27 Nisan 2026, Pazartesi
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 27.04.2026 10:59 | Son Güncelleme: 27.04.2026 16:22
13:11
Mehmet Pehlivan'ın savunmasının tamamı
12:15
Reddi hakim talebi reddedildi
12:00
Reddi hakim talebinin üzerine duruşmaya ara verildi
11:00
Pehlivan, savunmasının ilk gününde ne demişti?
10:30
Aziz İhsan Aktaş davasından tahliye olan Aydar, davaya takip ediyor

İBB Davası'nda 27'nci gün: Reddi hakim talebi reddedildi

Ekrem İmamoğlu’nun tutuklu avukatı Mehmet Pehlivan'ın 26'ncı günde yarım kalan savunmasına bugün devam edilecek
İBB Davası'nda 27'nci gün: Reddi hakim talebi reddedildi
A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Tutuklandıktan sonra görevinden alınan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da aralarında bulunduğu 92'si tutuklu 414 ismin yargılandığı İBB davasının 27'nci günü Silivri'de başladı.

İddianamenin kabul edilmesinin ardından ilk duruşma 9 Mart Pazartesi günü görülmüştü. Davanın ilk duruşmasından bugüne kadar 35 kişinin savunması alındı. Cuma günleri duruşma görülmezken duruşmalara haftanın 4 günü devam ediliyor.

Ekrem İmamoğlu’nun tutuklu avukatı Mehmet Pehlivan'ın 26'ncı günde yarım kalan savunmasına bugün devam edilecek. Ardından sonra sorgusu yapılacak olan Pehlivan’ın avukatlarının savunmasıyla duruşma sürecek.

13:11 27 Nisan 2026

Mehmet Pehlivan'ın savunmasının tamamı

Ekrem İmamoğlu'nun avukatı Mehmet Pehlivan savunmasını tamamladı. 

İşte Pehlivan'ın savunmasının tam metni: 

"Sayın Başkanım, Sayın Yöneticilerim, Savcı Bey; iyi haftalar diliyorum. Daha sesli konuşmaya çalışayım; kayıt açısından bir sorun yok tabii. Sayın Başkanım, geçen hafta savunmamın büyük bir bölümünü tamamlamıştım. Bugün tahminimce 40-45 dakikalık bir bölümü kaldı; çok uzun süreceğini düşünmüyorum. İlk 3 bölümü kısaca birkaç cümleyle özetlemek isterim. Kapatılma haline ve kapatılmanın ne hissettirdiğine dair konuşmuştum. Ayrıca bir delil ve bahane ayrımı yapmıştım. Delillerle değil, ben dahil buradaki birçok insanın bahanelerle tutulduğunu anlatmıştım. Daha sonra yaşadığımız soruşturma ve yargılama sürecini, suçlamaların tarihsel karşılıklarını aktarmıştım. Antik Yunan’dan ve Orta Çağ’dan örnekler vermiş, çok daha yakın bir zamanda Latin Amerika’daki bir örneğinden bahsetmiştim. Hem suçlamalar döneminde hem de suçlanan ve suçlayan kişiler açısından birçok benzerlikten, hatta aynı durumlardan bahsettim. Daha sonra bizzat bizim dosyamıza girerek, aslında bana ilettikleri suçlamalar bağlamında birçok şeye değinmiş; örgüt ve etkin pişmanlık meseleleri üzerine eklemeler yaparak savunmalar yapmıştım. 


