stadyumu’nda milli takımdan emekli olacağını açıklaması ve bu yılki finalin de o stadyumda oynanması?
Bir kahraman hikâyesinin de ötesinde, çizgi roman evreni gibi değil mi tüm bu yaşananlar? Çocukluğumda Spider-Man animasyonlarından doğma izleme alışkanlığına ilkokul çağlarımda 'mahallemizin dost canlısı' süper kahramanının filmlerinin eklenmesi, yukarıda adını andığım Nolan'ın Batman Kara Şövalye üçlemesi ve aynı sıralarda Marvel Sinematik Evreni'nin başlaması ile ben de bu dünyayla daha bir alâkadar olmaya başladım. Bir dönem Marvel çizgi romanlarını altmışlardan itibaren kronolojik sırayla okumaya çalıştığım zamanlar da oldu.
Gördüm ki gümüş piyasasının altından daha değerli olduğu tek yer burası. Aşina olmayanlar için, Amerikan çizgi roman tarihi klasik olarak dört döneme ayrılıyor: Altın, Gümüş, Bronz ve Modern Çağ. Bunların aşağı yukarı hangi yılları ele aldığı da çizgi roman meraklılarının konsensusu ile belirlenmiş durumda.
1938-56 yıllarını kapsayan Altın Çağ'da ilk olarak Superman, Batman, Kaptan Amerika gibi tanınan ve sevilen, oyunu kuran süper kahramanlar var. Aslında benzer zamanlarda başlayan ama biraz daha geniş bir dönemde, İkinci Dünya Savaşı'ndan Soğuk Savaş'ın bitimine kadar, spor yayıncılığının da zamanla gelişmesi ve genişlemesi ile yeşil sahaların, parkelerin, ringlerin kahramanları ortaya çıktı: 1960'larda Muhammed Ali, Pele, Bill Russell... 70'lerde Kareem Abdul-Jabbar, Mark Spitz, Nadia Comaneci, Cruyff, Beckenbauer... 80'lerde Maradona, Larry Bird, Magic Johnson, Ivan Lendl, Björn Borg, Martina Navratilova... Bunlar ilk ateşi yakanlardı. Kimi sesli kimi de sessiz kahramanlar...
Çizgi romanlardaki gerçeküstü dünyayı tanıtır, ama biraz da tek boyutlu kalırdı Altın Çağ karakterleri. Bunları onlardan ayırmak lazım. Muhammed Ali'nin aktivist kişiliğini, Frazier ile maçlarının tıpkı süper kahraman filmleri gibi devamlarının gelmesini, Parkinson hastalığını dile getirmeden sadece 'kelebekler' ve 'arılar' üzerine konuşmak mümkün mü? Maradona'nın Tanrı'nın eli olayı, bağımlılıkları ve özel yaşamı ile kusurlu bir ana karakter olması sanki modern çağa ait öykülere daha çok benzemiyor mu?
Sonra bir de bu saydıklarımızı izleyerek büyüyen, seleflerinin mirasını taşıyan ve büyütenlerin devri başlıyor. Çizgi romanlardaki Gümüş Çağ gibi. Gerçek patlama işte orada yaşanıyor. Popüler kültür ürünlerinin en sadık müşterisi olarak benim de favorilerim orada. Spider-Man, Fantastic Four, X-Men, Iron Man, Hulk, Thor, Ant-Man ve sonra ilk kahramanlar takımı Avengers o çağın çocukları.
Sporun kurucu figürleri sonrasındaki Gümüş Çağı da doksanlardan başlayıp 2000'lerin ortalarına uzanıyor. Yayıncılığın gelişmesi, özel televizyon kanallarının kurulması ve yeni başlayan internet çağında ikonlardan, fenomenlerden dem vuruyor, Amerikan pop kültür jargonlarının da dillere yerleşmesiyle GOAT (Tüm Zamanların En Büyüğü) gibi kavramlar çıkartmaya bayılıyoruz.
Maruz kalma etkisi de artıyor gitgide. Bir sabah Michael Jordan'ın hasta hasta şov yaptığı Flu Game'ine uyanıyoruz. Michael Schumacher, Marlboro reklamlı Ferrari'siyle gönülleri hızla ele geçiriyor. Roberto Baggio'nun Dünya Kupası finalinde kaçırdığı penaltı herkesin yüreğini burkuyor. Tenisin kadınlar tarafında Graf-Navratilova, erkeklerde Agassi-Sampras rekabeti aşmış durumda. Mike Tyson acaba Ali'yle dövüşse ne olurdu soruları arasında golf ustası Tiger Woods acaba kaç para kazanıyor merakı dolanıyor...
Ama bu çağa asıl rengini, bu saydığımız isimleri alt üst, kafamızı da allak bullak edenler veriyor. Bu işin Spider-Man'i Messi diyebilir miyim? Çizgi roman tarihinin bir numarası, en çok satanı ve kazandıranı Örümcek Adam. Hatta süper kahraman öykülerinin tarihini değiştirir, Marvel'ı kurtaran hamledir bu karakterin yaratılması. Bizden gibidir, dertleri vardır. Okuyucular o yüzden sever. Messi de Spider-Man'in renktaşı Barcelona'da dönüm noktasını yaratır. Ufak tefek, sıradan bir çocuktur. Ama güçlerine sanki uzaydan gelen bir örümceğin ısırığıyla kavuşmuş gibidir.
