03 Temmuz 2022, Pazar
Haber Giriş: 24.06.2022 04:30 | Son Güncelleme: 24.06.2022 05:47

Geleceği şekillendirecek 5 trend (Etkinliğin tamamı)

TBWA\GroupIstanbul’un TBWA Backslash ekibinin yayınladığı Kültürel Değişim Raporu’nun Türkiye’deki yansımasını incelemek üzere Ipsos ve Oksijen’le birlikte hayata geçirdiği Culture NEXT 2022 Kültürel Değişim Konferansı, 21 Haziran 2022’de Uniq’te gerçekleşti
Geleceği şekillendirecek 5 trend (Etkinliğin tamamı)

Konferansın sunuculuğunu seslendirme sanatçısı, TV sunucusu ve Oksijen yazarı Yekta Kopan yaptı. “Döngüsel Ekonomi” adlı ilk panelde Oksijen yazarı Elif Ergu, Fazla Gıda CEO’su Olcay Silahlı ile konuştu. İkinci panel “Hayalet Modu”nda Oksijen yazarı Serdar Kuzuloğlu ve teknoloji yazarı Ahmet Usta internette mahremiyet kavramını tartıştı. “Cinsiyet Kurallarının Reddi” başlıklı panelde Oksijen yazarı Zeynep Miraç ve Prof. Dr. Itır Erhart toplumsal cinsiyet kodları üzerine aydınlatıcı bir konuşma yaptı. “Zihin Bakımı” etrafında şekillenen dördüncü panelde Oksijen yazarı, antiaging ve biyokimya uzmanı Dr. Ayşegül Çoruhlu izleyicileri bilgilendirdi. Son panelde Oksijen yazarı Levent Ertem ve tiyatro sanatçısı Tolga Çevik “Akışkan Gerçeklik” kavramını konuştu. Her panelden önce TBWA Istanbul CSO’su Toygun Yılmazer ve Ipsos CCO’su Yasemin Özen Gürelli, Kültürel Değişim Raporu’ndan değerli veriler paylaştılar.

İşte o konferansın tam metni

Yekta Kopan: Kültürel değişim konferansındayız. Kültür meselesi çok uzun zamandır farklı yönleriyle çok konuşulur oldu. Kültür hepimizin iş yapış modellerini de belirliyor. Şirket kültürleri, kültürel bir zihin oluşturma, kültürel çatışmalar, kültürel hiyerarşi, kültür politikası yaratma... Bütün bunlar konuşuluyor ama bir yandan da hala o kültürel değişimin nüveleri, tartışılabilir yönleri, en basit sözü ve cümleleri bulunup çıkarılamıyor. İşte biz bugün çeşitli yönleriyle, çeşitli başlıklarla kültürel değişim meselesini konuşmak istiyoruz. Çünkü kültürel değişimle birlikte gerçekten iş yapış modellerimizi ve dünyayı algılayış şeklimizi belirleyebileceğiz. Kültür zaten temel olarak insanlığın varlığından beri bize bunu sağlıyor. O yüzden bugün bu meselenin içine girelim istiyoruz. Ben hemen sözü TBWA Istanbul CEO’su Burcu Özdemir’e bırakıyorum. Ve hemen şu başlıktan başlayalım. Culture Next nedir?

Burcu Özdemir: Biz TBWA olarak kültürü takip etme, trendleri takip etme ve bunları paydaşlarımızla, sektörümüzle, iş ortaklarımızla paylaşma konusunda çok hevesliyiz. Globalde her sene TBWA ajansları içinde bu trendler çıkarılıyor. Ne yapılıyor? Günlük olarak TBWA ajanslarındaki kültürel spotter’lar o gün o şehirde, o ülkede ne konuşuluyor, ne oluyor, globale bilgi veriyor ve biz Backslash adlı Instagram hesabında bunları paylaşıyoruz. Bu trendler her sene bir rapor olarak derleniyor. Bütün TBWA’ler ve müşterileriyle, paydaşlarıyla paylaşılıyor.

Fakat biz ilk defa bu sene CultureNext adı altında bunu bir konferansa çevirmek istedik. Neden? Çünkü Ipsos’la bir araştırma yaparak dünyada belirlenen 36 trendden Türkiye için anlamlı olanları hangileri diye inceledik. Nihayet bu 36 trendden 5 tane ana trende dokunmak istedik. Bu 5 trend Türkiye’de önümüzdeki yıllarda bize şekil verecek, hayatımıza anlam katacak diye düşündük ve bu 5 trendi bugün burada konuşacağız. Bir yandan da her sene düzenli olarak bu konferansı organize edip kültürdeki değişime, insana dokunan bu değişimlere yön vererek iletişim sektörüne de değer katmak istiyoruz.

Y.K.: Peki nedir bu trendler? Biraz bahseder misin?

Yekta Kopan

B.Ö.: Tabii çok küresel şeyler var. İklim değişikliğinden başlayarak... Belki döngüsel ekonomiyi konuşurken bugün biraz değineceğiz. Sonra cinsiyet eşitliği. Tasarımda eşitlik mesela. Ama tasarımda eşitlik başlığını Türkiye’ye getirmemiz için ciddi bir vakit olduğunu düşünüyorum. İnsanlar kaldırım boylarını ve engelliler için tasarlanan alanları konuşurken bizim daha yolumuz var sanırım. Bu yüzden bu trendlere daha sonra değineceğiz. Şimdi 5 zaruri kategoride sohbetimizi sürdüreceğiz. Raporun tamamını da yayımlayacağız. İsteyenler onu da inceleyebilir önümüzdeki günlerde.

Y.K.: Şimdi bütün bu söylediklerin kültürel değişimin mi yakalanmasını sağlayacak? Bu neden önemli? Yani kültürel bir zekaya sahip olmak iş yapış şekillerimizi nasıl belirleyecek? Nasıl değiştirecek? Sana göre bu konferansın katkısı ne olacak?

B.Ö.: Aslında yaptığımız iş temelde insanı anlamak. İnsan toplumu nasıl değiştirecek? Toplum kültüre nasıl değer katacak? Bunu anlamaya çalışıyoruz. Burada Oksijen gazetesi var. Kültüre katkı sağlıyorlar, dönüştürüyorlar. Hepimizin amacı aslında bugün buradan şununla çıkabilmek: Biz neyi farklı yapabiliriz? İnsan ne istiyor? İnsan neye dokunuyor? İki sene önce hiç duymadığımız pandemi vesaire derken bir yandan bugün savaşları konuşuyoruz. Ama bir yandan da bunu dönüştürecek gücün yine insanoğlunda olduğunu görüyoruz. Aşıyı da yine insanoğlu buluyor. Aslında bugünün temel amacı neyi dönüştürebiliriz ve birey olarak yine bir katkı sağlayacaksak nasıl sağlayabiliriz, onu bulmamız gerekiyor.

Y.K.: Harika. Bu arada küçük bir köşesinde yazdığım için Oksijen’den ben de söz etmek isterim. Oksijen yazarı dostlarımız bütün sohbet sırasında sahnede olacaklar. Biraz önce dediğin çok doğru. Oksijen de bu kültürel zekayı oluşturmak ve anlamak üzere çalışıyor. Manipüle etmek, yönetmek, yöneltmek ya da direksiyon çevirmek üzere değil. Dolayısıyla bu okur tarafından da algılandı. Okurunu bir yere yönlendiren değil, okuruyla beraber oraya giden bir yapısı var. Bir kültürel zeka oluşuyor böylelikle. TBWA açısından nasıl bir önemi var kültürel zekanın? Siz ne yapıyorsunuz?

B.Ö.: Kültürel zekayı oluşturmak için bu araştırmalara devam edeceğiz. Bunu bir misyon olarak görüyoruz. Günün sonunda biz her zaman, sektörümüzün önünde giden demeyeyim ama, çıtayı yükseğe koymaya çalışan taraf olduk. Yine bunu yapmaya devam edeceğiz. Bu kültürel zekanın, kolektif bilincin, global algının artması için çabalayacağız. Ne kadar sınırsız bir dünyanın içinde olduğumuza hep beraber tanık olduk pandemide. O yüzden bu misyonu alacağız. Bu konferansı düzenli olarak yapmaya devam edeceğiz ve kültürdeki değişimleri iş ortaklarımızla birlikte aslında herkese anlatmaya çalışacağız. Amacımız Oksijen’in katkılarıyla milyonlara ulaşmak olacak.

Y.K.: Başka partnerler de var mı? Kimler bugün burada?

B.Ö.: Aslında bugünün gerçekleşmesinde en büyük katkıyı sağlayan EnerjiSA oldu. Onlara öncelikle çok teşekkür etmek istiyorum. Onlar zaten global seviyede trendleri çok yakından takip ediyor ve enerji dünyasının gelecekte nereye gideceğini şekillendirmeye çalışıyor. EnerjiSA olarak bugün bizim en büyük partnerimiz onlardı, çok teşekkür ediyorum kendilerine bugün bizimle burada oldukları için. Ve tabii ki Ipsos... Araştırmayı beraber yaptık. Ve tabii ki Oksijen... Bir pazar sabahı kahvaltısında hayal ettiğimiz şeyi bugün sahnede gerçekleştiriyoruz. Çok teşekkür ediyoruz onlara.

Y.K.: Sen cumadan okumuyor musun? Pazara kadar bekliyor musun?

B.Ö.: Biz pazar günü bir kahvaltıda sohbet ediyorduk da. Gazete dışında bir sohbet. Orada bir hayal kurduk, bugün gerçekleşti. Onun için ayrıca teşekkür ediyorum. Ve Doğan Holding, sağ olsun, her zaman yanımızda. Hepsiburada ailesi hem bizimle birlikte uzun yıllardır çalışıyor hem de bu projede de destekçimiz oldu. Çok teşekkür ediyorum. McDonalds güzel ikramlarıyla fuaye alanında. Kendilerine çok teşekkür ediyoruz. Benden bu kadar.

Burcu Özdemir

Y.K.: Harika. Teşekkür ediyorum. Girişteki birkaç cümlemin altını doldurmuş oldu. Şimdi ilk konuşma öncesinde sevgili Toygun ve Yasemin’i sahneye çağıracağım. Ama onları da sahneye çağırmadan önce bir zemin hazırlamak için şunu söyleyeceğim: Son zamanlarda siz de çok duyuyorsunuzdur, döngüsel ekonomi.

Döngüsel ekonomi konusunda geçenlerde ortaokul-lise düzeyinde bir ortamda konuşma yaptığımda 14-15 yaşında çok tatlı, genç bir arkadaşım döngüsel ekonomiye dair söylediğimiz her şeyden sonra bütün bunlar anneannem dedi. Tabii genç arkadaşım biraz romantik bir yerden baktı ama bu bizim bildiğimiz bir şey. Fakat aynı zamanda yeniden keşfetmemiz gereken bir şey coğrafya olarak, toplum olarak. Bildiğimiz bir şeyi yeniden keşfetmemiz gerekiyor. Bu bana çok tuhaf geliyor. Önümüzdeki 5-10 yılı anlayabilmek için döngüsel ekonomiyi yeniden keşfetmeliyiz. Bir sonraki oturumun öncesinde ben sahneye Toygun Yılmazer ve Yasemin Özen Gürelli’yi çağırıyorum. Daha sonra da döngüsel ekonomiyi konuşacağız. 

Toygun Yılmazer: Ben Toygun Yılmazer. TBWA’in strateji başkanıyım.

Yasemin Özen Gürelli: Ben Yasemin Özen Gürelli. Ipsos’ta müşteri ilişkilerinden sorumlu başkanım. Bugün az önce Burcu’nun da bahsettiği birtakım trendlerden konuşacağız. Biz dün Toygun’la bir prova yaparken ne kadar uzun süredir bu konuda çalışıyor olduğumuzu fark ettik. Yaklaşık 6 aydır bu çalışmanın temelini oluşturacak verileri nasıl toplamalıyız, nasıl en iyi şekilde size sunmalıyız, onun üzerine çalıştık. Çünkü şu an trendlerden konuşuyoruz, herhangi bir ürünün araştırmasını yapmıyoruz. Geleceğe dönük birtakım konuları belirlemeye çalışıyoruz. Dolayısıyla çok kolay değildi. Bunu nasıl sorgulayacağımız, tüketiciden bilgiyi nasıl alabileceğimiz konusunda oldukça kafa yorduk. Arkada ekipler çalıştı ve günün sonunda da güzel bir çalışma elde ettiğimizi düşünüyorum. 

T.Y.: Siz bugün aslında burada 10-15 kişiyi görüyor olacaksınız. Ama arkada çalışan birçok insan var. Onlara da çok teşekkür etmek isteriz. Niye bu kadar hazırlandık? Bugünün sonunda 5 kavramla salondan ayrılmanızı hedefliyoruz. Trendlerden her yerde bahsediliyor. Birçok şeyi görüyoruz. Son zamanlarda NFT’yi konuştuk. Metaverse’i konuştuk. Ama gelecek sene de AFT olur, geçişken metaverse diye yeni bir kavram çıkabilir.

Hepsinin arkasında akışkan gerçeklik diye daha temel bir kültürel değişim alanı var. Bunlardan bahsetmek istiyoruz. O temel değişim alanlarını görelim, orada olabilecek şeyleri hayal edelim istiyoruz. Akışı da ona göre planladık. Dünyadaki 36 trend arasında Ipsos’la yaptığımız araştırmadan sonra 5’ini anlamlı bulduk. Bu 5 tanesinin ne olduğunu, dünyada nasıl karşılık bulduğunu, Türkiye’deki araştırmalarda ne denildiğini biz Yasemin’le size anlatıyor olacağız. Sonrasında da Oksijen yazarları ve konuk konuşmacılar üzerinde tartışarak bu konuları derinleştirecekler.

5 konuya bölünmüş bir akışımız var. Bunlar bizim değerlerimizi, hayata bakış açımızı etkilediği için de önemli. Bunlara göre davranıyoruz, bir şeyler satın alıyoruz. Kavramlar tüm aksiyonlarımızı etkiliyor. Önce döngüsel ekonomiyle başlayalım. Döngüsel ekonomi İngilizcede “circularaftermarkets” diye geçen bir kavram. Döngüsellikle ilgili çalışmaların yeni bir pazar, yeni bir gelir modeli yaratmasıyla ilgiliydi. Bunun temelinde yıllardır bildiğimiz lineer ekonominin akışı var. Take, make, use, dispose. Doğadan topladığımız hammaddeleri üretime sokuyoruz. Sonra bunlar kullanıma giriyor. Kullanılan şeyler de bir süre sonra atık olarak hayatımızda var oluyor. Fakat atıklar gitgide birikti. Dünyada 2 milyar ton kentsel atık var. Çok ciddi bir sorun haline geldi. O yüzden yıllardır bildiğimiz bu akışı nasıl değiştirebiliriz diye herkes bir arayış içerisine girdi.

