Başlıktaki sorunun cevabı düşündüğümüzden çok daha karmaşık.
2018’de yayımlanan ve yüksek baskı ile derin savunmayı doğrudan karşılaştıran ilginç bir araştırmaya 19 elit profesyonel saha oyuncusu katıldı. Ayrıca iki kaleci kullanıldı ancak kaleciler çözümlemeye dahil edilmedi. Araştırmacılar erken bir kırmızı kart sonrasındaki oyunu canlandırmak amacıyla tam sahada 11’e 10 maç oynattılar.
On bir kişilik takım ilk 10 dakikada kendi kalesine yakın savunma yaptı. İkinci 10 dakikada ise savunma hattını öne çıkararak yüksek baskı uyguladı. Sonuç oldukça şaşırtıcıydı.
Yüksek baskı bölümünde oyuncuların katettiği toplam mesafe yaklaşık yüzde 19,8 azaldı. Ortalama hareket hızları yaklaşık yüzde 20 düştü. Kalp atım hızları da daha düşük çıktı. İki takımın geometrik merkezleri arasındaki mesafe ise yaklaşık yüzde 21 küçüldü.
Yani yüksek baskı yapan takım daha fazla değil, daha az koşmuş ve daha düşük fizyolojik yük yaşamıştı. Fakat burada önemli bir uyarı gerekiyor. Deney yalnızca 20 dakika sürdü ve yüksek baskı yapan takım 11’e 10 sayısal üstünlüğe sahipti. Dolayısıyla bu araştırmadan “yüksek baskı insanı yormaz” sonucu çıkarılamaz. Araştırmanın gösterdiği şey daha değerlidir:
Önde savunmak daha fazla koşmak anlamına gelmez
Peki nasıl? Çünkü futbolcunun enerji harcamasını yalnızca yaptığı koşunun şiddeti değil, o koşuyu ne kadar süre yapmak zorunda kaldığı da belirler.
Derinde savunan bir takım düşük şiddette fakat çok uzun süre savunabilir. Rakip topu bir kanattan diğerine dolaştırdıkça blok sağa-sola kayar, öne çıkar, geriye düşer ve ceza sahası çevresinde sürekli yeniden konumlanır.
İyi uygulanan yüksek baskı ise çok şiddetli fakat çok kısa olabilir. Rakip stoper topu aldığında santrfor baskıya çıkar, kanat pas yolunu kapatır, orta saha rakibin bağlantı oyuncusuna yaklaşır ve altı-yedi saniye içerisinde rakip uzun oynamaya zorlanır. Savunma faaliyeti biter.
Dolayısıyla ilk önemli ayrım şudur: Yüksek baskının maliyetini yalnızca şiddeti değil, ne kadar sürdüğü de belirler.
2022 araştırması: Presin fiziksel maliyeti
2022’de yayımlanan başka bir araştırma bu soruya gerçek elit maçlar üzerinden yaklaştı.
23 elit saha oyuncusu 10 resmi maç boyunca küresel konumlandırma sistemi cihazlarıyla takip edildi. Araştırmacılar savunmadan hücuma geçiş, hücumdan savunmaya geçiş, hızlı hücum ve yüksek baskı gibi farklı oyun bölümlerindeki fiziksel talepleri ayırdılar.
Ölçülenler arasında toplam koşu mesafesi, yüksek hızlı koşu, tam hızlı koşu ve yüksek şiddetli hızlanma-yavaşlamalar vardı. Sonuç yine ilginçti.
Yüksek baskı, incelenen oyun bölümleri arasında toplam mesafe, yüksek hızlı koşu ve tam hızlı koşu açısından görece düşük değerlere sahipti. Fakat hızlanma ve yavaşlamalarda durum farklıydı. İşte presin gerçek fiziksel karakteri burada ortaya çıkıyor.
Bir futbolcunun pres sırasında 30-40 metre tam hızla koşması gerekmeyebilir. Altı metre hızlanır, durur; rakip pas verir, yön değiştirir; dört metre daha hızlanır, yeniden yavaşlar; top kaleciye döner, tekrar harekete geçer. Toplamda büyük bir koşu mesafesi oluşmaz. Ama kas sistemi açısından futbolcu sürekli hızlanıp fren yapmaktadır. Bu nedenle bir takımın fiziksel yükünü sadece “kaç kilometre koştu?” sorusuyla ölçmek yanıltıcıdır.
Her 10 kilometrelik koşu birbiriyle aynı değildir
2019’da yayımlanan kapsamlı bir derleme ve birleştirilmiş çözümleme bu konuda çok önemli sonuçlar verdi. 11 araştırmadaki toplam 165 futbolcunun maç yükleriyle maç sonrası yorgunlukları karşılaştırıldı.