Bugün kaldığım yerden devam edeceğim. Şimdiden tüm heyetinize sabır diliyorum. Savunmanın ilk bölümünde "lawfare" kavramından bahsetmiştim ve bu sürecin bazı stratejik ve taktiksel boyutları olduğunu anlatmıştım. Yargı aktörünün belirlenmesini, kullanılan yasaların ne kadar farklı, geniş ve belirsiz olduğunu, adli tedbirlerin nasıl kötüye kullanıldığını aktarmıştım. Bunun; siyaset, yargı ve medyanın eş güdümüyle yürüyen süreçler olduğunu belirtmiştim. Bugün bu eş güdümün son halkasından, yani medyadan bahsetmek istiyorum. Zira kamuoyunun tüm bu yasa dışılığa ikna edilmesi süreci medya kanalları ile yürütülür. İktidar, elindeki tüm olanakları yargı darbesini perdeleyecek ve rakibini itibarsızlaştıracak sözde hakikatler yaratmak için kullanır. Bu süreç, medya tekelleri aracılığıyla yürütülür. Bu medya tekelleri bugün Türkiye’de yandaş medya veya havuz medyası olarak anılan; iktidarın siyasetiyle paralel yayınlar yapan ve haberler yazan kesimdir.

Sayın İmamoğlu hakkında, 2019 seçimlerini kazanmasının ardından bugüne kadar bu medya tekellerinde 4.500'den fazla haber yapılmış. Son 2 yıllık süreçte Sayın İmamoğlu hakkında bu mecralarda yapılan tek bir olumlu haber var; o da aslında bir durum tespiti olarak 31 Mart 2024 seçimlerini Sayın İmamoğlu’nun kazanması üzerinedir. Bu medya tekelleri; yandaş medya ve havuz medyası tarafından, siyasetten ayrı toplum yararına olan aşevi veya öğrenci yurdu açılması gibi saf projeler dahi haber değeri olarak görülmemiştir. Medya ve şartlar hiçbir zaman eşit düzlemde yürümemiştir. Yandaş medya her türlü karalamayı yaparken, mağdurların suç duyuruları bile kabul görmedi. Hakkımızda aleni, tespitli iftiralar atıldı. Her biri hakkında bulunulan suç duyuruları, ifade dahi alınmadan takipsizlik ile sonuçlandı. Savcının hukuka aykırı uygulamalarını eleştiren gazeteciler hedef alındı; kanallara ağır cezalar kesildi ve haberlere erişim engelleri getirildiğini gördük. Sayın Murat Ongun’un bu süreçte sosyal medya hesapları, yine belirsiz ve geniş tanımlamalar içeren suçlamalarla kapatıldı ve erişimi engellendi. İktidar medyasının son 2 yıllık süreçteki en büyük mesaisi, yüzlerce sahte haber üretmek oldu. 

Sevgili izleyiciler ile şu soruları sordum ve sormaya da devam edeceğiz: Hani nerede para dolu bavullar? Hani nerede Florya’ya gömüldü denilen paralar? Nerede cenaze aracıyla kaçırılan rüşvetler? Nerede dağıtılan telefonlar? Tüm bu haberlerin sahte ve yalan olduğu ispatlandığı gibi, bu yalanları atanlar bile sustu. Sayın Başkanım, bu sadece bir medya süreci değil; cenaze aracıyla kaçırılan rüşvetlerden bahsediliyor. Bu iddia, aslında önümüzdeki dosyanın içerisinde bir tanık ifadesidir. Soruşturma aşamasında bu ifadeyle 4 kişi şafak operasyonuyla gözaltına alındı, 2'si tutuklandı. Sadece bu beyanla, bir açık tanığın cenaze aracılığıyla rüşvet kaçırıldığını iddia etmesiyle 4 bürokrat gözaltına alındı. Elçin Karaoğlu onlardan biridir; bir şafak vakti bu iddiayla gözaltına alınıp tutuklandı. İddianamede bu tanık beyanına yer verilmedi ama bu tanık hakkında yanıltıcı bilgiden dolayı hiçbir zaman suç duyurusunda bulunulmadı. İftira atıldığında, adliyeye karşı işlenmiş bir suç olan iftiradan dolayı suç duyurusunda bulunulur; ancak bunun yerine bu kişi, bu aleni iftirayı atan şahıs her dosyada şu an tanık yapılıyor. Kurultay davasında tanık yapıldı; geçtiğimiz günlerde Ataşehir Belediyesi'ne yönelik yapılan operasyonda da muhtemelen tanık yapıldı. Her yerde bu kişi tanık yapılıyor. Yani bu konu, sadece medyadaki sahte bir haber meselesi olarak küçültülecek bir durum değil; bir eş güdüm halidir.