Burada da doğadan ilham aldık. Doğada bazı şeyler kendiliğinden oluşuyor ve sonra tekrar doğaya karışarak yok oluyor. Bir döngüsellik var. Bu döngüsellikten yola çıkarak insanlar da döngüsel bir ekonomi modeli yaratabilir miyiz diye cevap arıyor. Dispose aşamasında atığa dönüşüp çöp olarak birikmesi yerine bazı döngüsel taktikleri kullanarak bunları tekrar akış içine alabilir miyiz diye yöntemler araştırılıyor. Reuse, reduce, recycle, rethink, repair, refuse. Hepsinin temelinde de rethink var. Tüm aşamaları tekrar tekrar düşünmek. Acaba attığımız şey gerçekten bir atık mı, onu farklı şekilde kullanabilir miyiz, tükettiğimiz şeyi o kadar alıp tüketmemiz gerekiyor mu, bu kadar üretim gerekli mi ya da en başta üretimde kullanılan hammaddelerde daha kolay recycle edilenler kullanılabilir mi? Biz de bu soruyu Türkiye’de insanların bu kavrama alışkın olup olmadığını saptamak için sorduk. 

Toygun Yılmazer

Y.Ö.G.: Konferansın genelinde her konuşma sonrası sizinle CultureNext’ten veriler paylaşıyor olacağız. Ama onları paylaşmadan önce nasıl bir çalışma yaptığımızdan da bahsetmekte fayda var. Biz ocak itibarıyla saha çalışmasına başladık. Yaklaşık 600 kişiyle görüştük. Neden 600 kişiyle görüştük? Trendleri sorguladığımız için biraz daha bu konulara yakın, yeniliklere açık insanları kapsamaya özen gösterdik ki daha net bir duruş görebilelim. Bu insanlar diğerleri tarafından takip edilen insanlar olduğu için. Sosyoekonomik grup olarak orta ve üst segmenti hedefledik. Yaş anlamında geniş bir gruba gittik.

CultureNext’in döngüsel ekonomi anlamında bize ipucu verecek ilk ifadesi ‘Eski ürünler geri dönüştürülüyor, yeniden kullanılıyor ve satılıyor. Sürdürülebilirlik çabaları gelişen bir satış sonrası ekonomisi yaratıyor’. Biz Türkiye’de ne yaptık? Türk halkı bu ifadeyi kendine ne kadar uygun görüyor, işaretlemesini istedik. Toplumun da yüzde 87’si döngüsel ekonominin altında yatan bu düşünceyi benimsemiş. Fakat her zaman tutumlarımız davranışlarımıza dönüşmüyor. Ipsos’un 30 ülkede yaptığı Global Adviser adlı farklı bir araştırmaya baktığımızda dünyayı korumak adına ikinci el ürünler satın alabilir ya da mevcut ürünleri tamir edebilirim önermesine Türkiye yüzde 48 oranında katılmış. Dünya ortalaması yüzde 53. Ortalamanın altındayız. Harekete geçme anlamında biraz gerideyiz.

Peki insanlar sürdürülebilir davranışları için neler yapıyorlar? Evde enerji tasarrufu, su tasarrufu, geri dönüşüm, gıda israfını önleme gibi konuları irdelemeye çalıştığımızda Türk halkının dünya ortalamasının çok üstünde bir performans sergilediğini görebiliyoruz. Özellikle tasarruf eğilimi, hanede tasarruf etmemizi sağlayacak unsurları daha hızlı uyguladığımızı gösteriyor. Bunu peki en çok kimler, hangi kitleler yapıyor diye baktığımızda kadınların çok daha ön plana çıktığını görüyoruz. Çünkü hanede alışverişten çekidüzen vermeye dek genelde kadın sorumlu olduğundan bu tasarruf konularında da ön plana çıkan kadınlar. Peki gençler ne yapıyor? Z Kuşağı’na baktığımızda marka tercihlerini yaparken geri dönüşüm gibi çevre dostu uygulamalar ilk on tercihin içine giriyor. İlki marka değeriyle ilgili kendi kimliklerini ortaya koyacak bir marka arayışı var. İkinci sırada maalesef içinde bulunduğumuz hayat şartları gereği fiyatta uygunluk. 

Yasemin Özen Gürelli

T.Y.: Biz bundan sonraki dönemde ne yapabileceğimizi düşündüğümüzde araştırmalar yaparken aslında yıllarca insanları tüketici olarak tanımladığımızı fark ettik. Ama gıda dışındaki şeyleri tüketmiyoruz. Onun dışındaki her şeyi kullanıyoruz. Bu yüzden kullanıcı da diyebiliriz. Bu bakış açısı bir değişimi getiriyor. Esasında bu döngüsel ekonomide bütün paydaşlar için değer yaratımı daha ön planda. Yani sonunda şirketlere de bir kar getirmesi amaçlanıyor. Bu sayede devamlılığı da daha anlamlı hale geliyor. O yüzden bakış açımızı bu yönde değiştiriyor olacağız.

Dünyada bununla ilgili harekete geçen birçok güzel örnek var. IKEA yıllardır bize ürünleri nasıl monte edeceğimizi göstermişti. Şimdi de nasıl demonte ederiz, parçalara ayırıp yeni bir ürüne dönüştürürüz, onu gösteriyor. Türkiye’den dünyaya ilham vermiş bir örnek de var. Pepsi-Co'nun yaptığı bir çalışma. Lays patates cipsleri için patates üretimi yapıyor. Oksijen’e de konu olmuş bir haber bu. Patates kabukları ve artık posalardan biyogaz üreterek aynı zamanda enerji üretimine katkı sağlanıyor. Buradan gübre yaparak tekrar üretime katkı sağlanıyor. Yine bu da dünyaya örnek oluyor. Döngüsel ekonomi açısından Türkiye’den de çok iyi örnekler görüyoruz. Hatta bundan sonra sahnede ağırlamak istediğimiz konuk da tamamen döngüsel ekonomi üzerine iş modelini kuran bir örnek. Fazla Gıda. Şimdi iş modelinin tamamen nasıl döngüsel ekonomi üzerine kurulabileceğini göreceğiz. Fazla Gıda CEO’su Olcay Silahlı ve Oksijen yazarı Elif Ergu konuyu daha da derinlemesine inceliyor olacaklar.

1. Oturum: Döngüsel ekonomi

Elif Ergu: Biraz önce sunumları biz de arkadan izledik. Aslında konuşacak çok rakamlar var ama ben sizleri fazla rakama boğmak istemiyorum. Sevgili Olcay’la pandemi süresince sürekli iletişim halindeydik. Onlar aslında pandemiden önce Fazla Gıda’yı kurdular ama pandemi döneminde bize özellikle hem döngüsel ekonomi hem de gıdanın, israfın önlenmesi için yapılması gerekenler konusunda çok aydınlatıcı raporlar sundular. Bizim için de heyecan verici çünkü Oksijen gazetesi olarak ilk defa böyle bir organizasyon yapıyoruz.

Biliyorsunuz, hepiniz Oksijen’i takip ediyorsunuz, Oksijen daha iyi bir Türkiye, daha iyi bir yarın için içerikler üretiyor. Bu yüzden de bu 5 ana başlık bizim için de çok önemli. Ben hemen Fazla Gıda’ya, Olcay’a söz vermeden önce bir şeyin altını çizmek istiyorum: Dünyada 1.3 milyar ton gıda çöpe gidiyor. Ve Türkiye’ye baktığımızda Birleşmiş Milletler rakamlarına göre kişi başına 93 kilogram gıdayı biz de çöpe atıyoruz. Biraz önce Olcay’dan öğrendim; her aile yılda 2 asgari ücrete denk gelen oranda gıdayı çöpe atıyor. Döngüsel ekonomi dediğimizde, döngüsel ekonomi gerçekten de tüm sektörleri ilgilendiriyor ama gıda hepimizin geleceği, tarım hepimizin geleceği. Bu yüzden de çok önemli, çok değerli. Öncelikle, Olcay sana şunu sormak istiyorum: Sen de profesyonel hayatın içinden gelen birisin ama yolculuğunda şimdi etki girişimcisi oldun. Sosyal girişimci oldun. Senin bu yolculuğun nasıl başladı? Bize ilham vereceğini düşündüğüm için önce bunu bize anlatır mısın?

Elif Ergu

Olcay Silahlı: Ben askeri okul kökenliyim, askeri lise, harp okulu… En nihayetinde özel hayata atıldığımda da faydalı bir şeyler yapma motivasyonum hep vardı. Üniversite yıllarımda Akbank Düşünce Kulübü’nde çeşitli çalışmalar yaptım. Daha sonra profesyonel hayata başladığımda da yine sosyal çalışmalarda bulunduk. Kırsaldaki çocuklara finansal eğitimler verdik, diş fırçalama eğitimleri verdik. Günün sonunda bu gezilerin içinde birkaç gözlemim oldu.

Bir tanesi şuydu: Etki yaratmak istiyorsak bu, Türkiye’de alışılageldiği gibi bağış yapmak ya da bir kurumsal sosyal sorumluluk projesi yapmak değil. Bir model ortaya koymamız gerekiyor ve bunun finansal bir altyapısının olması gerekiyor. ‘Aktivizmi biliyoruz ama aslında sosyal girişimciliği çok da bilmiyoruz’u görmeye başladım. Bu çalışmalardan sonra 2014 yılında Dublin’de gerçekleşen One Young World diye bir zirveye gittim.

Bu zirvede aslında ilk defa 2030 hedeflerini dinleme şansım oldu. Türkiye’den iyi bir model yoktu, biz 4 kişi dinleyiciydik. Döndüğümde Türkiye’de de böyle bir iş kurmalıyız ve bunu dünyaya anlatmalıyız, dedim. Türkiye’deki gençlere iyi bir iş modeli kurabiliriz, bunu göstermek istedim. 2015’ten 2017’ye kadar sadece literatür taraması ve uzman görüşmeleri yaparak geçirdim. 17 tane küresel hedefi çok detaylı inceledim. Bu araştırmanın sonucunda, bu gıda artığı sorununu nasıl çözeceğiz, bir metodolojisi olmalı bu işin araştırmasını yaptığımız zaman gıda geri kazanım hiyerarşisini bulup önce bunu Türkçeleştirdik. Ardından da saha çalışmalarına başladık. En nihayetinde metodolojik şekilde gelişen bir süreç olmuş oldu.

E.E.: Döngüsel ekonomiye neden ihtiyacımız var, döngüsel ekonomi olmazsa ne olur?

O.S.: Asıl konuşacağımız şey döngüsel ekonominin içinde ne olduğu değil de döngüsel ekonomiye neden ihtiyacımızın olduğu. Kaynaklarımız tükeniyor. Çağlar boyunca baktığımız zaman önce avcı-toplayıcı bir nesildik. Zamanla çiftçiliğe geçtik. Aldık bunu, depoladık, stokladık. Endüstriyel devrimden sonra ne oldu? Çok fazla büyüyen bir nüfusa yönelik hızlı ve seri üretime başladık. Ve bunu yaparken aslında bir kaynak bolluğu içerisinde ürettik. Ama geldiğimiz noktada ürettiğimiz gıdanın 3’te 1’ini çöpe atıyoruz. Artık karbon etkisini, iklim değişikliğini konuşuyoruz. Bizim daha fazla üretip atmak gibi bir lüksümüz hem kaynak olarak yok hem de çevresel etki olarak yok. Yapabileceğimiz en iyi şey ekoverimlilik dedikleri çevresel etkimizi minimize etmeye çalışmak. Fakat çevresel etkimiz artış eğiliminde çünkü yeteri kadar zarar verdik dünyaya. Ekoetkinlik denen yaklaşım döngüsel ekonominin sürdürülebilirliği yaklaşımı. Bir, daha fazla kaynak tüketemeyiz. İki, çevreye verdiğimiz zararı telafi etme aşamasındayız. Bu yüzden de döngüsel ekonomiye ihtiyacımız var.

E.E.: Peki, neden gıdadan başlamak gerekiyor?

O.S.: Dünyadaki atığın yarısı gıda atığı. Miktardan bağımsız olarak daha önemli olan problem tekstil atığını mesela depolayabiliyorsunuz. Zamana karşı yarışmıyorsunuz. Fakat gıda hızlı bozulabilen bir ürün olduğu için çok hızlı koordine olmanız gerekiyor. Çok hızlı doğru eşleştirme yapmanız ve doğru metodolojiyi uygulamanız gerekiyor. Hem en büyük atık, hem zamanla yarışan ciddi metodoloji gerektiren bir kısım. Bu yolculuğa başlarken benim için daha da önemlisi insan için gıda. Çünkü ciddi bir açlıkla mücadele sorunu var dünyada. Herkesin aklına Afrika geliyor ama Türkiye’de de durum ciddi. Dolayısıyla ikisini birleştireceğimiz yer olan gıdadan başlamayı tercih ettik.

E.E.: Belki salondaki birçok insanın da kafası karışıktır, atık mı çöp mü? Neden çöp demiyoruz? Her atık dönüştürülebilir mi?

Olcay Silahlı

O.S.: Biz Fazla Gıda’yı kurarken de atık değil, fazla dedik. Atarsanız çöp olur, atık olur; atmazsanız, değerlendirirseniz aslında bu bir fazladır, dedik. Yaptığımız görüşmelerde bir yerde çöp, atık dediğimiz anda direkt atma eğilimi oluşuyor. O yüzden ismini bu şekilde konumlandırdık. Her şey bir şekilde başka alanlarda kullanılabilen bir hammadde. İllaki geri dönüştürülecek diye de bir şey yok. Kimi ürünü dönüştürebiliyorsunuz kimisini de başka bir şeyin hammaddesi yapabiliyorsunuz. En azından toprağı besliyorsunuz. Önemli olan ne yapacağınızı biliyor olmanız, bunu araştırıyor olmanız.

E.E.: Döngüsel ekonomi deyince geri dönüşüm geliyor akla. Ama aslında yalnızca geri dönüşüm değil, bunu anlatır mısın?

O.S.: Döngüsel kelimesinden gidince hep bir döngü hayal ediyoruz. Başlangıç için çok doğru bir yaklaşım ama yeterli değil. Bir ürünün ambalajını geri dönüştürmeye başladığınız zaman belki 5 defa dönüştürdükten sonra yine ömrünün sonuna getiriyorsunuz. Her seferinde yüzde 20’lik bir kayıptan söz ediyorsunuz. Aslında kaynak tüketimini azaltmaya çalışıyoruz. Çevre etkinizi pozitife çevirmeye çalışıyoruz. Bunun yöntemi geri dönüşümse bunu deneyeceğiz, değilse yeni yöntem bulacağız.

Gıda tarafında örneğin bir piramit var. Kaynağında önlemenin farklı yöntemleri var. Üretiminizi optimize etmeniz lazım. Ya da hala 15 günü varsa elinizdekinin bunun hızlı tüketilebileceği yerler bulun. Bunun modellemesini yapıp satmanız lazım. Olmuyorsa 2. adımda ihtiyaç sahibine bağış yapmanız gerekiyor. Bu olmazsa hayvan yemi olmalı. Hayvan yemi deyince herkesin aklına barınaklar geliyor ama aslında Türkiye’de çok büyük bir büyükbaş hayvancılığı var ve biz burada hammaddeyi dolarla ithal ediyoruz.