Iron Man' benzemiyor mu Cristiano Ronaldo? Tony Stark'ın teknolojisi de onda overthink'i de. Normal insan formu için ulaşılması en zor figürdür. En havalıdır, fiyakalıdır. Ama en büyük gücüne kendisi yerine takımı düşündüğünde ulaşır.
Federer-Nadal-Djokovic birbirine rakip değil de bir X-Men ekibi olsaydı mesela. Tenis kortunda farklı türden mutantlar gibilerdi. Keşke bir takım oyununda izleyebilseydik onları. Snooker efsanesi Ronnie O'Sullivan Thor'a benzer. Elindeki ıstakayı tıpkı Mjölnir gibi kullanır. Babasıyla sorunlar yaşar. MCU'nun Thor'u gibi alkol problemleri de yaşadı hatta bir ara.
Biraz da DC'ye gidelim. Michael Phelps'e Aquaman, Usain Bolt'a Flash desek açıklamaya pek gerek bile kalmaz. Biri suların en hızlısıydı, diğeri pistlerin. 44 yaşında Wimbledon'a dönen Serena Williams, Birinci Dünya Savaşı'ndan beri tarihin farklı anlarında yer alan Wonder Woman'a benzemiyor diyemez kimse.
Modern Çağ'da, Gümüş Çağ kahramanlarının yerine daha güçlü, çeşitli ve geliştirilmiş karakterler gelmeye başladı. Hikâyelerin ve karakterlerin sayısı arttı ama nitelik azaldı. Yeni çağların çizgi romancılığında neredeyse her yıl bir evren yıkılıp yeniden kurulur oldu. Yine de bir türlü istenen verim alınamadı. Sürekli sıfırlanan bir anlatıda kalıcı mitler birikememeye başladı. Çünkü büyük karakterleri kaybetsek de hiçbir kaybın hakiki anlamda gerçek kalmadığı ortaya çıktı.
Marvel Sinematik Evreni mesela bize bir sürü yeni karakter tanıttı. Ama yine de en çok Robert Downey Jr.'ın Dr. Doom rolüyle geri dönecek olmasından heyecan duymuyor muyuz? Dünya Kupası'nda Mbappe ve Haaland varken acaba Messi, Ronaldo, Neymar ne yapacak diye merak etmemiz gibi. Alcaraz ve Sinner tenisi kurtarıyorlar belki ama Wimbledon hâlâ biraz da "acaba Djokovic 25'i kazanır mı" sorusuna varıyor. Max Verstappen üst üste şampiyonluklar yaşıyor ama Fernando Alonso'nun Lewis Hamilton'ı geçtiğinde verdiği his çok başka değil mi? Nikola Jokic ve Shai Gilgeous-Alexander son birkaç senede NBA'e damga vurdular ama bu yaz en çok da LeBron'un hangi takıma gideceğini merak etmiyor muyuz?
Daniel Boorstin, The Image: Amerika’daki Sahte Olaylara Dair Bir Rehber kitabında kahraman ile şöhreti şöyle ayırır: Kahraman başarısıyla tanınır ve kendini yaratır; şöhret ise imajıyla tanınır ve medya tarafından yaratılır. Sosyal medya da bunu besliyor. Sporcuların kariyerleri artık saatlerce süren epik mücadelelerden ziyade highlight'lar, edit'ler, viral kliplerle ölçülüyor. İmaj ve influence etme kaygısı da tümden öne çıkınca sporcular sanki Modern Çağ için üretilmiş kahramanlara benzemeye başlıyor. Ve her gün birilerini baş tacı edip bir başkalarını aşağı çekerek sanal evrenleri yıkıp yenilerini yaratıyoruz aslında.
Meselenin özü biraz da burada gizli. Çizgi roman takipçileri beni anlayacaktır. Altın ve Gümüş Çağ kahramanlarının yaşlılık dönemindeki öykülerden bazıları bu janrın en iyileri olarak değerlendiriliyor. Yaşlanmış, emekli bir Bruce Wayne'in dönüşünü anlatan Batman: The Dark Knight Returns, yaşlanan bir avcının hayatında bir kez Örümcek Adam'ı alt edip sonra kendini öldürmesini anlatan Kraven's Last Hunt, Daredevil'ın dibe vurup yeniden doğuşuna mercek tutan ve bugünlerde Disney'de dizisi de çıkan Born Again... Hepsinin merkezinde bir geri dönüş teması var. Aslında bizi çeken de bu nostalji hissi biraz. Spor evreninde de öyle bir dönemdeyiz ki eskiler koltuğu hiçbir zaman bırakmamaya yemin etmiş gibi.
Üç gün önce, 'Bakırköy'de bir öğle vakti' etrafımda başka başka hikâyeler yazılırken ve hevesle Dünya Kupası konuştuğum bir sırada bu yazının temelini attığımı fark ettim. Benden 10 yıl önce istenen yazı da günümüz spor kahramanları gibi peşimi bırakmamıştı sanırım.
Belki doğru zamanı bekliyordum ve 10 yıldır bu yazıyı yazmaya hazır değildim. Belki doğru olan da budur ve sadece eski kahramanlarımızı bırakmaya henüz hazır değilizdir...
Messi’nin örümcek hisleri alarm vermeye devam ettikçe de hazır olmayacağız.