Tüm bunların amacı, muhalif siyasetçilerin yozlaşmış olduğuna dair bir fikir yerleştirmektir. Bu haberlerin bu mecralarda 100'lerce kez yapılmasının yegane amacı budur; çünkü tüm otokrasilerde süreç böyle şekillendirilir. Netice itibarıyla üretilen bu yalanlar, hakikat olarak satılmaya çalışılan kriminal bir faaliyete dönüştü. Bunun amacı bir "hakikat" üretmektir Sayın Başkan. Brezilya örneğinde, soruşturmacıların medya sızıntılarının amacını açıklamıştım; orada hedefteki kişilere soruşturmaların kaçınılmaz olduğunu düşündürmek ve onları itirafçı olmaya zorlamak amacıyla bu sızıntılar yapılıyordu. İBB soruşturmasında da savcılığın etkin pişmanlık kampanyası bu amaç doğrultusunda kullanıldı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, etkin pişmanlık kapsamında ifade veren kişilerin tahliye edildiği bilgisini düzenli olarak paylaştı. "Ne var bunda, kamuoyunu bilgilendirmiş" diyebilirsiniz; ama işin aslı öyle değil. Her gün 1.000'lerce adli işlem icra eden savcılık makamı, diğer işlemlerini kamuoyuna duyurmuyor; ancak şüphelilerin etkin pişmanlık kapsamında ifade verdiği ve bu kapsamda tahliye edildiği bilgisi basında düzenli olarak paylaşıldı. 

Örnek vereyim; bunların tamamı savcılığın basın açıklamalarıdır Sayın Başkanım:

Nisan 2025: Etkin pişmanlık kapsamında ifade veren Murat Abbas tahliye edildi.

19 Mayıs: Ahmet Çiçek etkin pişmanlık kapsamında ifade verdi ve tahliye edildi.

21 Mayıs: Ertan Yıldız etkin pişmanlık kapsamında ifade verdi ve tahliye edildi.

29 Mayıs: 3 kişi etkin pişmanlıktan yararlandı ve tahliye edildi.

4 Haziran: 11 şüpheli etkin pişmanlık kapsamında tahliye edildi.

5 Haziran: Nuhoğlu ve Atik etkin pişmanlık kapsamında tahliye edildi.

7 Haziran: 24 şüpheli etkin pişmanlık ifadesi verdi.

19 Haziran: 4 zanlı etkin pişmanlık ifadesi verdi ve tahliye edildi.

28 Haziran: Etkin pişmanlık ifadesi veren şüpheli sayısı 36'ya çıktı.

10 Temmuz: Adem Soytekin, etkin pişmanlık kapsamında tahliye edildi.

16 Temmuz: Şüpheli sayısı 312 oldu; 39 şüpheli etkin pişmanlık kapsamında tahliye edildi.

22 Temmuz: Şüpheli sayısı 330 oldu; 39 şüpheli etkin pişmanlık kapsamında tahliye edildi.

Yani ay ay, tarih tarih; etkin pişmanlık ve tahliye haberleri bir stratejiyle duyuruldu. Bir propaganda aracılığıyla kampanya olarak ilan edildi bu. Her etkin pişmanlık beyanı, bu haberlerin yanı sıra gizli olan soruşturma dosyasından yandaş medyaya servis edildi. Doğruluğu henüz mahkemede tartışılmamış bu etkin pişmanlık beyanları, mutlak gerçeklermiş gibi sunuldu. Şüphelilerin ve her birimizin masumiyet karinesi ihlal edildi. Ve bu süreç, alelade veya basit bir şekilde değil; organize bir eş güdümle yürütüldü. Bunun yanı sıra sahte itirafçı haberleri de yapıldı. Murat Ongun ve Fatih Keleş’in itirafçı olduğu iddia edildi; bu şekilde yalan ve aleyhte sahte haberler üretildi. Yetmedi, aynısını benim için de yaptılar. Güya konuşmak istiyormuşum ama konuşamıyormuşum; itiraf edeceğim şeyler varmış da engelleniyormuşum. Oysa böyle bir durum yoktur; nasıl konuşmak istemeyeyim, nasıl engelleyebilirler? Bunları aleni şekilde yazdılar. Daha da ileri giderek birçok kişi için "itirafçı oldu" şeklinde sahte haberler ürettiler. Bu manipülasyonun amacı hakikati aktarmak değildir; kamuoyunda bir algı inşa etmek, itiraf beklentisi yaratmak ve süreci psikolojik bir baskı aracına dönüştürmektir.