Artık insanların tüketmemeye karar verdiği ama hayvanların tüketebileceği şeylerde çok fazla hammadde var. En son hiyerarşinin altında toprağa gömme ve yakma dediğimiz kısım var. Biz Fazla Gıda’da bunu yapmıyoruz. Türkiye’de en çok yapılan yüzde 98’le bu. Döngüsellik şöyle önemli: Bu bir konsept, bir çözüm önerisi. Kaynağındaki tüketimi önlemek için… Gıda geri kazanım hiyerarşisi bir metodoloji olmakla beraber bütün iş modelimizi, tüm iş akışımızı, inovasyonumuzu bu hiyerarşiye göre sıfırdan tasarladık. Bu da aslında gerçek dönüşüme getiriyor. Elimdekini geri dönüştüreceğim biraz sığ bir bakış açısı.

E.E.: Birçok şirket de bu noktada ama… Bunu nasıl dönüştürür, döngüsel ekonomiye nasıl çeviririz? Kaynaktan yapılması gerekenler neler? Neden orada yapamıyoruz? Orada başlarsak bu kadar büyük bir sorunla da karşılaşmayacağız. Baştan yanlış adımları atıp sonra değiştirmeye çalışıyoruz.

O.S.: 2 tane konu çok benzeşiyor benim kafamda: Amaç olarak bir şirket olmak birincisi. Olan bir ürününüzü satmaya çalışırken bunu bir pazarlama kampanyasının parçası olarak amaç rotanızı ararsanız bulamazsınız. Döngüsellik de aynı şekilde. Aslında firmaların bir kısmı ticari işletme olarak varlığını devam ettirdi, bazıları öldü. Biz Fazla Gıda’da yeni bir model tasarladık. Diğer konvansiyonel geri dönüşüm firmalarıyla rakibiz aslında, geri dönüşümü ileriye çalışıyoruz belki ama rakibiz. Aynısı herhangi bir gıda markası, kişisel gelişim markası için de geçerli. O yüzden elimdeki ürünü nasıl daha döngüsel yapabilirim diye bakmak yerine hangi ihtiyacı karşılamaya çalışıyorum, bu ihtiyacı döngüsel ekonomi prensipleri çerçevesinde nasıl karşılarım, ona bakmanız gerekiyor. Su örneğini konuşmuştuk. Bugün New York’ta oturan biri restoranda İtalya’dan bir mineralli suyu, okyanus aşırı geçen suyu sipariş edip içebiliyor. 20 sene sonra ben bunun olacağını düşünmüyorum. 

E.E.: Gıda israfının önlenmesi için yapılanlardan biri de yerel tüketimin desteklenmesi. Türkiye’de de birçok restoran yerel ürünlerde, yerel üreticilerden ürün alarak menülerini hazırlıyorlar. Ama bakıyorsunuz o restoranda da su çok uzaktan geliyor. Hatta Türkiye içinde bile Bursa’nın suyu Bursa’da içilebilir belki de. Çünkü yapılması gerekenler için çok da zamanımızın olmadığını görüyoruz.

O.S.: Burada şu çok önemli: Firmaların döngüsel ekonomiye geçişi bir inovasyon, bir AR-GE, bir yatırım süreci olarak görmesi ve sıfırdan tasarlamak için bütçe, kaynak ve zaman ayırması lazım. Bu geçiş gerçekçi olursak 1-2 yılda olmayacak. Ona göre bir strateji belirlenmesi gerekiyor. 10 yıl boyunca su kaynağının dağıtımını modellemeye ayırırsanız elinizdeki bütçeyi, kaynağı ve zamanınızı çok daha kalıcı ve etkili olurlar. Bunu görmeleri gerekiyor firmalar ve üst yönetimlerin. Bizdeki inovasyon maddesi şöyle çalışıyor: Gıda geri kazanım hiyerarşisi var satırlarda, kolonlarda da gıda tedarik zincirindeki işletmeler var. Üretici, perakende… Atığın azalması için perakendenin neye ihtiyacı var, bağış yapılması için restoranın neye ihtiyacı var? Oradan yola çıkarak ürünleri ve hizmetleri tasarlıyoruz.

E.E.: İlk gittiğiniz yerler, yeme-içme sektörü, restoranlar, beş yıldızlı oteller oldu. Nedir durum, sonuçlar nedir?

O.S.: Covid öncesi 2018-2019 yıllarında beş tane otelde birer ay geçirerek çok detaylı analizler yaptık. Gıda satın almasının yüzde 35’ini çöpe atıyorlardı. 10 milyon liralık gıdayı çöpe atıyordu. Biz bunun en az yüzde 50’sinin çok basit hareketlerle düzelebileceğini gösterdik. Covid’in şöyle olumlu etkileri oldu: Bazı istasyonlar oluşturulmuş, bir personel konularak. Personel maliyet diyorlardı önceden. Fakat şu an çok ciddi atık azaltımı olduğunu görüyoruz otellerde ve restoranlarda. Ama gidecekleri yol daha çok. Genelde Nordik ülkeler döngüsel ekonomide iyi. Neden onları görüyoruz? En temeli şu: Kendilerini cimri diye tanımlıyorlar. Cebinizdeki paranın kıymetini biliyorsanız döngüselliğe de o gözle bakmaya başlıyorsunuz. Norveç ve diğer ülkeler bugün dizel konusunda çok ciddiler ve net adımlar atıyorlar. Sadece gıda değil yani. Neden atıyorlar? Sıcaklıklar artmaya başladı, etkisini hissediyorlar. Türkiye’de bu hissiyattan arındırılmış haldeyiz. Belki onu çalışmak lazım bir sonraki adımda.

E.E.: Fazla Gıda olarak başladınız, gıda dışına adımlar atmaya başladığınızı biliyorum. Neler yapacaksınız?

O.S.: Markasını yeniliyoruz. Sadece FAZLA kalacak. Tekstilde, ambalajda, elektronikte başladık. Hepsinde de şu var: Parçalayıp döndürebiliriz. Parçalayıp ülke dışına satılması anlaşılıyor Türkiye’de. Biz tamir edilebilir mi, ikinci satışı yapılabilir mi, bunun üzerine çalışıyoruz. Döngüsel ekonomiyi konuşabilmek için bir izlenebilirlik, şeffaflık yok. 5 sene evvel gıda bağışında da aynı şey geçerliydi. Firmalar başlamak istemiyordu, neden? Gıda güvenliği sorunu olur, birisi zehirlenir, biri çalar satar diye. Gıda dışı alanda da bu var şu an. Ciddi tekstil atığı olan bir firma ve o atığı alıp upcycle ileri dönüşüm yapabilecek 50 kilometre uzakta çok yakın bir firma var. Ama buluşamıyorlar. 

E.E.: Kumaş atığı var mesela, o atığı değerlendirmek istiyor bir yere vererek ama o atığı faturalandırması gerekiyor. Nasıl faturalandıracak? Yeşil ekonomiye geçerken Türkiye’nin bazı düzenlemeler yapması gerekiyor acilen.

O.S.: Avrupa Yeşil Mutabakat’ta çok ciddi ve çok hızlı ilerliyor. Türkiye’nin buna uyması ve kendi mevzuatına bakması çok önemli. 2017’de başladığımızda gıda bağışı yaptığınız zaman ekstra vergi çıkıyordu. 2 yılımı her ay Ankara’ya giderek, bakanlıkları gezerek geçirdim. 2019’da artık firmalar bunu indirim konusu yapıyorlar. Bunun gibi teşvik mekanizmaları ve yönlendirmelerin yapılması gerekiyor. Toprağa gömme yapmıyoruz dedim. İngiltere ve Fransa’da kotaları var firmaların. En pahalı yöntem bu. Finansmanı seçerken doğru olanı seçmeliyim diye arada kalmamamız gerekiyor, regülasyonlar çok önemli. Gıda bağışını çözdük ama toprağa neden gömüyoruz hala. Çünkü Türkiye’de en ucuz yöntem. En kötü yöntemi en ucuzu yaparsanız bu işi çözemezsiniz. Sosyal girişimler 30 yıl da çalışsa çözülmez. 

E.E.: Döngüsel ekonominin bir alternatifi var mı?

O.S.: Yerelleşme çok önemli. Başka kavramlar ve alternatifler de kullanılır. Türkiye’deki üretim iç ihtiyaca göre değil, tamamen ihracata odaklı üretilmiş. Yerelleşmeyle birlikte ihtiyacı tanımlama çok önemli. Ananas çok güzel olabilir ama besin değeri olarak ikamesi bir şeyi biz Türkiye’de üretip bunu ön planda tutmalıyız bir meyveye kıtalararası yolculuk yaptırmak yerine. Lüks yaşıyoruz aslında, her şeyi bulalım istiyoruz. Sürdürülebilirliği sağlayamadığımız zaman dünya bu lüksü bizim elimizden alıyor zaten. Bu olmadan yerelleşmeye, daha doğru üretim planı yapmaya başlamamız lazım. Gerekeni üretmek ve tüketmek üzerine planlama yapmalıyız.

Yekta Kopan: Döngüsel ekonomi ve bütün bu kavramlarla ilgili aslında dilde de bir değişim gerekiyor. Biz hala iklim krizine veya çevreye dair herhangi bir şey söylediğimizde ister istemez sürdürülebilirliğin belli bir zümreye, belli bir bakış açısına ait olduğunu düşünüyoruz. Kavramla aramıza mesafe koyuyoruz. Sürdürülebilirlik sadece iklim krizine yönelik kavramlarla eşleştiriliyor. Oysa işin çok derin bir ekonomik boyutu da var. İşte bugünkü konu da biraz ona dairdi. Galiba dilde de değişim gerekiyor bu meselede. Çünkü bunun çok hayati bir konu olduğunu anlamaz ve gelecekte yaşanacak iklim krizine dair bir sorunmuş gibi görürsek bir türlü harekete geçemeyeceğiz. Şimdi ben sahneye tekrar Toygun ve Yasemin’i çağırmak istiyorum. 

Toygun Yılmazer: Bir sonraki konumuz da “Hayalet Modu”. Veri gizliliğiyle ilgili bir konu. İnternette verimizi paylaşmaya aslında çok hevesliydik. Bununla ilgili bir tereddüdümüz yoktu. Yeni sosyal medyalar, dijital platformlar... Ne kadar çok veri paylaşırsak o kadar insana ulaşıyorduk. Eskiden tanıdıklarımıza ulaşmamızı sağlıyordu. İletişimimizi daha da güçlendiriyordu. Sadakat programları paylaştığımız veri oranında bizi ödüllendiriyordu. Ve biz bunların hep faydalarını yaşadık, ta ki Facebook skandalına kadar. Birçok kategorinin lider markaları ve o kategorinin de poster ismi olur, Facebook da öyleydi.

Buradaki skandal birdenbire her şeyi idrak etmemize neden oldu. Ortak olarak Facebook üzerinde çalışan şirketler bu verileri nasıl kullanabilir, bizi manipüle edebilir mi şeklinde dikkatimizi çok çekti ve bu konularda duyarlılık arttı. Fakat teknoloji de bir yandan durmuyor, yeni yeni bir sürü teknoloji üretiliyor. Geçen haftalarda Oksijen’de çıkan bir yazıda PimEyes diye bir şirketten bahsediliyordu. 35 dolar karşılığında sokakta gördüğünüz bir insanın fotoğrafını çekip bu fotoğraf üzerinden bütün verilerine ulaşabiliyorsunuz. Bunlar da endişelenmemize neden oluyor.

Bu yüzden yeni çıkan platformlar veri gizliliğine daha çok önem veren platformlar oluyor. Telegram gibi. İnsanlar isterlerse eğer Google Maps’te evlerini gizleyebiliyorlar. Böyle opsiyonlar var. Yüz tanıma teknolojisini hack’leyen ve bloklayan yeni kıyafet markaları çıkıyor. Hatta konsept aşamasında olan bir ürün var. Yüzüğü takıyorsunuz. Girdiğiniz ortamda açtığınız anda sizin verilerinizin paylaşılmasını engelliyor. Bu tip ürünler geliştiriliyor. Bu alanda çok ciddi bir hassasiyet ve değişim var. İlerleyen yıllarda böyle daha çok ürün görüyor olacağız. Türkiye’ye geldiğimiz zaman, biz Türk insanı olarak sosyal medyaya çok ilgiliyiz. O yüzden de bu ikilemi daha çok yaşıyoruz. Bununla ilgili sayılara bakarsak ne diyor? 

Yasemin Özen Gürelli: Sayılar çok çelişkili şeyler söylüyor aslında. Evet, Toygun’un da dediği gibi Türk insanının dijitalle, sosyal mecralarla mücadelesi her şekilde devam ediyor. Dünyada Instagram’ı en çok kullanan ülkeyiz. Fakat bir çelişki var. Evet, seviyoruz, kullanıyoruz, orada olmak istiyoruz. Ama aynı zamanda kişisel verilerimizi o platformlarda paylaşırken en çok korkan ilk 5 ülke arasında olduğumuzu da söylememiz gerekiyor.

Birinci sırada kullanıyor olsak da çok çekimser bir kullanım olduğunu da dile getirmek gerekiyor. ‘Teknoloji geliştikçe kendimi güvende hissediyorum’ diyenlerin oranına baktığımız zaman, bu oldukça kritik bir veri, toplumun sadece yüzde 16’sı teknoloji geliştikçe kendini güvende hissettiğini söylüyor. Bu oldukça önemli. Burada aşılması gereken ciddi bir güvensizlik var. Zaten bu teknolojinin içine doğmuş genç nesle geçtiğimizde de onlar da kendilerini çok güvende hissetmediklerini söylüyor.

Peki teknoloji diğer sektörler kadar mı güvensiz diye baktığımızda teknoloji hala en güvenilen sektörlerden bir tanesi. Güven oranı yüzde 68. Ama problem şu: Son on yıldır bir erozyona uğruyor. Yaklaşık 10 puanlık bir gerileme var duyulan güvende. Bu, teknolojiyle uğraşan, içinde var olan ve tüketiciye sunan şirketler için düşündürücü. Türkiye’de hala hack’lenebilirim kaygısı içinde olan yüzde 50’lik bir kesim var. Bu da çok kritik çünkü dünya ortalaması sadece yüzde 34. Bu da ciddi anlamda Türkiye’nin istatistiksel olarak bütün aşamaları aşıp bir fark yarattığını gösteriyor. Bu endişemizi aşmamız gerekiyor. 

T.Y.: Burada temel bir çelişki var. Bir taraftan daha iyi bir deneyim için, bu da customization dediğimiz, pazarlama iletişimi alanında da çok kullanılan bir kavram, bize özel bir deneyim için, bize özel uygulamalar için, kişisel verilere ihtiyaç var. Bunları paylaşmamız gerekiyor. Bir taraftan da bunları nasıl kullanacaklar diye endişe duyuyoruz. Ama hem faydalanmak istiyoruz hem endişe duyuyoruz. Bu konuya değinmek lazım. Şu anki internet dünyasında bu böyle. Bir de şimdi Web 3.0’dan bahsediliyor. Blockchain daha güvenli bir ortam deniliyor, decentralized olmaktan bahsediliyor... Bu gibi ortamlarda, yeni internet dünyasında veri gizliliği nasıl şekillenecek? Daha mı güvenli olacak yoksa kötü kullanıma daha mı açık hale gelecek? Bunu tartışmak için de Oksijen yazarı Serdar Kuzuloğlu ve teknoloji yazarı Ahmet Usta’yı sahneye davet ediyoruz.