Sonuç çarpıcı. Toplam koşu mesafesiyle yorgunluk göstergeleri arasında açık bir ilişki bulunamadı. Buna karşılık saniyede 5,5 metrenin, yani saatte yaklaşık 19,8 kilometrenin üzerindeki koşu mesafesi hem kas hasarı hem de sinir-kas yorgunluğuyla güçlü biçimde ilişkiliydi.
Araştırmacıların hesaplamasına göre bu hızın üzerinde koşulan her ilave 100 metre, 24 saat sonraki kreatin kinaz düzeyinde yaklaşık yüzde 30’luk artış ve sıçrama tepe gücünde yaklaşık yüzde 0,5’lik düşüşle ilişkiliydi.
Bu yüzden iki futbolcu da 10 kilometre koşmuş olabilir ama fiziksel olarak aynı maçı oynamış sayılmazlar. Biri bu mesafenin büyük bölümünü düşük ve orta şiddette koşarken diğeri yüzlerce metre yüksek hızda koşmuş, onlarca kez sert biçimde hızlanıp yavaşlamış olabilir. Yüksek baskıyı değerlendirirken de asıl mesele budur.
Presin en pahalı anı belki de pres değildir
İki takım düşünelim.
Birinci takım rakibin stoperine baskıyı başlatıyor. Santrfor çıkıyor, kanat iç koridoru kapatıyor, orta saha öne geliyor. Rakip altı saniye içerisinde uzun vuruyor ve top kazanılıyor.
İkinci takım aynı baskıyı başlatıyor. Fakat santrfor yalnız kalıyor. Rakip stoper orta sahayı buluyor. Orta saha oyuncusu öne çıkmak zorunda kalıyor. Rakip bu kez beke oynuyor. Kanat geri dönüyor. Bek öne çıkıyor. Baskı kırılıyor ve takımın tamamı kendi kalesine doğru koşmaya başlıyor.
İki pozisyon da istatistiklere “yüksek baskı” olarak girebilir. Ama fiziksel maliyetleri aynı değildir. Birincisinde takım kısa ve örgütlü bir yüksek şiddetli hareket yaptı. İkincisinde ise önce öne koştu, ardından geriye koşmak zorunda kaldı. Bu nedenle yüksek baskının belki de en ağır faturası baskının kendisinden değil, baskı kırıldıktan sonraki geri koşudan çıkar.
Geniş kapsamlı maç çözümlemelerinde de hızlı savunmaya geçiş bölümlerinin fiziksel açıdan son derece ağır olduğu görülüyor. Rakip ilk baskıyı aştığında açık alanda geriye koşmak, kısa mesafeli ve örgütlü bir önde baskıdan çok daha büyük koşu mesafeleri yaratabiliyor.
Bu nedenle yüksek baskı konusunda temel ayrımlardan biri şudur: İyi pres ile kötü pres aynı fiziksel faaliyetin iki farklı kalitesi değildir; oyuncuya çıkardıkları enerji faturası da farklıdır.
Yoğun baskıdan sonra ne oluyor?
Futbolcuların maç içerisindeki en yoğun bölümlerini inceleyen araştırmalar da önemli ipuçları veriyor. Oyuncuların bir, beş ve on dakikalık en yoğun dönemleri belirlendiğinde, bu bölümlerin hemen ardından fiziksel çıktının düştüğü görülüyor.
En yoğun bölümden sonraki ilk dakikada toplam mesafe ve hızlanma-yavaşlama değerlerinde yaklaşık yüzde 11-18 düşüş görülebiliyor. Yüksek şiddetli koşudaki düşüş ise bazı ölçümlerde çok daha büyük: İlk dakikada yüzde 64-89’a ulaşabiliyor. Birkaç dakika içerisinde belirgin bir toparlanma gerçekleşiyor.
Bu, yüksek baskı açısından çok önemli. Bir takımın 15 saniyelik çok yoğun bir baskı yapabilmesi, aynı baskıyı aralıksız biçimde tekrar edebileceği anlamına gelmiyor. Futbolcu yükleniyor, kısmen toparlanıyor, yeniden yükleniyor. Dolayısıyla presin sürdürülebilirliğini belirleyen unsurlardan biri de yüksek şiddetli hareketler arasındaki toparlanma süresi.
Rangnick neden genç oyuncu istiyordu?
Tam bu noktada Ralf Rangnick’in yıllardır uyguladığı kadro kurma anlayışı daha anlamlı hale geliyor.