Aşağıda nezaretteyken, beni tanımayan birçok insana ifade süreçlerinde savcı, benim itirafçı olduğumu söylemiş. Beni tanımayan bu insanlar, Savcı Bey’in bizzat bunu iddia ettiğini söylüyorlar. Bunun tek bir amacı vardı: İtiraf beklentisi yaratmak. 14 Haziran 2025'te Fatih Keleş'in etkin pişmanlık kapsamında 120 sayfa ifade verdiği bilgisini sosyal medya hesabından paylaşan gazeteci görünür kimseleri unutmadık; tweetleri hâlâ duruyor. Size verdiğim belgeler arasında da bunlar var. Aynı süreçte Murat Ongun hakkında da "7 saat boyunca 400 sayfa ifade verdi" şeklinde tamamen yalan haberleri dolaşıma soktular. Ancak bunların hiçbiri "yanıltıcı bilgi" olarak görülmedi; halkı alenen yanıltan bu bilgiler suç sayılmadı. Dokunulmaz operasyonlarına fütursuzca devam ettiler; hâlâ da devam ediyorlar Sayın Başkan.

Bu noktaya kadar savcılığın ve medyanın etkin pişmanlık kampanyası "hayranlık uyandırıcı" görünebilir. Zira siz de mahkûmiyet kararı vermek için bu etkin pişmanlık beyanlarını, yani bu "iki çift lafı" yeterli görüyor olabilirsiniz. Bu ifadelerin nasıl ve hangi şartlarda alındığıyla ilgilenmiyor veya bunu önemsemiyor olabilirsiniz. Belki de tek beklenti, kişilerin buraya gelip o iki çift lafı tekrar etmeleridir. Ama iş bununla bitmiyor; Engizisyon'da da süreç böyleydi. Ben bu yüzden savunmamın en başında bunu dakikalarca anlattım ve benzettim. Bu benzetmeyi yapmamın sebebi tarihî bir magazin bilgisi paylaşmak değildi; oradaki sürecin bugünden farklı olmadığını göstermekti. Bugün bunları tekrar etmenin yöntemi nafiledir. Tüm bunları Engizisyon'dan daha aşağı hale getiren şey; keyfî şekilde tutuklanan kişilere tahliye olmak için ne söylemeleri gerektiğini bu haberlerle ilan etmeleridir. Şüpheliler; tehdit, uzun tutukluluk ve psikolojik baskı yöntemleriyle diz çöktürülürken, hukuk dışında üretilmiş bu kurguları doğrulamaya zorlandılar. Özellikle sosyal çevreden seçilip keyfî şekilde alınan kimselerin kime, nasıl iftira atmaları gerektiği konusunda bir farkındalığı olamaz. Soruşturmacılar için kişisel ikrardan ziyade, birilerini suçlamaları bekleniyor. Bu soruşturma sürecinde bu durum yaşandı. Bu durum sadece benim anlatımım değil; literatürde de "uyum baskısı altında genişletilmiş itiraf" olarak tanımlanmaktadır. Yöntemleri belirlenmiş ve tariflenmiş olan bu yöntemler daha önce de görülmüştür; ilk defa uygulanmıyorlar.