2. Oturum: Hayalet modu

Serdar Kuzuloğlu: Kıymetli meslektaşım Ahmet Usta’yla bize ayrılan 25 dakika boyunca biraz önce istatistiki ayrıntılarına şahit olduğunuz mahremiyet meselesinden söz edeceğiz. İlginç zamanlardan geçiyoruz. Dilimize pelesenk olan bazı kavramlar var. Burada 5 önemli başlığı özetlemeye çalışıyoruz ve bu çok andığımız kavramlar esasında yokluğunu, yoksunluğunu hissettiğimiz şeyleri de temsil ediyor bizim için. Ne ironiktir, sürdürülebilirliği konuşuyoruz başka bir alternatifimiz varmışçasına...

Sürdürülemezliği konuşmak zaten kendi içinde bir oksimoron. Veya döngüsel ekonomiden bahsediyoruz sanki alternatifi varmışçasına... Biraz önce Elif Hanım’ın da panelinde değindiği gibi, bazı alternatifi olmayan kavramlar var. Bazen onları isimlendirmemiz onları tanımlıyor. Mahremiyet de bunlardan biri. Belki yakın zamana kadar ev sınırlarımızla ilişkilendirdiğimiz bir kavramdı. Bugün mahremiyet dediğimizde esasında daha çok elektronik hayatlarımızdan söz eder hale geldik. Mahremiyet dediğimizde evimizin sınırlarıyla özetlemiyoruz artık durumu. Evlerimizin sıkı sıkıya perdeleri kapalı fakat evlerimizin içine dair her şey Instagram albümlerimizde kayıtlı.

Ben bu bahsi geçen sosyal ağların hepsinin Silikon Vadisi’ndeki kampüslerine gittim. On binlerce kişi çalışıyor. Üstelik dünyanın en seçkin mühendislerinin en yüksek maaşlarla çalıştığı, metrekare bazında en pahalı toprakların olduğu, insanların hektarlarca kampüslerde bedava yiyip içerek çalıştığı bir düzen. Yani korkunç yüksek bir insan, yatırım ve operasyon maliyeti. Bugün bir blog açın mesela, onu yürütmeye çalışın. Alan adı satın alın, onun maliyetlerine bakın. Bu kadar maliyetli hizmetleri biz milyarlarca kullanıcı bedava kullanırken bunun üstüne mahremiyet istemek densizlik mi? Yoksa temel hakkımız mı?

Ahmet Usta: Aslında Serdar olay biraz veriyle başladı, biliyorsun. Veri temelde bilginin ham parçacığı olarak nitelendiriliyor ve kendi başına anlamsız bir şey. Buna ne, neden, nerede, ne zaman, nasıl, kim sorularını sorduğun zaman bilgiye dönüşüyor. İnternetin ortaya çıkması ve Web 1.0, Web 2.0 dönemi içinde biz bu verileri platformlar ve servislerle paylaşmaya başladığımız zaman bir yanılgıya kapıldık. Dedik ki şifremiz bizim elimizdeyse, e-posta kutumuza başkası erişemiyorsa o zaman biz bu veriyi kontrol edebiliyoruz.

Bu bir yanılsamaydı. Şirketler de bize verdikleri servisler üzerinden bu verileri kullanarak aslında bizim ne aradığımız ya da neye ilgi gösterdiğimizin sonuçlarına ulaşarak belli bir ücret karşılığında satıp bundan kar etmeye başladılar. Ancak zaman içerisinde çok ilginç bir şey oldu. Teknolojinin gelişim hızıyla beraber veri sadece ne aradığımızla ya da neyle ilgilendiğimizle alakadar olmanın ötesine geçip bizim ne arayacağımıza ya da neyle ilgileneceğimize karar verme cüretini göstermeye başladı. Bunun da biraz önce ifade edilen Facebook’un Cambridge Analytica skandalı gibi olaylarla ortaya çıkmasıyla kullanıcılar da ‘Biz ücretsiz bir hizmet alıyorsak bedelini bir şeyle ödememiz lazım, belli bir noktaya kadar buna razı gelebiliriz’ dedi. Ama belli bir noktadan sonra konu farklı bir yere gitmeye başlayınca o zaman insanlar da haklı olarak birilerinin buna dur demesi lazım dedi. Ama kim diyecek, nasıl diyecek, ona belki biraz kafa yormak gerek.

M. Serdar Kuzuloğlu

S.K.: Karşımızda bir terazi var. Bir kefesinde hizmet var, bir kefesinde mahremiyet. Bazen yüksek hizmet beklentimizle mahremiyet konusundaki beklentimizi düşürüyoruz. Bazen mahremiyet konusunda hassaslaşıp yüksek hizmet beklentimizi düşürmemiz isteniyor. İşin öte tarafına baktığınızda TBWA’e müşteri gelip diyor ki, ‘Kardeşim benim 500 bin dolar bütçem var, dolayısıyla bunu çok iyi kullanmanız lazım'. Bu çok hassaslaştığımız değerler üzerinde veri temel bir yapı taşı. Bunun dengesi nerede? Ortak noktayı nerede bulacağız? Sen mahremiyet istiyorsun. O adamın 500 bin dolar bütçesi var, çarçur etmemek istiyor. Bir yandan da platformların ayakta durması lazım. Orta nokta ne olacak?

A.U.: Soru orta noktanın ne olacağından ziyade buna kimin karar vereceği. Çünkü gördüğümüz şey kullanıcıların erdemli bir tercih yaparak verisini gizlemede ya da alacağı hizmetlerden ödün vererek mahremiyet konusunda tercih yapmada oldukça zayıf kaldığı. Tartışma da buradan çıkıyor. O halde biri bunu yönetmeyi ve idare etmeyi kendine vazife addediyor. Devletlerin burada devreye girdiğini görüyoruz. Ülkemizdeki adıyla Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, Avrupa’da GDPR, Amerika’da farklı yaklaşımlar var... Şirketlere diyorlar ki ‘Sen bu verileri alabilirsin, ama bunları kullanıcıları manipüle etmek için kullanamazsın’ ya da ‘Bunları aldığın platformun dışına taşımak, kullanıcıdan aldığın izinleri çiğnemek için kullanamazsın’.

Diğer yandan şöyle bir tezat var. Devletler mahremiyeti savunuyormuş gibi görünüyorlar ama bu da tartışılır. Çünkü devletler bir yandan da kendi imkanları ve kaynaklarıyla toplayamayacakları kadar veri ve kaynağa farklı şekillerde farklı amaçlarla toplayan şirketler üzerinden erişmek de istiyorlar. Yani dönüp şirketlere diyorlar ki ‘Sen benim mahremiyet politikalarıyla koruduğum içerikleri bana ver’. Apple’ın da FBI’la yaşadığı böyle bir olay var. FBI bir telefonun açılmasını talep etti. Hatta bütün telefonların arkasına bir arka kapı kilidi konulmasını istedi. 

S.K.: İzleyicilerimiz için hatırlatalım. San Bernardino şehrinde bir terör saldırısı olmuştu ve saldırıyı gerçekleştiren kişinin telefonu sağlam kalmıştı canlı bomba hadisesinden sonra. FBI telefonun açılmasını istemişti. Sonrasını anlat Ahmet.

A.U.: Sonrasında Apple bunu açmadı. FBI da başka bir şirketle çalışarak telefonu açtırdı.

S.K.: NSO bu şirket bu arada. FBI geçtiğimiz günlerde iflasını isteyen, devletlere istihbarat bilgileri sattığı için eleştiri oklarının hedefi olan şirketten bu hizmeti aldı.

A.U.: Biraz önce söylediğin gibi dengeyi bulmak kullanıcıların belki bir arzusu. Ama aslında burada hesaba katmadığımız çok daha büyük aktörlerin birtakım faaliyetlerde bulunduğunu görüyoruz. Devlet bunun bir tarafında. Diğer tarafında işletmeler var. Onlar da kendi yaklaşımlarıyla kullanıcı sadakatini ya da memnuniyetini güderek bu noktada adımlar atabiliyorlar. Dün bu konuşma için hazırlık yaparken ilginç bir veriyle karşılaştım. Apple, iPhone'lar üzerinde bir uygulamanın kullanıcının davranışlarını takip etmesiyle alakalı bir tercih seçeneği sunmaya başladı. ‘Bu uygulama seni takip etsin mi etmesin mi’ şeklinde. Bugüne kadar bu seçeneğin sunulduğu kullanıcıların yüzde 80’i hayır etmesin demiş. Kendimizi güvende hissediyoruz. Apple bize bir güvence verdi ve gizliliğimizi koruyor diyoruz. Ama bunun hiç beklenmedik bir çıktısı olmuş. Online platformlarda ya da lokal bölgelerde satış yapan küçük işletmelerin gelirlerinde yüzde 60 oranında düşüş yaşanmış sadece bu sebepten dolayı.

Ahmet Usta

S.K.: Ve bundan en çok yara alan Facebook. Zararı 18 milyar dolar. Demek ki çok büyük bir kıymetten bahsediyoruz. Peki Ahmet, şimdi ben 90’ların başından beri internet kullanıyorum. Teknolojiye yatkın olmak, cihaz sahibi olmak gibi bazı ön şartlara sahipti o zamanlar internet kullanımı. Biraz el yordamıyla ilerleniyordu. Bütün ütopyalara meyilli, birazcık gözü kulağı açık bir platformdu. Bugün internet dediğimiz şeyle neredeyse hiç alakası yoktu. Sonrasında bugünkü kitleselliğe bizi getiren sürekli adlarını andığımız platformlar oldu esasında. Yani belki Facebook olmasaydı bu kadar insanın internette varlığı söz konusu olmayacaktı. Örnekleri uzatmak mümkün.

Bu aracılığın da demin bahsettiğimiz gibi bir bedeli, bir faturası var. İnternetin ütopyasında vaadi aracıları ortadan kaldırmaktı. Mesela artık gazetelere, televizyonlara ihtiyaç yok, herkes kendi fikrini derdini tasasını gelişmesini kendi aktaracak şeklinde. Hatta bazı markalar basın bülteni aktarmayı durdurmuştu. Buna ilk karar veren marka olarak Coca-Cola aklımda. Bizim basın blog’umuz var, girin oradan bakın, artık basın bülteni yayımlamayacağız demişlerdi. Aracısızlaşmaya yönelik bir sürü çaba vardı.

Ama bugün şunu görüyoruz: Evet, aracı sayımız daha az ama aracılara daha fazla muhtacız. Bugün Google’ın arama sonuçlarından çıkardığı birinin internette var olma gibi bir ihtimali yok. Facebook’un yayınlamayı reddettiği bazı linkler var. Instagram bağlantı paylaşmanıza bile izin vermiyor. Hatta öyle ki çok kudretli bir ülkenin başkanı olman dahi Twitter’da serbestçe var olmanı garantileyemiyor. Dolayısıyla aracılar hayatımızda hiç olmadığı kadar etkin. Bunun mahremiyete yansıması nasıl olacak? Mahremiyet bugün çok daha az sayıda firmanın, yöneticinin dudaklarının arasında. Buna ne dersin? 

A.U.: David Edgerton adlı bir yazarın TheShock of theOld (Eskinin Şoku) isimli bir kitabı var. Burada teknolojinin de bir tanımını yapmamız lazım. Ben şöyle tanımlıyorum: Teknoloji birim zamanda yapabildiğimiz işlerin sayısını arttıran ya da kalitesini yükselten yeniliklerin tamamı. Edgerton diyor ki ‘Teknoloji ortaya çıktığı zaman çok büyük bir heyecan yaratır belli bir kesim için, çünkü bu teknolojinin insanlığın geleceğinde onları götüreceği yer konusunda fikirler ortaya çıkar. Bu fikirler zaman içinde olgunlaşır ve belli bir yere doğru yönelir, ama’ diyor, ‘kimsenin önceden görmediği ve fark etmediği şudur ki, genellikle bu heyecan hiç beklenmedik sonuçlar verir’.

Bununla da alakalı güzel bir örnek veriyor. 11. yüzyılın başında Britanya adasını Vikingler işgal ettiğinde vergi toplamayla alakalı sorun yaşıyorlar. Bu vergiyi toplamak için bugünkü muhasebe defterlerine benzeyen çubuklar hazırlıyorlar. Çubukların üzerinde vergi meblağları yazılı. Vergi memurları da çubukla belirlenen ücretle dönmediğinde cezalandırılıyorlar. Böylelikle vergi toplamakla alakalı sorunu çözmüşler. İngiltere’de, özellikle Londra’da bu çubuklar Viking işgalinden kurtulduktan sonra farklı finansal amaçlar için kullanılmaya başlanmış. Öncelikle saray daha hızlı nakit elde edebilmek için çubukları değerinin altında tüccarlara satmaya başlamış. Sonra tüccarlar da kendi aralarında vadeli çekler gibi bu çubuklarla ödeme yapmaya başlamış. Sonra çubukları biten bir tüccar benim çubuğum yok da inekle ödeme yapsam ne olur demiş. Ona senin ineğinin ederi borcunun altında demişler, ama benim ineğim doğum yapacak gebe deyince tamam demişler. Böylelikle vadeli işlemler borsası keşfedilmiş ve çubuklar aslında sarayın kazancını toplamak için kullanılırken bugün Londra’nın ve İngiltere’nin dünyanın en önemli finans merkezlerinden biri olmasını sağlayan araçlardan biri olmuş.

Ama David Edgerton’ın hikayesi burada bitmiyor. 17. yüzyılda çubukların nasıl kullanılacağına dair son bilgiye sahip olan insanlar da ölüyor ve çubukları kullanmayı bırakıyorlar. Çubuklardan kurtulmak için onları parlamento binasının kazan dairesinde yakmaya karar veriyorlar. 16 Ekim 1834 günü yanlışlıkla parlamento binasını yakıyorlar Londra’nın önemli bir kısmıyla birlikte. Şimdi bu internet de hayatımıza aracıları azaltabilecek bir mecra olarak girdi. İnsanların bilgiye daha demokratik bir şekilde erişebileceği, daha özgür ve çoğulcu bir şekilde fikirlerini dile getirebileceği bir platform olarak tasarlandı belki. Ama aradan geçen zaman zarfında teknoloji şirketleri ilaç endüstrisi gibi kullandıkları teknolojinin ve verdikleri hizmetlerin sonuçlarına dair araştırma yapabilecek ve veri toplayabilecek zamana sahip olmaksızın, akıllarına gelen her türlü ürünü üretmek ve bizlere sunmak için kullandılar.

Dolayısıyla bugün yaşadığımız mahremiyet sorunu ister istemez David Edgerton’ın da çubuklar konusunda ifade ettiği gibi başlangıçta planlanmamıştı. Belki de işletmelerin şirketlerin hiçbir zaman böyle hedefleri olmamasına rağmen bu şekilde kucağımıza getirildi ve böyle konuldu. 