Rangnick’in Hoffenheim’da ve daha sonra çalıştığı kulüplerde göreve geldiğinde koyduğu temel transfer ilkelerinden biri 23 yaş ve altındaki oyunculara yönelmekti. Bunun ekonomik tarafı açıktı: Genç oyuncu gelişebilir ve daha yüksek bedelle satılabilirdi. Ancak Rangnick’in gerekçesi yalnızca ekonomi değildi. Genç futbolcuların yeni fikirlere daha açık olduğunu, fiziksel olarak yoğun baskı ve top kaybından hemen sonra yapılan baskının taleplerini daha iyi karşılayabildiğini ve daha hızlı toparlandığını düşünüyordu. Neden 23 yaş altı sorusuna verdiği dört kritik cevaptan birisi maç içi rejenerasyonunun çok daha yüksek olmasıydı.
Bu tercih, yukarıda sözünü ettiğimiz maç içi yorgunluk araştırmalarıyla birlikte okunduğunda özellikle ilginç hale geliyor. Çünkü yüksek baskının problemi yalnızca oyuncunun ilk koşuyu yapabilecek güce sahip olması değil. Asıl mesele, o koşudan sonra ne kadar hızlı toparlanıp ikinci, üçüncü ve dördüncü yüksek şiddetli hareketi üretebildiği.
Bir santrfor rakip stopere 10 metre baskı yaptıktan sonra oyun bitmiyor. Beş saniye sonra diğer stopere, ardından kaleciye, birkaç saniye sonra da yeniden orta sahadaki rakibine hareketlenmesi gerekebiliyor. Dolayısıyla baskı futbolunda belirleyici fiziksel özellik yalnızca en yüksek hız veya toplam dayanıklılık değil; yüksek şiddetli hareketler arasında yeniden güç üretebilme kapasitesi.
Rangnick’in genç oyuncu tercihini bu çerçevede okumak mümkün. Onun futbolu zaten yüksek baskı, top kaybından hemen sonra topu geri kazanma ve hızlı geçişler üzerine kuruluydu. Böyle bir oyunda 90 dakika boyunca hiç yorulmayan futbolcuya ihtiyaç yoktur; çünkü böyle bir futbolcu yoktur.
İhtiyaç duyulan şey, yoğun bir hareketten sonra mümkün olduğunca çabuk toparlanıp bir sonraki yoğun hareketi yeniden üretebilen futbolcudur. Bu ayrım önemli. Çünkü baskı futbolunda mesele yalnızca “çok koşabilmek” değildir. Koştuktan sonra yeniden koşabilmektir. Bunu da genç futbolcular yaşlılara göre çok daha iyi bir şekilde yapıyordu.
Maç yorgunluğu gerçek mi?
Burada kanıt son derece güçlü. 2018’de yayımlanan kapsamlı bir sistematik derleme ve birleştirilmiş çözümlemede 77 araştırmadaki toplam 1.105 futbolcu incelendi.
Devre arasında bile alt ekstremite kas işlevinde ve fiziksel performansta bozulmalar görülüyordu. Maç sonunda ise incelenen yorgunluk göstergelerinin tamamında belirgin değişiklikler vardı.
Daha önemlisi bazı etkiler 72 saat sonra bile tamamen ortadan kalkmamıştı. Arka uyluk kaslarının kuvvet üretme kapasitesi, fiziksel performans, kreatin kinaz, kas ağrısı ve genel iyilik hali göstergelerinde üç gün sonra dahi bozulmalar saptandı.
Yani soru “futbol maçı oyuncuyu yoruyor mu?” değil. Bunu biliyoruz. Asıl soru: Hangi futbol hareketleri yorgunluğa ne kadar katkıda bulunuyor?
Ve mevcut bulgular toplam kilometreden çok yüksek şiddetli koşulara, tekrarlanan hızlanma-yavaşlamalara ve kısa sürede art arda yapılan yoğun hareketlere bakmamız gerektiğini söylüyor.
Yüksek baskı neden santrforlar için daha zor?
Yüksek baskının maliyeti her oyuncuya eşit dağılmıyor. 2022’deki araştırmanın oyuncu mevkilerini ayrıca inceleyen devam çalışmalarında yüksek baskı sırasında en ağır fiziksel değerlerden bazılarının santrforlarda ortaya çıktığı görüldü.
Sahada bunun nedenini görmek kolay. Kaleci stopere oynuyor; santrfor hızlanıyor. Top diğer stopere gidiyor; yön değiştiriyor. Pas kaleciye dönüyor; tekrar hızlanıyor. Kaleci diğer tarafa oynuyor; yeniden yön değiştiriyor.
Santrfor tek seferde 40 metre koşmuyor olabilir. Fakat 8, 10, 12 ve 7 metrelik dört ayrı koşu yapıyor; her birinde hızlanıp yeniden yavaşlıyor. Toplam mesafe düşük görünebilir. Kaslara binen yük düşük değildir.