Sorun şu ki; bu şekilde yönlendirilen kişilerin anlatacak olgusal ve görgüye dayalı bir bilgisi olmadığında, ifadeleri her zaman eksik, kopuk ve çoğu zaman çelişkilidir. Tıpkı bizim dosyamızda olduğu gibi; bütün etkin pişmanlık beyanlarını peş peşe sıraladığınızda her birindeki kopukluğu ve çelişkiyi görebilirsiniz. Bunun temel nedeni olgusal bilgilerinin olmaması, ifadelerin bir yönlendirme ve manipülasyon sonucu oluşmasıdır. Kontrolsüz bıraktıkları her dakika, kurulan sahte suç senaryosunu desteklemek yerine çökerttiler. Bu yöntem görünürde tutarlı gibi durur ama dosyayı içten içe çökerten boşluklar yaratır. Burada birçok meslektaşım örnek verdi, ben de savunmam esnasında bahsettim: Murat Kapki ne dedi? Basından gördüğü şekilde iftira attı. Yine birçok beyanı açın; "basından duyduğum kadarıyla" diyor ve basından duyduğu yanlış bilgiyi ekliyor. Ancak o iddialar bizim önümüze isnat olarak getirildi ve bu isnatlara cevap vermemiz bekleniyor. Yanlış hatırlamıyorsam bir başka meslektaşım, Ali Rıza Akyüz müdafii, orada daha korkunç bir skandalı dile getirdi. Ben de fark etmemiştim: Kişinin ifadesi yok ama medyada "ifade verdi" diye haber geçiyor. İfadeye dair başlık medyada paylaşıldıktan 2 gün sonra ifade alınıyor. Normalde önce ifade verilir sonra haber olurdu ama burada tersini gördük. İşte bu basın kampanyası bu amaçlara hizmet etmektedir ve süreç bir eş güdüm halinde yürütülür Sayın Başkan. Sahte itiraf üretme metotlarının tamamı eksiksiz şekilde bizim dosyamızda kullanılıyor. Bu kurguyu yapanların mahkemenizden tek bir isteği var: Tüm bunları hukuki kabul etmenizdir Sayın Başkan.

Hakikat ve hukuki gerçeklik üzerine savunmamın ilk bölümünde de konuşmuştum; bu aşamada da kısaca yer vereceğim. Masumiyet ve suçluluk kavramları elbette hukukun ötesine taşan anlamlara sahiptir. İnsanlar masumu ve suçluyu sadece mahkeme salonlarında konuşmazlar; ekranda, siyasette ve bütün sosyal hayatlarında konuşurlar. Ama bunların hiçbiri hukukun yerine geçemez, hukukun yerine ikame edilemez. Hukuk, usul içinde kurulan hukuki gerçeklikle çalışır. Biz hukukçular olarak hep beraber şunları kabul ederiz: Önceden kurulmuş bir hakikat kabul edilemez. Dosyada olmayan, dünyada da yoktur. Hâkim; hakikati, onun inşasına katılanlarla birlikte usul dairesinde anlamlandırmaktan kaçınamaz. Sürece dahil olanlar, bu birlikte anlamlandırılan hakikate sahip olma hakkına sahiptir. Maddi hakikatin ve gerçeğin tek taraflı belirlenmesi yasaktır.

Hukuksal gerçeklik silahların eşitliğine, tarafların katkısına, tartışmanın seviyesine, soruşturma ve kovuşturma evresinin ne kadar adil şekilde yürütülmesine bu yüzden bağlıdır. Bu yüzden adil yargılanma için, silahların eşitliği için 'olursa olur' değil, 'olmazsa olmaz' denir. O yüzden biz burada adil yargılanma çerçevesinde bazı ilkeleri dile getiriyoruz. Bunların her biri için ağır bedeller ödenmiştir. Bu nedenle masumiyet karinesi de çağdaş hukuk, demokratik devletlerinde anayasal güvence altındadır. Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz. Bu iyi niyet temennisi değil, anayasal bir statüdür. Sayın Başkan, polemik için söylemiyorum; sahiden söylüyorum. İddia sahibinin HSK Başkanı sıfatı alması, bu sıfatla açıklama yaparken delillere güvendiğini söylemesi masumiyet karinesinin ihlali değil midir? Sahiden soruyorum, sahiden soruyorum; bir polemik yaratmak için söylemiyorum. İddia sahibinin HSK Başkanı sıfatı alması ve bu sıfatla konuşma yaparken henüz mahkeme önündeki bir dosya için delillere güvendiğini söylemesi masumiyet karinesinin ihlali değil midir? Yargılanan bir kimse olarak ben bu açıklamayı dinlediğimde ne hissetmeliyim? 