S.K.: Hepimizin ortak bir paydasından söz edip sonra bizden önce de biraz anılan Web 3.0’a geçmek istiyorum. Bu çağ görünürlük çağı. Sosyolog Tayfun Atay Hoca’mız meşhuriyet çağı olarak adlandırıyor. Bu meşhuriyet çağında hepimiz görünür olma arzusundayız. Bir yandan mahremiyet konusunda biraz önceki araştırmayla da desteklendiği üzere ilginç bir hassasiyete sahibiz. Nasıl mümkün olacak bu, nasıl yorumluyorsun?

A.U.: Kocaman bir illüzyondan ibaret olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle mümkün değil. Bugün bize Web 3.0 teknolojisinin bunu mümkün kılabileceği söyleniyor. Her yerde blockchain teknolojisinin ne kadar merkeziyetsiz olduğu söyleniyor. Ama bu bir illüzyondan ibaret. Evet bir Bitcoin cüzdanı indirip kurduğunuzda bir publicprivatekey içerisinde anonim bir hesap açmanız mümkün. Ama her şeyden önce o uygulamayı indirirken geleneksel internet teknolojisinin altyapısıyla bir yere bağlanıyorsunuz ve bir IP iletişimi gerçekleşiyor. Burada kimliğiniz belli.

Bunu geçtik, bu dünyanın içerisine girdiğinizde etkileşime geçeceğiniz servisler sizden kimliğinizin önlü arkalı bir fotoğrafını ya da kimlikle çekilmiş bir selfie’yi istiyorlar. Devletler doğrulanmamış cüzdan servislerinin ya da hizmetlerinin verilememesine yönelik düzenlemeler yapmaya gidiyorlar. Başından beri konuştuğumuz şey bence mümkün olmayan bir şey. Hem ücretsiz hizmetlere erişeceğiz hem mahremiyeti isteyeceğiz bir yandan da bize mahremiyet sunduğunu iddia eden teknolojileri kullanırken buna dair bir güvenimiz olacak.

Bu mümkün değil. Tam aksine çok büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Kimse farkında değil ama bugün insanların bu beklentisi ve algısı için onların sanal karakterler yaratabileceği metaverse diye bir ortam dizayn ediliyor. Orada yeni bir özgürlük alanının açılacağı, dijital mülkiyet hakkının da blockchain tabanlı teknolojilerle aktarılacağı söyleniyor. Blockchain öyle bir teknoloji ki kaydettiğiniz hiçbir şey silinemez ve değiştirilemez. Bugün belki Facebook’tan ayrılmak ya da Google’da unutulmak hakkınızı kullanmak istediğinizde bu mümkün. Ama blockchain bunu imkansız hale getiriyor.

Baktılar ki bu gidişat gidişat değil, bunu yönetmek de imkansız, o yüzden işin dekorunu, ışıklarını biraz değiştirip bize başka bir şey sunmaya çalışmaya başladılar. Ben biraz daha karamsar taraftayım, çok olası olmadığını düşünüyorum mahremiyetin. Bugün hayalet modu diye ifade edilen, bizi kameralara karşı koruduğu söylenen giysiler ya da yüzükler oldukça kolpa bir teknoloji. Gerçekten mahremiyet istiyorsak, mutlak mahremiyeti istiyorsak tümüyle teknolojiyi bırakmamız gerekiyor. Bu da imkansız. Bugün büyük şehirlerde yaşarken otobüse biniyorsunuz, akıllı kartınızı okutuyorsunuz, cep telefonlarının içerisine her şey entegre edildi. Ödemeler temassız yapılıyor, pandeminin getirdiği süreçler var... Toplantılar artık online hale geldi. Teknolojiyi hayatınızdan çıkartmak mümkün değil. O yüzden mahremiyeti yönetmek de pek mümkün gelmiyor bana.

S.K.: Büyük oranda katılıyorum. Sizin bazı alanların dışına çıkmanız sizi yaşamın dışına da savuruyor. Mesela ben 2 seneyi aşkın bir süredir WhatsApp kullanmıyorum. Kurye gelirken konum atsana WhatsApp’tan abi diyor, WhatsApp yok diyorum, bir South Park sessizliği oluyor. Bu nasıl bir adam diye gözünde canlandırmaya çalışıyor. Gerçekten dışında kalmanın çok zorlaştığı bir dönemdeyiz. Kapanırken de son söz olarak şunu söylemek isterim: Mahremiyet kavramına yönelik tartışmada en zor şey soyut bir tarafı olması... Yani bu salonda şu an kaç kişiysek o sayıda mahremiyet tanımı çıkacaktır. Dolayısıyla beklentilerimizde de ortak payda bulmamız çok mümkün olmuyor.

Örneğin bugün mahremiyet anlayışımıza yönelik şunu değerlendirmemiz gerekiyor: ABD’nin anlayışı ile Avrupa’nınki arasında dağlar kadar fark var ve Avrupa bu konuda en hassas bölgelerden biri. Çünkü Avrupa, Nazi Almanya’sı döneminde, Sovyet rejimi döneminde yoğun bir fişleme faaliyeti ve bu fişlemenin kuşaklar boyunca onların canına kastedecek kadar şiddetli deneyimlerini yaşamış bir coğrafya olarak bunun nereye gidebileceğini gördü.

Bugün hiçbir devletin tarihte hiçbir şekilde hayal edemeyeceği veriye şirketler sahip. Bu şirketler az önce gördüğünüz aracılar üzerinden 30-35 dolara hepimizin oyun alanına çevirmiş durumda. Bugün Deepfake gibi sahte video üretme teknolojileriyle hepimizin verisi başka bir gerçekliğin içerisinde tezahür edebiliyor. Belki yarın öbür gün bu videodaki kişi ben değilim şeklinde derdimizi anlatmaya çalışacağız hepimiz. Dolayısıyla dün mahremiyet önemliydi, bugün çok daha önemli, yarın çok daha fazla önemli olacak. 

Yekta Kopan: Ne olacak şimdi, neler konuşacağız Toygun?

Toygun Yılmazer: Şimdi cinsiyet kurallarının reddi ağırlıklı bir oturum var.

Y.K.: Nasıl araştırma sonuçları?

Yasemin Özen Gürelli: Güzel, gelişme var. İçinde bulunduğumuz kültürün kodlarına bakarak değerlendirdiğimiz zaman göstereceğimiz oranlar güzel.

Y.K.: Bakalım neler olacak, sahne sizin.

T.Y.: Bu konu 5 konu arasında bizim en çok üzerinde çalıştığımız konuydu. Rapora koyduğumuz her sayfayı biraz sonra oturumda da izleyeceğiniz Zeynep Miraç ve Itır Erhart’la da değerlendirdik. En hassas konu bu. Doğumla beraber bize atanmış cinsiyetlerin ötesinde bir toplumsal cinsiyet anlayışı var. Her toplumun bir cinsiyetten beklediği kurallar, kültürden kültüre bir şekilde aktarılmış bu tip kurallar var. Bunların çok farkında olmayabiliyoruz. Bunlar tarihte de çok değişebiliyor. Pembe renk kadınların, mavi renk erkeklerin konusu çok geçmişe gittiğimizde tam tersine dönebiliyor. O yüzden coğrafyaya, tarihe göre çok da değişiklik gösteren konular.

Burada dert ettiğimiz şey bu kuralların bireysel özgürlüğü kısıtlaması. Kadınlar çalışamaz, futbol oynamaz, iyi araba kullanamaz, teknolojiden anlamaz gibi yargılar bir engelleme ve kısıtlama haline geliyor. Kadınlarla başladık çünkü hep başlangıç noktası kadınlar oluyor. Daha sonra erkeklere geçiliyor. Esasında erkeklerle ilgili de birçok kural var. Kadınlarda bu kurallar genellikle yapamaz, edemez şeklindeyken erkeklerde yapmalıdır, etmelidir şeklinde oluyor. Yine de erkekler ağlamaz, çocuk bakmaz, uzun saçlı olmaz, dans etmez gibi kuralları siz de biliyorsunuz.

Oksijen’de geçen haftalarda Basmakalıp diye bir oyundan bahsedildiğini gördük. SEY Vakfı yapmış. Çocukların bu şekildeki kalıplarını kırmaya yönelik. Erkekler bale yapmamalıdır, kızlar kodlama yapamaz gibi kodları kırmaya yönelik bir oyun yapmış. Bunun gibi pek çok örnek var çevremizde. Bu konu reklamcılığı da etkileyen konulardan biri. Nestlé’nin çikolatalarından biri Yorkie. Çok uzun süre ‘It’s not forgirls’ şeklinde pazarlanmış bir çikolata. Faha kalın, daha doyurucu olduğu için erkeklere özel bir çikolata olduğu şeklinde pazarlanıyor 2000’lerde bile. Reklamlarında kamyon şoförlerini oynatmışlar. Cinsiyet kurallarını tekrar tekrar üreten sloganlarla pazarlanmış.

Şu an büyük bir değişim içerisindeyiz. Reklam sektörü de öyle. İngiltere’de 2021 yılında cinsiyetçi reklamlara yasak geldi. Herkes büyük bir farkındalık içerisinde. Toplumda da bu konuda bir hassasiyet oluşmuş durumda. Özellikle genç jenerasyonda bu konudaki hassasiyet daha da yükseldi. Çeşitli markalar da bununla ilgili çalışmalar yapıyor. Lego’dan, Barbie’den yeni uygulamalar görüyoruz. Eskiden kızlar için, erkekler için diye oyuncaklar ayrılırken şimdi ilgi alanlarına göre ayrılıyor. Bu da tartıştığımız konulardan biri oldu.

Bugüne kadar bu cinsiyetçi konuları çok üreten ve bunlara uyan markalar çok eleştirilere maruz kalıyor. Ancak bu olumlu uygulamalar ve örneklerin çoğalmasını yine de değerli buluyoruz. FIFA Katar’daki Dünya Kupası’nda daha fazla kadın hakemi görevlendirecek. Ünlüler bize yeni örnekler sunuyor. Harry Styles, Dennis Rodman gibi ünlüler erkeklik kalıplarını sorgulayan giyim tarzları sunuyor. Babalık izni İskandinav ülkelerinde yaygınken Asya’ya da taşındı. Ülkemizde de böyle bir konu var. Erkekler de çocuk bakımında eşit rol oynar şeklinde uygulamalar var. Belediyenin de kadın şoför sayısını arttırmaya yönelik çalışmaları var. Yani kısacası toplumun her kesiminde bireyler, markalar, şirketler, belediye, hükümet bu konuda adımlar atabiliyor. İnsanlarda durum ne bu atılan adımlardan sonra?

Y.Ö.G.: Türkiye’de durum ne diye baktığımızda, bahsettiğimiz diğer trendlerden katılım olarak düşük olduğunu düşünecek olsanız da insanların yüzde 67’si, aşağı yukarı yüzde 70’lik bir kısmı toplumsal cinsiyet kurallarını sorguladığını söylüyor. Kadınlar bunu yapmalı ya da erkekler bunu yapmamalı gibi kalıplara sıkışarak yaşamaya başlıyoruz diyenlerin oranı yüzde 67. Hiç de azımsanacak bir oran değil. Bunu değerlendirirken lütfen geçmişinizi, içinde bulunduğunuz kültürü, o kültürün DNA’sını düşünün. Şu an için yüzde 80’lik 90’lık bir oran beklemiyorduk.

O yüzden yüzde 67 bile bizim için bir gelişim alanı diyebiliriz. Peki ne tür yargılar var diye baktığımızda toplumda şunu görüyoruz: Aile reisi erkektir, çocuk bakımı annenin işidir, kadınlar kariyer yapmak yerine iyi bir eş ya da anne olmaya çalışmalıdır gibi kadınların aleyhine erkeklerin lehine olan konuların toplumda aslında son 2 senedir düşen bir trend içinde olması da bizi bu anlamda mutlu ediyor.

Peki kadın ve erkek arasındaki eşitliği sağlamakta en büyük engel ne diye bakıldığında kadın erkek eşitliği için bir yasal düzenlemenin olmaması, yasaların yeterince uygulanmaması, siyasetçilerin öncelik vermemesi ve medyanın ayrıştırıcı bir dil kullanması öne sürülüyor. Ama en büyük neden bakıldığında bizleriz. Bireylerde temel olarak bir sıkıntı var. Yani önyargılarımız. Bizler kişisel olarak o yargıları yıkmadığımız sürece hangi şapkanın altına girersek girelim o engelleri tekrar oluşturuyor olacağız.

T.Y.: Bu yargıları nasıl aşacağız? Kalıp veya kural dediğimizde aramıza bir mesafe koyuyoruz ama cinsiyet yargıları dediğimizde kendimizi de işin içine katmış oluyoruz. Bizde de oluşan yargılar var ve bunları nasıl aşabiliriz diye düşünmeye başlıyoruz. Onun için ilk adım bunların yargı olduğunu kabul etmekten geçiyor. İkinci konu bunu sadece cinsiyet eşitliği meselesi olarak görmemek. Bunun ötesinde temelde özgürlük konusu, bireysel özgürlüğe sahip olma konusu. Böyle bakıldığında kadın erkek çatışmasından çıkıp insan olmakla alakalı bir konu haline geliyor. Her insanın eşit haklara sahip olmasına yönelik bir konu oluyor. Bu konuda düşünen, tartışan iki konuşmacıyla devam ediyor olacağız. Oksijen yazarı Zeynep Miraç ve üniversitede bu konuda ders veren Prof. Dr. Itır Erhart daha derinlemesine tartışıyor olacaklar.

3. Oturum: Cinsiyet kurallarının reddi

Zeynep Miraç: Güzel bir başlangıç yaptık ama cinsiyet kuralları deyince bir arama yapayım dedim buraya gelirken. Şöyle bir haber yapılmış. Game of Thrones’un aktörlerinden biri söyleşisinde demiş ki “Ben çocukluğumda cinsiyet kurallarının geçerli olduğu bir çevrede büyümedim.” Cinsiyet kuralları nedir?

Itır Erhart: Biz doğuyoruz, bir cinsiyet atanıyor. Kız çocuk ya da oğlan çocuk diye. Bu da genelde görüntüye bağlı. Cinsel organlara bakarak cinsiyet atanıyor. Sonrasında bir kız çocuk ve oğlan çocuktan beklentiler bize öğretiliyor. Bunların arasında ailede gördüklerimiz var. İlk ailede başlıyor; anne baba, etrafta anneanneler, babaanneler, dedeler varsa onların yaptıkları… Sonra maruz bırakıldığımız içerikler… Çocuk kitapları, bilgisayar oyunları, tablette baktığımız içerikler olabilir. Bunları öğreniyoruz fakat öğrendiğimizin farkında olmuyoruz. Bence üzerinde durmamız gereken konu bu. “Ben hiç cinsiyet kurallarıyla büyümedim, çok özgür bir bireyim.” Aslında değil. Öyle bir içselleşiyor ve normalize ediliyor ki zaten kadın ve erkek doğası gereği farklıdır oluyor. Biz bunu sorgulamadan normmuş gibi kabul ediyoruz aslında. 