Kompaktlık aynı zamanda enerji tasarrufudur
2018 araştırmasının belki de en önemli bulgularından biri yüksek baskıda takımların birbirine yaklaşmasıydı. Bunun taktik olduğu kadar fiziksel anlamı da var. Bir oyuncu rakibine 15 metre uzaktaysa baskıya çıkmak pahalıdır. Beş metre uzaktaysa ucuzdur. Aynı şey top kaybı sonrası baskı için de geçerli.
Takım hücum ederken oyuncular birbirine yakın ve topun arkasındaki güvenlik yerleşimi doğruysa, top kaybedildiğinde beş-altı metrelik bir koşuyla rakibe baskı yapılabilir. Takım sahaya yayılmışsa aynı oyuncunun 15-20 metre koşması gerekir. Rakip ilk baskıyı kırarsa bunun üzerine bir de 30 metre geriye koşacaktır. Dolayısıyla iyi yerleşim sadece taktik güvenlik sağlamaz. Enerji tasarrufu da sağlar.
“90 dakika pres yapılmaz” klişesi doğru mu?
Bu cümle ancak doğru tanımlanırsa anlamlıdır.
Bir takım 90 dakika boyunca önde savunabilir. Ama hiçbir takım 90 dakika boyunca aralıksız ve en yüksek şiddette rakibini kovalayamaz. Zaten iyi yüksek baskı böyle uygulanmaz.
Pres sürekli koşmak değildir. Rakibin her pasına saldırmak hiç değildir. Kaleciye geri pas, kötü ilk kontrol, çizgiye oynanan top, oyuncunun kapalı vücut konumu veya havadan gelen zor bir pas gibi anlar baskı için tetikleyici olarak kullanılabilir.
Bunun fiziksel anlamı da açıktır: Takım her harekete tepki vermek yerine doğru anı bekler. Sonra birlikte hızlanır. Başka bir ifadeyle iyi pres daha fazla koşmak değil, doğru zamanda koşmaktır.
Yüksek pres yorar mı?
Evet, yüksek baskı yorabilir.
Yüksek şiddetli hızlanmalar, yavaşlamalar, yön değiştirmeler ve tekrarlanan koşular enerji tüketir. Yoğun hareket dönemlerinden sonra oyuncuların yüksek şiddetli koşu kapasitelerinin geçici olarak düştüğünü, yüksek hızlı koşuların maç sonrası kas hasarı ve sinir-kas yorgunluğuyla ilişkili olduğunu biliyoruz.
Fakat bilimsel çalışmalar aynı zamanda çok önemli bir düzeltme yapıyor: Yüksek baskı otomatik olarak daha fazla fiziksel yük anlamına gelmez.
2018 araştırmasında sayısal üstünlüğe sahip takım yüksek baskı yaparken daha az mesafe katetti, daha düşük ortalama hızla hareket etti ve daha düşük kalp atım değerleri gösterdi.
2022 araştırmasında yüksek baskı bölümleri toplam mesafe ve yüksek hızlı koşu bakımından beklenenden düşük değerlere sahipken, baskının asıl fiziksel karakterinin hızlanma ve yavaşlamalarda ortaya çıktığı görüldü.
Yorgunluk araştırmaları ise toplam koşu mesafesinin tek başına yanıltıcı olduğunu gösteriyor. Bu nedenle bir takımın yüksek baskısının fiziksel maliyetini anlamak için “kaç kilometre koştular?” sorusu yeterli değildir.
Şunlara bakmak gerekir: Baskı kaç saniye sürüyor? Oyuncular baskıya başladıklarında birbirlerinden ne kadar uzaktalar? İlk baskı kaç metre mesafeden geliyor? Kaç kez hızlanıp yavaşlamak zorunda kalıyorlar? Rakip ilk baskıyı ne sıklıkla kırıyor? Baskı kırıldığında kaç metre geriye koşuluyor? Top ne kadar çabuk geri kazanılıyor? Ve bir sonraki yoğun baskıya kadar oyunculara ne kadar toparlanma süresi kalıyor?
Bütün araştırmaları saha diline çevirdiğimizde ortaya çıkan sonuç bence çok net: Yüksek presin sürdürülebilirliği yalnızca kondisyon meselesi değildir. Aynı zamanda mesafe, zamanlama ve organizasyon meselesidir.
İyi organize edilmiş yüksek baskı çok şiddetli olmasına rağmen kısa sürebilir ve rakibin hücumunu erken bitirerek toplam fiziksel yükü azaltabilir. Kötü organize edilmiş yüksek baskı ise oyuncuya aynı pozisyon içinde iki kez fatura çıkarır:
Önce öne, sonra geriye koşturur. Yüksek presin yarattığı yorgunluk, presin başarı oranıyla doğrudan ilişkili.
Kaynak: Gazete Oksijen