Adil yargılanma sizlerin bu açıklamalardan etkilenip etkilenmediğinizi denetlemek değil ki; görünürde de objektifliği kapsayan bir şey. Haliyle masumiyet karinesinin ihlal edildiği, adil yargılanmanın ihlal edildiği noktasında bir şüphe olmaması gerekiyor. Buna, bunun masumiyet karinesinin ihlali olduğuna da bir kimsenin itirazı olacağını düşünmüyorum sahiden. Yani bu medyatik rol, hukuku ve yargı erkini kendi anlamından koparmıştır. Hukuki hakikatin oluşturulmasını yargının münhasır ve usuli görevi olduğu iddiasını çökerten bir durumdur. Uzun süredir Türkiye'de hukukun usuli meşruiyete dayalı etki sürdürülebilir bir düzen olmadığını biliyorduk, bunun ihlal edildiğini biliyorduk ama bu artık bambaşka bir seviye. Yani bir gün önce iddia sahibi olanın bir gün sonra HSK başkanı sıfatı alması tüm bunları anlamsız kılıyor. Hukuki hakikatin oluşturulmasının buranın yetkisi olduğu konusunda mutlak bir şüphe doğuruyor.

Böyle bir tespit yapıldıktan sonra zaten tartışmanın hukuk dışına çıkması gerekiyordu. Olağan koşullarda artık bunun tartışılmaması gerekiyordu ama olağan koşullarda olmadığımız için biz buraya savunma yapmaya geliyoruz, sizler yargılama yapmaya geliyorsunuz ve bir şey yokmuş gibi davranıyoruz ama ortadaki fiil yok sayılamaz. Fakat sayın heyet, ben yine de pes etmeyeceğim. Savunmamın ilk bölümünde olduğu gibi, burada olduğu her aşamada bende, birçok meslektaşım da sizlerin de katılımıyla birlikte -sadece bu bize, meslektaşlara düşen, avukatlara düşen bir görev değil; savcı beye de düşen, sizlere de düşen bir görev- bu ifadelerin nasıl manipüle edildiğini, nasıl bir sahtecilikle üretildiğini, bu hukuki hakikati hep birlikte tespit etmemiz gerekiyor. Benim de benim olduğu gibi sizin de savcı beyin de sizlerin de bu sözde hakikate itiraz etmesi gerekiyor. Amacımız burada bulunma amacımızdır." Sayın Heyet, 19 Mart 2005’ten bu yana elimizde 'etkin pişmanlıktan faydalanmak istiyorum' ile başlayan, 'herhangi bir suç işlemedim' cümlesiyle biten onlarca ifade tutanağı var. Daha da absürtleşerek suç ikrarı içermeyip pişmanlık beyanlarıyla dolu olanlar... Bu şekilde de ifadeler var. Korkunç olan ise bu absürt beyanların arasında tahliye olabilmek için bir de başkalarını suçlayanlar var. İşte bu tablo bir zorlama, yükleme ve yön gösterme olmaksızın kendiliğinden oluşmalarının mümkün olmadığını göstermektedir bize. Bir avukat böylesine bir baskı ortamında, yasa dışı vaatlerle köpürtülen bir kampanya karşısında müvekkiline nasıl yardımcı olmalı?