Z.M.: Diğer taraftan belli bir entelektüel birikimin üzerine çıktığımız zaman hallettik de sanıyoruz ama hallettik mi? Bu kadar kolay halledilebilmesi mümkün mü? 

I.E.: Henüz halletmedik öncelikle. İlk aşaması fark etmek. Benim kızım okula gidiyor mesela. Okulda oğlan çocuklar burada futbol, kızlar da şurada voleybol ya da yakar top oynasın gibi şeyler var. Hatta ben futbol oynayan kadınlarla derinlemesine görüşmeler yaptım. “Tabii ki oğlanlar daha iyi oynuyordu, biz uğraştık” dediler. Dedik ki “Eşit fırsat tanındı mı sana?” Mesela oğlan çocuğu bir kola şişesini sıkıştırır hemen, bir şut çeker, kale yapar. Kız çocuğununsa böyle bir tenefüs geçirme aktivitesi yoktur. Doğal olarak bu yetkinliği de geliştirmez.

Bunu sorgulatmak işte, çok zor. O çalışmada şöyle bir soru sormuştum: Ofsayttan anlamaz kadınlar diye bir kalıp vardır ya. Ekşi Sözlük’ten de baktım ‘ofsayttan anlamayan kadın’ başlığına. Ve neden anlamaza dair uzun uzun yazılar… Ofsaytı bir kadına anlatmak istiyorsan şöyle de, diye bir öneri vardı: “Orada bir çanta var, o çantayı almak isteyen sen varsın. Orada da gelen biri var” diyerek alışveriş üzerinden ofsaytı anlatmaya çalışıyor. Ve bir reklam vardı bir telefon operatörünün. Orada da ne kadar çok dakikan olduğunu göstermek için adam annesini arayıp karnıyarık tarifi alıyor ve sonsuza kadar sürüyor bu. Kadına da sevgilisi ofsaytı anlatıyor. Bunlar o kadar normalize edilmiş durumlar ki… Biz bu kalıpların içinde yaşıyoruz. Hiçbirimiz ben tamamen özgürleştim diyemiyoruz.

Z.M.: Küçük anketler yapabiliriz. Mesela kimler ilişkisinde ilk adımı attı, ilk yemek teklifini kimler etti? Elleri görebilir miyiz? Babaların ellerini görebilir miyim? Kimler çocuklarının tırnaklarını kesiyor? Acaba evde bulaşık ve çamaşır deterjanını kimler alıyor?  Çünkü bizim evde şöyle; yardım, iş bölümünü konuşuyoruz. Çok güzel makinenin düğmesine basar eşim, şöyle düşünüyor hatta bence. Deterjan hiç bitmiyor. Düzenli aralıklarla doluyor. Buradaki birçok kişi toplumsal cinsiyet konusunda bilgi sahibi ama bu ince çizgileri konuşmamız lazım bugün. Mesela Itır, senin raporundan bahsetmek istiyorum. Kültür sanat alanında toplumsal cinsiyetle alakalı. Kültür sanat dünyası entelektüel birikimi gereği toplumsal cinsiyet eşitliğine daha yakın gördüğümüz bir grup ama sonuç beklenen gibi olmadı.

Zeynep Miraç

I.E.: Olmadı, çok teşekkürler rapora değindiğin için. Veriyi görmeden konuşamıyoruz ya. Cinsiyet eşitsizliği nedir, nasıl ortaya çıkıyor? Öncelikle yönetici seviyesinde kadın az kültür sanat sektöründe bile olsa. Tiyatroların sahipleri, girişimci ya da en üst düzey yönetici olanlar yine erkekler. Teknik ekipler neredeyse yüzde yüz erkek. Ses, ışık, kurgu… Sete giriyorsunuz ve şöyle bir bakın. Kadınlar nerede? Makyaj tasarımı, saç tasarımı… Yönetmen yardımcısı çok var, orada çok net cinsiyetli bir iş bölümü olduğunu gördük.

Bunu görüşmelerde erkeklere de sordum “Neden ışıkçı kadın görmüyoruz sizce” diye. “Çok ağır malzemeler var. Kadın 50 kiloyu taşır mı?” “50 kiloysa siz de taşımayın zaten” dedim. Bu bir iş güvenliği sorunu. Kadınlar güçsüz ve taşımasın gibi ön kabuller var. Başka bir mesele de kadının çok daha erken bir yaşta anneliğe terfi etmesi rolde ve belli bir yaşın üzerine geldiğinde cinsiyetsizleşmesi. Burada çok baskı hissediyoruz dedi görüştüğüm kadın oyuncular. Ya da cinsiyet kalıpları içine sıkışmış rolleri sürekli oynamaktan…

Bu kadınlar için de erkekler için de geçerli. Kadının anneliğini öncelikleyen ya da partneri için her şeyden vazgeçen veya kadınlar arası rekabetin olduğu, erkek için mücadele veren ve genelde evli ve çocuklu kadın rolleri… İstemiyoruz diyen çok sayıda kadın oyuncuyla görüştüm. Kültür sanat yöneticisi bir kadınla yaptığımız görüşmede de “Terfi ettim, eve geldim. Kutlamak için bir sürü şey almıştım. Partnerim dedi ki ‘Şu anda maaşını öğrenmek bile istemiyorum. Artık benden çok kazandığını biliyorum.’” Bu beni çok üzmüştü çünkü böyle bir konuda iki kişiden, özgür bir çiftten bahsediyoruz ama halen erkeği kadının daha fazla kazanmasının rahatsız ettiği bir dünya sanat sektöründe bile karşımıza çıkıyor.

Z.M.: Bu eşitsizlik önündeki engel olarak en büyük oranlar bu raporda yasal düzenlemelerde çıkmıştı. Yeterli değil mi veya yasal düzenlemeyle bir eşitliği sağlamak mümkün mü?

I.E.: Hayır, değil. Raporda da özellikle bunu vurgulamaya çalıştım. Dönüşecek, özgürleşeceksek kadınlar erkekler birlikte özgürleşeceğiz. Bu bir kadın meselesi değil. Erkeğin üzerinde de para kazanacaksın, geçindireceksin, gerekirse kredi alacaksın baskısı… Reklamlarda görüyoruz ya kredi alıyor erkek kredi için, pırlanta yüzük için. Düğünü erkek yapar, evlenme teklifini de. Özgürleşeceksek hep beraber ve tüm paydaşlar olarak. Tabii yasal düzenlemeler çok önemli. Çünkü cinsiyet eşitliğinin sağlandığı ülkelerinde, İskandinav ülkeleri, ev içi bakım yükünün eşit paylaşıldığını görüyoruz. Öyle olduğunda da kadının iş hayatında da siyasette de daha eşit olduğunu görüyoruz. Yoksa kadın iki işte çalışıyor gibi oluyor. Kimi kurumlar inisiyatif alıp babalık izni veriyor mesela şimdi.

Ama yasal düzenleme gerekli ancak yeterli değil. Topu başkasına atıyoruz burada da. Kurumlar, bireyler olarak dönüşürsek mümkün. Toplumsal cinsiyet konusunda danışmanlık alabiliriz mesela. Sosyal sorumluluk projesi de reklam da olsa. Ne devletin ne okulların ne de şirketlerin tek başına işi bu.

Z.M.: Fark etme alanı da çok zorlayıcı bir alan. Çok yakın zamanda sosyal medyada çok büyük markalar hiç farkında olmadan çok büyük hatalara düşüyor bu nasıl bir akıl tutulmasıdır dediğimiz. Kızım geçen gün bana “Ben tabii pilot olamayacağım. Kızlar pilot olamaz” dedi. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sonra düşündüm, meslekler serisi geldi aklıma “Arkadaşım aşçı, arkadaşım bahçıvan…” Bunların hepsi erkek. O ana kadar fark etmedim. Konuştukça, çarpıştıkça öğrendiğimiz bir alan. Ünlü kadınların anne olduktan sonra bebek bakım reklamlarında olması mesela… Kıvanç Tatlıtuğ baba oldu, neden bebek bezi reklamında görmeyelim? Ya da banka reklamında, otomobil reklamında erkek görüyoruz? Ve bir süre sonra gözümüz onu görmemeye başlıyor. Mesela tuvaletler…

I.E.: Restoranlarda, iş yerlerinde tuvalet kapılarına bir bakın. Cinsiyet kodlarını yeniden üreten işaretleri çok net görüyoruz. Kadında ruj, erkekte pipo… Kadın tuvaletinde kapının tamamını kaplayan bir denklem, erkek tuvaletinde sadece dört işlem… Erkekler niye tepki vermiyor diye fotoğrafını çektim ben, yazıklar olsun. Komik de değil. Erkekler basit canlılardır, kadınlar komplike. Biz bunlara tepki verirsek değişecek bu.

Gülüp geçtiğimiz bu detaylar bu kalıpları yeniden üretiyor. Bebek bakım ünitesi çoğu tuvalette kadın tuvaleti içinde. Oradaki varsayım bir baba tek başına çocukla bir yere gitmiyordur. Kadınlar tuvaleti ve erkekler tuvaleti var ve kadınlarınkinin önünde kuyruk var. Diğer tarafa hiç kimse girmiyor. Hepsine tepki verelim. Fark etmekle başlıyor, sonra da reddetmek.

“Ben bu kalıpların içinde yaşamak istemiyorum.” Bunu neden yapıyorum diye kendimize sormalıyız. Ben üniversitede yaklaşık 20 yıldır toplumsal cinsiyet eşitliği dersi veriyorum. Erkekler “Biz hiç baskı hissetmiyoruz, özgürüz” diyorlar. Evlenme teklifi etme baskısı hissediyor musun peki? Pırlantayı saçma buluyorsun mesela. “E tabii” diyor. Toplum bizden, evleneceğimiz kadının annesi bizden pırlanta almamızı bekliyor diye alacak mıyız? Reddedeceğiz.

Reddetmenin bir bedeli vardır, dışlanmak ve ayıplanmak gibi. Anne baba olduktan sonra beklentilerin dışında hareket edince anne babalığımız sorgulanır. Ben Itır olduğum için bunu yapıyorum, dediğim noktada özgürleşeceğiz. Bunu belediyeler, şirketler, nasıl yapacağız? Politika metinlerini çok değerli buluyorum. Toplumsal cinsiyet eşitliği kapsayıcılık politika metni hazırlayıp altına imzamızı atmak… Çünkü hiç aklımıza gelmeyen şeyler var. İş görüşmesinde kadına hala “Çocuk yapmayı düşünüyor musun, hayatında biri var mı, evlenecek misin?” diye soruluyor.

Bunlar özel alana dahil sorular. Soramazsınız. Öğrencilerime “Sakın cevap vermeyin. Bunlar ayrımcı sorular” diyorum. “İşi kaybedeceğiz” diyorlar. Bir kurum bu sorulara cevap vermeyi reddeden birini işe almıyor. O yüzden “Bütün işe alım süreçlerinde toplumsal cinsiyet eşitliğini gösteririm” deyip altına imzamızı attığımızda orada başlıyor. İçeriklere de bu gözle bakan insanlardan danışmanlık alınmalı.

Zeynep Miraç ve Prof. Dr. Itır Erhart

Z.M.: Kavga etme üzerinden konuşuyoruz ya. Kadınların verdiği bir mücadele, bir savaş, bir cephe… Ama değil. Neyi istediğini bilip hayır diyebilmek…

I.E.: Öfke bizi hiçbir yere götürmüyor. Mesela ben et yemeyen biriyim. Bunu öfkeyle söylediğimde kimse beni dinlemez bile. Bir şey anlatmak istiyorsak sakin, öfkelenmeden, hep birlikte özgürleşme olduğunu söylemeliyiz. Erkekleri alt edeceğiz, tepelerine bineceğiz değil. Hep beraber daha kendimiz gibi, daha kapsayıcı bir dünya için çalışıyoruz. Mesela bir kadının single malt viski, erkeğin de pembe renkli bir kokteyl söylemesi çok tuhaf geliyor garsona. Esprili bir yerden bunları konuşmak ve esprili bir yerden reddetmek gerekiyor.

Z.M.: Bu değişim, dönüşümün mevcut olduğuna inanarak da hareket etmek gerekiyor bence. Cinsiyet kuralları reddinin, toplumsal cinsiyet eşitliğinin mevcut olduğuna inananlar yüzde 67. Bence çok yüksek değil. “Ailenin reisi erkektir” veya “çocuk bakımı kadınındır” gibi bilgilerde belki yüzde 50’lere ulaşmamış ama son iki yılda yüzde 9-10 oranında gerilemiş. Böyle bir politik iklimde özellikle büyük bir gelişme olduğunu da düşünüyorum. Babaannem çalışan bir kadın değildi ve olduğum kişi olmamda etkisi büyük.

Bir gün ona gittim. İşim yok. Dedi ki “Kuzenler buluşması var”. Ben de geleyim, dedim. “Biz kadın kadına gideceğiz” dedi. Ben neyi kaçırdım. Saat 4 buçukta kızımı alıyorum normalde. 16.15 gibi arıyor beni babaannem, “çocuğu unutma” diyor. Babasını arayıp da çocuğu unutma diyen yok. Süremizin de sonuna geldik ama “bu konuşmadan şu cümle kalsın” dediğin şey ne olur? Bu bir kadın meselesi değil, insan meselesi ve ancak hep birlikte özgürleşebiliriz.

Toygun Yılmazer: Fiziksel sağlığımıza dikkat edersek çok daha iyi yaşarız, bunu biliyoruz. Ama zihnimiz iyi olursa, zihin sağlığımız iyi olursa, vücudumuza etkisi de iyi olur. Bu konuda birçok araştırma var. Zihin bakımı diye bir konu ortaya çıktı. Nasıl her gün dişlerimizi fırçalıyorsak, cilt bakımı yapıyorsak, günlük hayatın içine zihin bakımını da katmalıyız. Bir mola vermeliyiz. Kendimize dönmeliyiz. Bu şekilde tüm dünyada bir uyanış var.

Bu oturumda bunu konuşmak istiyoruz. Geçtiğimiz yıllara baktığımızda yeni yeni endişe alanları türemiş oldu. Son iki sene içerisinde pandemide herkes evinden çalıştı. Uzaktan çalışmayla ilgili tükenmişlik yaşadık. Aynı evin içerisinde aynı anda insanların çalışmaya çalışması ciddi sorunlar ortaya çıkardı. Ekoanksiyete diye yeni bir kavram var. Özellikle genç jenerasyon dünya yok mu olacak, ne olacak şeklinde bir endişe içerisinde. Ve kripto paniği... Hatta bu insanları intihara bile sürüklüyor. Bu sorunlar iki yıl önce yoktu. Bunları duymamıştık. Bunlara karşı da depresyon, endişe, anksiyete yaşanabileceği konusunda da bir bilinç oluşmaya başladı.