Avukatlar savcılığın soruşturma aşamasında öne sürdüğü argümanlar ile deliller arasında her zaman sıkı bağlar olmadığını pek çok kez görmüştür, şahit olmuştur. Adalet Bakanlığı istatistiklerine bile bu yansımıştır. Ancak dosyada kısıtlılık varken kamuoyuna ve şüphelilere 'dosya boş değil, çok önemli deliller var' denilerek bir algı oluşturuldu. Medya ve yargı bu süreci böyle organize etti, bu algıyı böyle inşa etti. Dosyanın içeriğini görme imkanı yokken varlığı belirsiz büyük deliller üzerinden bir baskı kuruldu. Zorla alınan ifadeler işte böyle psikolojik bir üstünlük de sağladı. Yine burada, 3 Nisan’da yanlış hatırlamıyorsam, Vedat Şahin müdafii açıkladı. Dedi ki: 'Benim müvekkilimi benden önceki müdafii, hakkında beyanlar var diyerek kandırdı, ifadeye götürdü; ifadesini alan savcı da hakkında beyanlar olduğunu söyledi ve o üst psikolojik etki altında ifadeyi aldı. Ama iddianame yazıldıktan sonra biz gördük ki hakkımızda ifadeler yokmuş.' Burada sizin huzurunuzda SEGBİS kayıtları içerisinde söyledi. Şimdi bunu yok mu saymalıyız? Benim anlattığım şey soyut mu? Kağıt üzerinde mi? Burada yaşananlardan somut olarak ispatlayabildiğim konu... Bu ifadeler bu şekilde alındı. Medyadaki tetikçiler her yerde 'asıl delilleri görünce anlayacaksınız' diye beklenti inşa etti. İddianame yazıldıktan sonra gördük ki o büyük sözlerin altı boş, yalan olduğu ortaya çıktı. Ortada iddia edildiği gibi bir delil yığını olmadığını, aksine sadece sahte itiraflar olduğunu gördük. 

Sayın Başkan, Kant’a göre yalan söylemek başkasına zarar vermese bile insanın kendi onuruna, kişiliğine karşı işlediği en büyük suçtur. Derrida ise yalanın mutlaka bir muhatabı olması gerektiğini savunur. Yalancı, karşısındakinin kendisine inanmasını ister ve bu güveni kötüye kullanır. Yani özellikle iktidar sahipleri kendi otoritelerini haklı çıkarmak için sanki tek gerçeği kendileri biliyormuş gibi davranırlar. Bir kişi ne kadar çok yalan söylüyorsa o kadar çok doğruluktan ayrılmadığı imajını çizmeye çalışır. Yani yalan, kendini gizlemek için hakikat maskesini kullanır. Hakikat maskesi altında alınan bu sahte ve yalan ifadelere dayalı şekilde yüzden fazla kişi tutuklandı. Ve bir kısmı kendilerini yalanla da olsa bir şeylerle suçlandıklarını düşündüler. Fakat bu ifadeleri verenlerin birçoğu işkenceden kurtulmak için başkalarını suçlarken, kendi mahkumiyetlerine neden olacak tek şeyin de yine kendi sahte itirafları olacağını göremediler. Hiçbir avukat müvekkilini böyle bir tuzağın içine çekmemeliydi sayın başkan."

12:15 27 Nisan 2026

Reddi hakim talebi reddedildi

Reddi hakim talebi reddedildi. Duruşma aranın ardından devam ediyor. 

12:00 27 Nisan 2026

Reddi hakim talebinin üzerine duruşmaya ara verildi

Sanık avukatları, perşembe günü yapılacak tutukluluk incelemesi için söz talep etti. Mahkeme başkanı bu talepleri reddetti.

Avukatların taleplerini devam ettirmesi üzerine mahkeme başkanı, sadece İBB Davası'yla birleştirilen Beyoğlu dosyasının avukatlarına söz vereceğini belirtti.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan ve İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu'nun da takip ettiği duruşmada Aykut Erdoğdu'nun avukatlarından Uğur Poyraz reddi hakim talebinde bulundu.

Mahkeme, bu talebi incelemek için duruşmaya ara verdi.

11:00 27 Nisan 2026

Pehlivan, savunmasının ilk gününde ne demişti?

Mehmet Pehlivan, 22 Nisan günü başladığı savunmasında İmamoğlu'nun avukatlığını üstlendiği için yargılandığını ve 10 aydır cezaevine olduğunu söyledi.