Dünya çapında depresyon ve anksiyete bir yıl içinde yüzde 25 artış göstermiş. Hükümetler de bunun farkında ve harekete geçiyorlar. Fransız hükümeti herkesin terapiye ulaşabilmesi için 2021 yılında bir program açıkladı vatandaşların ihtiyaç duyduklarında bir danışmanla konuşabilmesi için. Aynı şekilde İspanya’da bir program var. Bu konuların normalleşmesi için her taraftan adımlar atılıyor. Türkiye’de de bunu hissediyoruz. Dünya mutluluk sıralamasında sürekli geriye gidiyoruz. 78. sıradayken 112. olduk bu sene. Yanında bulunduğumuz ülkeler de Kamboçya, Uganda, Nijerya. Geçtiğimiz hafta Oksijen’de bununla ilgili bir haber vardı.

Acar Baltaş bu konudan bahsetmişti ‘Toplumda ciddi bir sıkışmışlık var’ diye. ‘Ya insanlara bu sıkışmışlığı yansıtmaya çalışıyoruz öfkemizle ya da kendimize yansıtıyoruz, bir bunalım yaşıyoruz’ şeklinde. Bu ciddi bir konu haline geldi. Hem Türkiye’de hem dünyada daha çok konuşulacağını görüyoruz. Bugüne kadar hep ne yemeliyiz, ne içmeliyiz, ne kadar uyumalıyız gibi fiziksel sağlık konularını konuştuk ama önümüzdeki dönemde kültürdeki temel değişim alanlarından biri zihin sağlığı alanı olacak. Bu konuda neler yapmamız gerektiğini daha çok konuşuyor olacağız.

Yasemin Özen Gürelli: CultureNext araştırmamıza baktığımız zaman aslında zihin sağlığının Türkiye’de ne kadar karşılık bulduğunu çok net bir şekilde görebiliyoruz. Zihin sağlığını korumak bir lüks olmanın ötesine geçerek zorunluluk halini alıyor. İnsanların olduğu kadar şirketlerin ve devletlerin de önceliği haline geliyor. Yani benim tek başıma zihin sağlığımı ele almam değil, benimle birlikte devletin, çalıştığım şirketin de bu konuyu önceliklendiriyor olması gerekiyor.

Dünyada yaptığımız araştırmada sağlıkta en büyük problem nedir diye sorduk. Çalışma Aralık 2021’de yapıldığı için koronavirüs çok ciddi anlamda öne çıkıyor ama şu an onu bir kenara bırakabiliriz artık. Birinci kanser, kanserden hemen sonra yüzde 31’le dünyada en önemli sorun akıl sağlığı. Ama bunu aynı zamanda stresten de çok bağımsız düşünmemek lazım. Stres de aslında akıl sağlığımızı etkileyen ve çok ciddi anlamda akıl sağlığıyla birlikte birbirini tetikleyen bir konu olarak ortaya çıkabilir.

Stresi büyük bir sağlık problemi olarak gören ülkelere baktığımızda Türkiye’nin burada 7. sırada yer aldığını görüyoruz. Oldukça stresli bir ülkeyiz diyebiliriz. Sağlık anlamında Türkiye’de en büyük sorun nedir dediğimizde yine aralık sonu olduğu için koronavirüs önde. Onu bir kenara bırakırsak yine ilk sırada kanser, hemen sonrasında stres, obezite ve yine akıl sağlığı. Zihin sağlığı riskinin en fazla olduğu ülkeler sıralamasında da Türkiye, Brezilya’yla birlikte yüzde 70’le en riskli iki ülkeden biri. Artık fiziksel sağlık mı zihin sağlığı mı ayrımının yapılmaması gerektiğini düşünenlerin oranı yüzde 79 ama şu anki sağlık sistemine baktığımızda zihin sağlığı, ruh sağlığı gibi konuların maalesef fiziksel sağlığın önüne geçemediğini, hala en temel şeyin fiziksel sağlık olarak ön plana çıktığını söyleyebiliriz.

T.Y.: Bundan sonraki oturumda Oksijen yazarı Dr. Ayşegül Çoruhlu konuşuyor olacak. Fiziksel sağlık ve zihinsel sağlık arasında nasıl bir ilişki var, dünyada neleri yeni keşfediyoruz, araştırmalar bize neler söylüyor, bu konularda hepimiz için aydınlatıcı bir konuşması olacak. Onu sahneye davet ediyoruz.

4. Oturum: Zihin bakımı

Ayşegül Çoruhlu: Beyin sağlığı vücut sağlığı, vücut sağlığı da beyin sağlığı. Beyinde olan her şey bir kimyasal maddeler çorbası halleri. Çok temel bir ayrımla bugünü toparlamak isterim. Bütün vücudumuzda, başta beyin olmak üzere, iki tane düğmemiz olduğunu düşünelim: kırmızı ve yeşil düğme. Biz kırmızı düğmeye bastığımız zaman günlük hayattaki aciliyetler, kapasitemizi, dikkatimizi maksimum kullanma, uyanıklık halimiz; yeşil düğmeye bastığımız zaman gevşediğimiz, uyku öncesi rahatladığımızdaki gibi bir halimize geldiğimizi düşünelim.

Vücut bu iki hal arasında gidip geliyor. Kırmızı olana alarm sistemi diyelim ve sizin de birçok yerden duyduğunuz gibi sempatik sistem diyelim. Yeşil olana da parasempatik sistem. Bu ikisi arasında vücut gerekli durumda diğerine geçiyor. Fakat stresle, depresyonla, bütün hepsiyle ilgili kırmızı düğmeye fazla basılı kalma ve yeşil düğmeye geçememe durumunu konuşacağız. Bunun biyokimyası da psikolojik tarafı da öyle. Kırmızı düğme niye var? Çünkü ‘savaş ve kaç’ düğmemiz ve bütün beyin ve vücut tehlike anında turbo moda basıyor. Bütün gücünü hayatta kalabilmek, hızlı karar almak, tehlikelerin farkına varmak için kullanıyor ama bu sırada onun için hayati olmayan organları pek umursamıyor.

İşte, bağırsaklarınız çalışmış mı vs. Daha çok zihninize, kaslarınıza güç vermeye çalışıyor ki hayatta kalın. Bu, kısa dönem olması gereken bir şey. Bu düğmeye kısa dönemli basıp hayatta kaldığımızda çoğunlukla yeşile basılı gidiyoruz. O da parasempatik sistem. Biri stres, diğeri de gevşeme deyince tamam, stres kötü diyoruz. Fakat yeşil kötüye basılınca orada ne oluyor? Bir kumanda merkezi düşünün. Sesini duyurabilmesi için yeşile basılı olması lazım. Benim beynimdeki gücün ayak parmağımdaki yarayı iyileştirme emrini vermesi ya da yara olduğundan haberdar olması için gerekli. Yeşil düğme her tarafa geçiş izni demek. Beyinle bütün organlar arasındaki bağlantının çok yüksek olduğu zaman demek. İyileşme, sakinleşme, gençleşme, yeşildeyken oluyor. Kırmızı düğmenin karşılığı kortizol, stres falan. Kırmızıda fazla kalma bizin sorunumuz oluyor.

Başka neler ekleniyor buna? Diyelim ki nefesle ilgili bir sıkıntınız var uyku apnesi, burunda deviasyon gibi. Beyninize oksijen gitmediğinde yine kırmızı düğme çalışıyor. İyi uyumadınız, kırmızı düğme açıkta. Sabaha hiç yeşile basılmadan geçmiş oluyorsunuz. Kırmız deyince bu iyi bir şey, gerektiğinde çözüm sağlıyor dediğimiz çok küçük anlar olmalı. Bütün hayatı, fiziksel sağlık da dahil, kırmızıda geçirirsek, sedanter yaşam, kötü beslenme, fazla elektronik kullanımı, her zaman bizi kırmızıda tutuyor. Stres hissiyatla, olaylarla ilgili bir şey zannedilir. Sizin kendi versiyonunuzun sürekli kırmızıda bir ikizi olsa aynı olaya farklı tepkiler verir. Sorunla baş edecek çözümü bulmada sıkıntı yaşarsınız.

Şöyle bir laf vardır: Türklerin aklı tuvalette gelir. Çünkü tuvaleti yeşilde yaparsınız. Bağırsaklarınız siz gevşeyince çalışır. Gece endişeli yatıp iyi uyursanız ya da güzel bir film izlediyseniz ertesi gün çözümü bularak uyanmak gibi bir şey. Yeşile basılması işleriniz için de gerekli. Gençlerin elinde kafalarının içindeki kapasiteden başka bir şey olmadığından orayı farklı ve yüksek performansta tutmak gerekiyor.

Yarattıklarımızla farkı yaratacağız. Zihin bakımı olarak kafanın içine bakmak lazım. Uyku, beslenme önemli dedik, yeşil düğmeye geçme daha da önemli. Zihnin fazla düşünmesinden fişi çekmesi demek aslında. Fazla düşünmek çözüm getiren bir şey değil. Ancak o kırmızıdan yeşile geçerseniz size yeni bir fikir gelir. Sempatik sistemde beyninizin ön bölgesi, sizi diğer hayvanlardan ayıran ön bölgesi çok kanlanıyor. Sürekli düşünüyorum, analitik düşünmenin gerçekleştiği yer ama sürekli aynı şeye bakıyorum. Yeşile geçtiğiniz zamansa arka alanlar da dahil hepsi hep beraber kanlanıyor. Metro gibi düşünelim. Kırmızı düğmede İstanbul metrosu gibi aynı yerde bakıyoruz. Yeşil düğmede New York metrosunu da görüyoruz. Daha geniş bir ağı kullanıyoruz.

Kreativite denen şey beyindeki bütün elektrik akımını, oksijeni ve kanlanmayı homojen yapabilirsen, hepsine beraber odaklayabilirsen ortaya çıkar. Bazı popüler hekimler “Zaten beynin kuantum bir bilgisayar. Esasında sen onun elektrik akımını harmonize edersen, başka bir bilgiyi de akım yokken iCloud’dan indirir gibi indirebilirsin. Meditasyon da dua da o demektir. Projeye çok kafa yormak, endişelenmek sonucu vermiyor. Beynin düşünen halinin fişini çekmek sonuç veriyor. Basit olarak anladık ki yeşil düğmeye basmazsak beyin kapasitemizin çok altında kalıyoruz ve iş arkadaşlarımızın gerisinde kalabiliriz.

Ne yapabiliriz? Meditasyon, nefes, masaj, mindfullness olabilir. Doğaya gitmek de olabilir. Doğaya çıkıp hafif ıslak çime, kuma, denize, yere basarsanız elektrik akımı topraklanmış olur. Ormana gidersiniz, rehavet çöker, vücudunuz sizi yeşile götürür. Depresif ya da anksiyetedeyseniz kırmızıda çok kalıyorsunuz demektir. Nadal gibi üstün sporcular yeşilde kalarak, düşünmemezlikle yapar işlerini. Topraklanmak, denize girmek, hayvan sevmek, gün ışığından yararlanmak… Yeşil yapmak çok zor çünkü insanlar düşünmeye bağımlı. Beyin bakımı olarak en büyük görevimiz kendimizi devreden çıkarmak ve beynimizin kendi fabrika ayarıyla yenilenmesine izin vermektir. Düşünmeyi durdurmak çok zor ama birtakım yöntemler var. Burada da bir örnek olarak mindfullness’ın ne olduğunu öğrenelim. Yapabilecek miyiz?

Erhan Ali Yılmaz: Kendimize alan verirsek yapabiliriz. Her şeyi -meli, -malı diye yapıyoruz ya, böyle olunca bazılarını yapamıyoruz. Bu yapamadıklarımız bizde alerji yapıyor, sıkıntı yaratıyor. Hepimizde stres denen şey oluşuyor. Elimizin altına krem sürersek sürtünme azalır. Hayatımızda olanlarla ilişkilerimizde böyle bir sürtünme oluyor. Beklentilerimiz, hayatımızda olan biten… O düşünme bağımlılığı ile ilgili yapabileceklerimiz var. Adı üstünde zihin bakımı. Bakım için ne gerekiyor? Bakmak gerekiyor? Günlük hayatımızda oturup kendimize, zihnimize bakmadığımız, neye ihtiyacım var diye sormadığımız için bakım oluşmuyor.

Şöyle bir metaforla başlayalım: İki kişi olsun. Koşmaya başlasınlar. Bir tanesi her kilometrede nefes molası versin. Öbürü sürekli koşsun. Sizce durmadan koşanla arada mola veren arasında hangisi daha uzağa gider? Süreyi yıllara yaysak da Formula gibi kısa süreli şeylerde de aynısı mevcut. Saniyelerle yarışan arabalar duruyor performans açısından ve yarışı birinci bitirmesine sebep oluyor. Durmayan araba bitiremiyor. Lastiği eriyor, saniye de olsa durmaya ihtiyaç var. Kafamız ne diyor? Sürekli koş, o zaman birinci olursun. Ama ben buraya hızlanmak için yavaşlamanız gerektiğini söylemeye geldim.

Hep beraber öncelikle zihnimizin koşuşturmasını, bu bağımlı olduğu pilottan hafifçe çıkartma egzersizi yapacağız. Kafamız istesek de istemesek de akıntıya kapılıyor günlük hayatta. İstemediğimiz zaman olunca kırmızı düğme hep açık. Düşünmek problem değil, düşünceler içinde kaybolmak bir problem. Nasıl ki yemek bir problem değil, duygusal yeme bir problemse. O yüzden düşündüğünüz zamanlarla düşünceler tarafından savrulduğunuz zamanı birbirinden ayırın. Erhan’ın sahnede gösterdiğini uygulayayım, şu düşünceler tarafından savrulma noktasından bir çıkayım. Peki, ne yapacağız? Düşünceleri durduracak mıyız? Hayır, düşüncelerle uğraşmayacağız, dikkatimizle uğraşacağız. Şöyle düşünün: Hava durumunu değiştiremiyoruz, üstümüzü başımızı ona göre ayarlıyoruz. Nefesimize, bacaklarımıza, topraklanmaya odaklanacağız. 3-4 dakikalık bir egzersiz yapacağız…

Dr. Ayşegül Çoruhlu

Yekta Kopan: Önümüzdeki senelerde çokça konuşacak mıyız sence bu konuları? Yoksa saman alevi gibi çıkıp inecek mi? Araştırmalar ne söylüyor? 

Yasemin Özen Gürelli: En azından ilk veriler metaverse’i konuşacağımızı gösteriyor. Şu an tamamen araştırma aşamasındayız, öğrenmeye çalışıyoruz. Deneyimlemedik, anlamlandırmaya çalışıyoruz. Bir sonraki aşamada daha da olgunlaştırıp gündelik hayatımıza yedireceğiz.

Y.K.: Bu öğrenme dönemi, yani search butonuna metaverse yazıp bekleme süreci uzadıkça, ben buna kendi anlamlarımı yüklemeye başladıkça bu esnetir mi? Bunun artık bir an önce öğrenme döneminin başlaması mı lazım? Yoksa üç sene boyunca ben metaverse yazıp çıkan makaleleri mi okumalıyım?

Y.Ö.G.: Bu tamamen kişinin orada ne bulduğu, onu ne kadar cezbettiği, orada ne kadar iletişime geçeceği ve deneyimleyeceğiyle alakalı. Ben bunu biraz bir dönem yaşadığımız Clubhouse çılgınlığına benzetiyorum, bir ay bile sürdü mü o süreç? Ama yine de metaverse onun gibi olmayacak. Çabuk hevesleniyoruz, yeniliklere çok açığız ama kendimizden bir şeyi bulamadığımızda hemen kaçıyoruz. Fakat metaverse çok daha büyük bir dünya, eğlenceli bir dünya. Markalar oraya ne yatırım yapacak göreceğiz. 

Y.K.: Markalar açısından da uzadıkça, sündükçe, gazı kaçtıkça çok daha zorlu bir süreç oluyor. Herkes metaverse gelecek diyor ama gelmiyor da. 

Toygun Yılmazer: Esasında konumuzun bir kısmı metaverse. Onun altında akışkan gerçeklik diye bir akımdan bahsetmek istiyoruz. Geçtiğimiz yıllarda birçok yeni kavram hayatımıza girdi. Virtual influencer’lar, metaverse, NFT gibi kavramları yeni yeni duyduk. O yüzden Yasemin’in de dediği gibi bunlar insanların çok merak ettiği, araştırdığı, yenilikleri takip etmeye çalıştığı alanlar oldu. Ama gelecek sene de bir sonraki aşamasında mesela AFT diye bir şey çıkabilir ve onun ne olduğunu öğrenmemiz gerekebilir.

Birçok yenilik bizi bekliyor olabilir. Bunların temelinde ise akışkan gerçeklik kavramı var. Temel kültürdeki değişim bu. Bununla neyi kastediyoruz? Bizim gerçeklik anlayışımız gerçek mi, somut mu, canlı mı, dokunduğumda tepki veriyor mu gibi bir anlayıştan oluşuyor. Ama şimdi sanaldaki deneyimler gerçektekine o kadar yakın ki onlar da gerçek deneyimler gibi bir etki yaratıyor. O yüzden genç jenerasyonlar özellikle yaşadığı duygu ve deneyim güzelse bunun gerçek ya da sanal olmasıyla çok ilgilenmiyor.

Temel kültürel değişim de bu alanda yaşanıyor. Burada birçok değişim var. Metaverse dediğimiz gerçek dünyaya paralel bir portatif evren varlığı. NFT dediğimiz gerçek hayatta olduğu gibi bazı varlıkların sahibi olduğumuzu kanıtlayan tapular. Bunların bence temelinde bizi en çok etkileyecek olan konu dijital insan konusu. Günlük hayatta da bizim üzerimizde etkisini en fazla hissedeceğimiz şeyin bu olacağını düşünüyorum. 2021’de başlayan bir servis var. UnrealEngine’inMetaHumanCreator uygulaması. Aynı bizim reklam setlerinde Photoshop’u kullanmamız gibi çok hızlı bir şekilde dijital insan yaratıp bunu kendi ortamınıza alıp kullanabiliyorsunuz. Bunun bu kadar hızlı yaratılması ve bu kadar gerçeğe yakın olması esas olarak etki yaratıyor.

Çok farklı alanlarda bunların kullanımını görüyor olacağız önümüzdeki yıllarda. Bunun dışında bunların bir hologram şeklinde hayatımıza girdiğini de hayal edebiliriz. Örneğin bir spor salonuna gittiğimizde antrenör yerine bir hologram antrenörün olduğu şeklinde hayaller var gelecekte bizi bekleyen. Günümüzde esasında kullanılmaya başlandı. Güney Kore’de biz bu sunum üzerinde hazırlanırken seçim kampanyası vardı. İki adaydan birinin gençlerle daha iyi kurabilmek için kendisinin dijital varlığıyla iletişim kurduğunu gördük ve sadece buna bağlı olmasa da seçimi de kazandı. Günlük hayatta kullanılan ve sonuca da ulaşan bir yöntem olarak bu teknoloji politikada da kullanıldı yani.

İngiltere’de bir yarışma programında insanlar kendi vücutlarıyla değil hayal ettikleri avatarlar olarak yarışmaya katılıyorlar. Arkada canlı dansçılar ve önde canlı seyirciler var. Tam olarak sanal ve gerçeğin iç içe geçmesine bir örnek. Şu anda da hayatımızın içerisinde bunları görünce insan şunu da düşünüyor: Gelecekte metaverse’te kullandığımız dijital avatarlar belki fiziksel bedenimizden daha çok hoşumuza gidecek ve onlarla var olmayı tercih edeceğiz. Zaten genç jenerasyondan da bunu görüyoruz. Z Kuşağı sanal dünyayı daha çok tercih ettiğini söylüyor. Bu kuşakta her üç insandan biri şu an sosyal medyada kurduğu personasını gerçek kimliğine tercih ediyor. Bunun da gördüğümüz teknolojik gelişmeler sayesinde daha da artacağını düşünüyoruz.

Erhan Ali Yılmaz

Y.Ö.G.: 30 ülkeyi kapsayan yaptığımız araştırmada gördük ki Türkiye metaverse bilinirliliğinde dünyanın çok üzerinde. Yüzde 86’lık oranda bir bilinirlikten bahsediyoruz. Bu aşina olmak, deneyimlemek değil. Metaverse’i duydun mu sorusuna evet diyenler. Dünya ortalaması ise yüzde 52 Günün sonunda Çin ve Hindistan gibi yazılım alanında çok güçlü olan ülkelerden bile çok daha yüksek Türkiye ortalaması. Yani meraklı bir ülkeyiz ve bu merakımızı da search ederek ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Ama gerçek ve sanal dünya arasındaki sınırların ortadan kalkmasıyla yeni bir gerçeklik yaratılıyor mu denildiğinde sadece yüzde 62 evet diyor.

Neden? Çünkü henüz bir deneyimleme ya da yaygınlaşmış bir kullanım aşaması yok. Şu an ağırlıklı olarak oyunlar vesaire var ama bu teknoloji ve sistemler geliştikçe ve yaygınlaşıp tabana indikçe asıl o zaman bu gerçek ve sanal dünya arasındaki geçişkenliğin genel kitle de farkına varıyor olacak. Peki günlük hayatta metaverse’in hayatımızda yer almasıyla en çok ne etkilenecek insanlara göre? Tabii ki eğitim birinci. Zaten Covid döneminde uzaktan eğitimler başlamıştı. Eğitimden sonra eğlence dünyası, çalışma sistemi, oyun, sosyalleşme gibi konular geliyor.

Google Trends’e baktığımızda son 12 aydır Türkiye metaverse aramalarında dünyada ilk sırada. Yalnız biz arama anlamında ilk sıradayız. Yani sosyal mecralarımızda bununla ilgili konuşup paylaşım yapıyoruz demek değil bu. Mesela kripto ve oyunları da inceledik. Bu iki kavramda aramanın ötesinde artık paylaşım seviyesine geçtiğimizi görüyoruz. Yani bir olgunlaşma evresinde bu iki alan. Ama metaverse’te henüz anlamlandırma seviyesindeyiz. Daha çok sadece search edilen bir kavram diyebiliriz.

T.Y.: Gerçek hayatta bulamadığımız neyi arıyoruz? Sanal dünyada nelerin peşinden gidiyoruz? Bir sonraki oturumda bunu Oksijen’den teknoloji yazarı Levent Ertem’le hepinizin tanıdığı oyuncu komedyen Tolga Çevik ele alıyor olacak.

5. Oturum: Akışkan gerçeklik

Tolga Çevik: Bilmiyorum, vallahi bilmiyorum. O kadar uzak ki bana, sanal bir insan olamadım hiçbir zaman. Çok yanlış bir insanım ben, bu konuyu konuşacak.

Levent Ertem: NFT, metaverse; hiçbirinde yok mu Tolga Çevik bunların?

T.Ç.: Çok genç izleyicilerimiz var. Ben de gencim. Ben mail yollarken bilgisayardan printer’ı silen bir babanın oğluyum. Babamla derdimiz neden mail yolladığımızdı. Dolayısıyla metaverse kafası bana ters, benim algılayabildiğim bir şey değil. Mesleki olarak insana insanı insanla anlatan bir şeyin temsilcisiyim. Bütün insanı ortadan kaldırıp çok eğleneceğiz dedikleri zaman ortada kalıyor.

L.E.: 2 sene sonra bu avatarları kim hazırlıyor, bana da bir tane hazırlayın, demez misin?

T.Ç.: Böyle bir şeyle gösterimizin anonsunu yapacağız derler, o zaman buyurun. Onun dışında kendimi böyle bir şeyin içinde göremiyorum, beceremem de zaten.

L.E.: Madonna 570 bin dolara (180 Ethereum) bir avatar hazırlamış, o avatarı üreten firma da başka bir yere 16 milyon dolara satılmıştı.

T.Ç.: Ben bu hızı takip edenlere çok saygı duyuyorum zaten, ben beceremiyorum. Telefona güncelleme geliyor, onları görmüyorum artık, bıraktım. O küçük tuşlulara döneceğim.

L.E.: Instagram’da, sosyal medyada bir içecek firması mesela artık gerçek insanlar yerine avatarlarla anlaşma yapmaya başladı. Bir hata yapmasın diye. 

T.Ç.: Mantıklı fakat siz benimle anlaşma yapan bir firmaysanız beni kontrol altında tutmaya çalışmanız da mantıklı. Çünkü bazen otokontrolün ucunu bıraktığınız zaman birinin size destek olup tutması gerekiyor. Kendi mesleğim adına konuşuyorum, 10 kişinin 9’unun sizi tanıması çok kaygan bir duruma sürükleyebilir sizi. Sözleşmelerde yazanlar çok önemsenmeyebilir, bu da başınıza bela olabilir. Bir film sözleşmesi imzaladım, motosiklete binmeyecek, sete gelirken kendi arabasını kullanmayacak gibi. Ne ya, her şeyime karışıyorlar da denebilir. Ama adam diyor ki “Suratın, gözün sekiz hafta boyunca bizim. Sana bir şey olursa battı proje”. Çok haklı, kontrol altında tutuyor. Geri kafalı yaklaşıyor olabilirim.

L.E.: Instagram’da sanal influencer’lar ‘metafluencer’lar girdi hayatımıza. LilMiquela da bunlardan biri. 3.2 milyon takipçisi var, 18 yaşında girdi hayatımıza. Şimdi 19 yaşında. Bütün firmalar şu an nasıl onunla paydaş oluruz diye düşünüyor.

T.Ç.: Bu ticaret. Bunu yargılamak mümkün değil. Enteresan bir yere getirdiniz konuyu. Konu kaç milyon takipçisi vara gelince çok tartışacak bir şey yok.

Tolga Çevik

L.E.: Sanatçı olarak sence “2020’lerin başında ‘verse’ dalgası vardı, iyi ki girmemişim” diyecek misin?

T.Ç.: İnsanlığın 150 yılda yaptığı şeyi her 3 yılda yapan bir hale dönüşmüş olması çok kesin konuşmaktan imtina etmeme sebep oluyor. Bu da biter, diyemem. Yarın ne olacağını bilmiyoruz. Galactica diye bir şey izliyorduk 1982’de. Lazerler kullanıyorlardı. Hayran kalıyorduk. Lazer 4 sene sonra çocukların eline düştü sokakta.

L.E.: Türklerin bu evrenlerde arsa alma olayı muhteşem.

T.Ç.: Pandemide de aynı şeyi düşündüm. Belki geri kafalı diyeceksin ama kızım da oğlum da tam flört yaşındaydı. Her şey bilgisayardandı. Benim kafam sürekli komplo teorisi üretmeye başladı. Dedim ki bizim ne kadar dayanacağımıza mı bakıyorlar acaba? Sonra baktım, çok dayandık. O kadar dayandık ki her şeyi internetten yapmaya başladık. Metaverse için de ‘evinizde oturun, oradan tatilinizi de yapın, arsanızı da alın’ gibi bir durum var. Orası sizin olsun, yan apartmandakini oraya sokma. Beyaz Saray da senin olsun, siyaha boya. Türkiye’nin daha Anadolu bölgelerinde dilden dile dolaşsa, Mehmet Emmi metaverse’te Ahmet Emmi’nin karısına ağacın arkasından baksa ne olacak? Yarın kahvede kavga edecekler. 

L.E.: Paris Hilton bir parti verdi metaverse’te. 3 dolara tişörtler, Z Kuşağı için asla gidemeyecekleri partiler çok ucuzdu. Kendilerini çok mutlu hissettiler.

T.Ç.: İyi ya da kötü anlamda, ticaret ya da hükmetme anlamında beni rahatsız eden bir gerçek bu. 2005’te daha yeni yeni tabletler vardı. Metaverse de James Cameron çekse filmini, inanırız. “Biz sizi şimdi hallaç pamuğuna çevireceğiz” gibi geliyor bana. Datça’ya gitmek varken buradan Datça’yı niye satın alayım? Ayrıca Datça’ya buradan gideceğin alet Datça’ya gitmekten daha pahalı. Metaverse’teki zemin gerçek hayattan daha pahalı. Genç arkadaşlara da bunu anlatmaya çalışıyorum. Evet, influencer kafası var, güzel bir şey. Ama artık ben babalarımızın dediği ‘kafam almıyor’ kıvamına geldim. Ya da o kadar doldum ki kafam istemiyor. Bir tane şalter var. O şalteri indirince o bitcoin’i eritip metaverse’teki tarlalar yok olacak. Ama yetenek senin şalteri indirmediğin sürece sende ve yaymak da bedava. “Online gösteri yapar mısınız?” diyorlar. Tabii ki yapamam. Seyirciyi göremiyorum diye gösteri yapmadığım sahneler var benim. İnsanın insanla çözeceği bir şey bu.

L.E.: İleride çocuğun ben metaverse işine giriyorum derse…

T.Ç.: Canı sağ olsun. Z Kuşağı günümüzün sahibi.

L.E.: Dijital dünyada dedektif olacağım dese…

Levent Ertem

T.Ç.: Alkolü bırak, derim. En azından sabah… Her evde öğretilen bir şey var. Bizde de görüyorlar, yılın 200 günü evde yokum ben. “Bütün gün evde oturup para kazanacağım” dediğinde benim de annesinin de nasıl bakacağını anlar. Zaten o cümleyi zikretmez. Ter akmadan bir şey geldiğinde bizi rahatsız ediyor. Şalterden sonra neyin var, o önemli. 

L.E.: Kaç platformda üyeliğin var Netflix gibi?

T.Ç.: 3.

L.E.: Ona da isim bulmuşlar Amerikalılar, ‘subscriptionfatigue’ diyorlar, abonelik yorgunluğu.

T.Ç.: Mesleki açıdan takip etmek zorundayım. Kızım sinema televizyon okumak istiyor mesela. 7 yaşından beri tiyatrodayım, sahnedeyim. Oturacağım koltuğa da varmış gibi olacak bir şey. Yok öyle bir şey. İnanmıyorum. 2018’deki istatistik, Instagram çıktığından beri Instagram yüzünden 5 bin 700 kişinin intihar ettiği şeklinde. O dünyadan çıkınca mutsuz oluyorlar çünkü. Metaverse sevenlerden özür diliyorum ama sevmiyorum.