Yaptığı tek şeyin aktif ve etkili avukatlık olduğunu, suç örgütü üyesi olmadığını savunan Pehlivan, kendisine iftira atıldığını ve iftiraların delil olamayacağını ifade etti.

Pehlivan, "Adem Soytekin 10 yıldır çalıştığı avukatı benim ayarladığımı söyledi. Benim ayarladığımı iddia ettiği avukat, 2021 yılında Adem Soytekin'in avukatıymış. Adem'in ifadesinde, 7 Mart toplantısı yaptığım iftirası var, HTS kayıtlarına bakılması yeterliydi. Toplantıda değildim" dedi.

İtirafçıların delillerinin yok hükmünde olduğunu belirten Pehlivan, İmamoğlu liderliğinde gizli bir örgüt olduğu, gizli toplantılar yaptığı ve birilerini tehdit ettiği iddialarını reddetti.

Sanık Pehlivan'ın mahkeme heyetiyle ilgili iddiaları üzerine Mahkeme Başkanı Selçuk Aylan, "Heyetle ilgili söylediklerinizin algı oluşturabilir" dedi.

Sanık Pehlivan da "Heyetinizle ilgili bir tespitim yanlış da olabilir. Yanlış söylemiş olabilirim" ifadesini kullandı.

Başkan Aylan, "Saklı bir iş yapıyoruz algısı yapmanızın anlamı yok. Adem Bey'in 2 gün önce de gönderdiği dilekçesi var" diyerek, sanık Adem Soytekin'e söz verdi.

İmamoğlu ve bazı avukatlar ise bu duruma itiraz etti.

Mahkeme Başkanı Aylan, "Söz vermek için kimseden izin istemeyeceğim. Adem Soytekin burada olduğu için, teyit etmek için söz hakkı verdim. Sanığın savunmasını tamamladım ve pazartesi duruşmaya devam edeceğim" dedi.

Tutuklu sanıklardan Adem Soytekin'in, "Bazıları konuyu bildikleri için beni engellemeye çalışıyorlar." demesi üzerine bazı avukatlar yeniden tepki gösterdi.

Başkan Aylan, "Biz gizli saklı iş mi yapıyoruz? Her şey UYAP’ta var. Adem Bey cezaevinden gönderdiğiniz dilekçe var mıdır?" diye sorunca sanık Soytekin, "Doğrudur başkanım" cevabını verdi.

Sanık Pehlivan, mahkeme heyetine hitaben bir şey söylemediğini belirtti.

Sanık Soytekin ise mahkeme başkanının dilekçesinin içeriğini sorması üzerine, "Ben duruşmanın başladığı günden bugüne kadar etkin pişmanlık ifadesi verdiğim için ayrı tutuluyorum. Laf atılmalar yaşanıyordu. Dün Murat Kapki arkaya dönüp, 'Biz bu yargılamanın filmini çekeceğiz, sen de kendi rolünü oynar mısın?' dedi. Ben de 'Rol falan oynamıyorum' dedim. Çok ağır konuşuyorlar" ifadelerini kullandı.

Tutuklu sanık Murat Kapki, Soytekin'in yalan söylediğini iddia ederek söz hakkı istedi.

Mahkeme Başkanı Aylan ise gerekli tedbirin alınacağını söyleyerek, Murat Kapki'ye "Eğer Adem Soytekin'in sözünü bitirmesine izin verseydin sana da söz hakkı verecektim ancak sözünü kestiğin için ne sana ne de ona söz hakkı vermiyorum. Pazartesi devam edeceğiz" dedi.

10:30 27 Nisan 2026

Aziz İhsan Aktaş davasından tahliye olan Aydar, davaya takip ediyor

Birgün'ün aktardığına göre  Aziz İhsan Aktaş davasında tahliye olan Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar, Silivri'de davayı takip ediyor. 

Aydar, "Ekrem başkanım ve diğer arkadaşlarım çıkana kadar buradayız. Ben bu saatten sonra Adana'ya gidip, park açıp, asfalt döküp normal hayatıma devam edemem" dedi.

Kaynak: Gazete Oksijen