13 Nisan 2026, Pazartesi
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 13.04.2026 16:26 | Son Güncelleme: 13.04.2026 16:36

Necati Özkan'ın savunması: Seçim kampanyası yönetmek suç değildir

Ekrem İmamoğlu'nun seçim kampanyasını yöneten danışmanı Necati Özkan, İBB davasında savunma yaptı
Necati Özkan'ın savunması: Seçim kampanyası yönetmek suç değildir
A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Tutuklandıktan sonra görevden alınan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun seçim kampanyasını yöneten danışmanı Necati Özkan İBB davasında savunma yaptı.

Özkan savunmasında "Seçim kampanyası yönetmek suç değildir. Seçim kazanmak suç değildir" ifadelerini kullanarak tahliyesini talep etti.

Necati Özkan'ın savunması şu şekilde:

"Bir yılı aşkın bir süredir suçsuz, günahsız, delilsiz, ispatsız şekilde adaleti bekliyorum. Sabırla, metanetle ve hukuka olan saygımla kendimi savunabilmek için bugünü bekliyorum.

19 Mart 2025 sabahı başlayarak art arda gelen operasyonlarla İBB soruşturmalarına dahil edilen 826 kişiden 789 kişiyi tanımıyorum. İddianame kapsamında, aleyhlerinde dava açılmış olan 415 kişiden sadece 37 kişiyi tanıyorum. Diğerlerini hayatımda ne gördüm, ne tanıdım ne de herhangi bir iletişimim oldu.

Tanıdığım 37 kişiden 3’ünü gazeteci olduğu için, 5’ini seçilmiş siyasetçi olduğu için, 6’sını iş dünyasından dolayı, 23 kişiyi ise İBB’nin üst yönetiminde veya iletişim birimlerinde görev yaptıkları için tanırım.

Bu verilerin altını çiziyorum çünkü iddianame kapsamında üzerime atılı suçların vasıf ve mahiyetine ilişkin savunmamın temeliyle ilintili bu veriler.

İddianamede bana yönetilen 3 suçlama var:

  • Suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak,
  • Rüşvete aracılık etmek,
  • Kişisel verilerin kaydedilmesi, hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirmek.

Savunmama başlamadan önce benim İBB çalışanı olmadığımı, İBB bünyesinde herhangi bir yetkimin, sorumluluğumun, pozisyonumun, imza yetkimin bulunmadığını, İBB veya iştirak şirketlerine değil ama, Sayın Ekrem İmamoğlu’na dışarıdan seçim kampanyası hizmeti verdiğimi belirtmek isterim. Bunu sadece benim durumumu net olarak anlamanız için söylüyorum. Yoksa, kamuya titizlikle, liyakatle, fedakârca hizmet etmiş olan İBB çalışanı veya yöneticisi onurlu insanlara ilişkin en ufak bir imam söz konusu olamaz.

Kollukta, Savcılıkta, Sulh Ceza Hakimliğinde verdiğim ifadelerde söylediğim gibi Sayın Ekrem İmamoğlu’nun 30 Mart 2014 Beylikdüzü, 31 Mart 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve tekrar eden 23 Haziran 2019 seçimlerini ve nihayet 31 Mart 2024 adaylık kampanyasını yönettiğimi, vermiş olduğum tüm bu hizmetleri de CHP Genel Merkezine veya CHP İstanbul İl Başkanlığına, sözleşme karşılığı fatura ettiğimi, şirketime yapılan tüm ödemelerin banka transferleriyle yapıldığını hatırlatmak isterim.

Sayın Başkan,

Türkiye Cumhuriyeti yargı sisteminin önemli ve istisnai bir organı olan bu mahkemenin, binlerce sayfadan oluşan iddianameyi dikkatle okuyup, sanıkların savunmalarını ciddiyetle dinleyerek, meseleleri detaylarıyla anlayarak hüküm kurmasının, yüzüncü yılını geride bıraktığımız Cumhuriyet tarihimiz için olduğu kadar 86 milyon vatandaşımızın adalete olan inancı için de çok ama çok önemli olacağı aşikâr.

Ancak, mahkeme kararları, tek başlarına adaletin tecelli etmesini sağlayamazlar. Tereciye tere satacak değilim. Ama hatırlatmak isterim ki…

Adalet, ancak gözaltından kesin hükme kadar geçen sürecin her aşamasında vicdanın ve hukukun hâkim olmasıyla sağlanabilir.

Yetmez, toplumun büyük çoğunluğunun da soruşturma ve yargılama süreçlerinin adil biçimde geliştiğine ikna olması gerekir.

Adil soruşturma ve yargılama usullerine tam riayet, bir başka deyişle “usul adaleti” her davada gerçek ve nihai adaletin temel şartıdır.

Hukukta “usul esastan önce gelir” derken, anlatılmak istenen tam da budur. Bu evrensel prensibin bizim yargı sistemimizde de esas alınması boşa değildir.

Ne yazık ki, geride bıraktığımız bir yıldan uzun süre boyunca, bu davada usul adaletinin gereği olan pek çok hayati ve olmadan olmaz şart yerine getirilmemiştir.

Aksine biz sanıklara istikrarlı biçimde hukuk dışı ve ayrımcı pek çok muamele yapılmıştır.

Örneğin 19 Mart 2025’te gözaltı kararına gerekçe gösterilen atılı suçların hiçbiri katalog suçlardan olmadığı halde, 6 Mart 2025’te, yani operasyondan yaklaşık 2 hafta önce dedelerimden miras kalan yüzlerce akrabamla ortak olduğum hisseli tarlalar dahil tüm varlıklarıma ve banka hesaplarıma el kondu.

Örneğin 6 Mart-19 Mart 2025 arasında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına bizzat giderek 3 ayrı dilekçeyle başvurdum. İfade vermek istedim. Ama talebime asla bir cevap alamadım.

Örneğin, sosyal medyada İBB operasyonunda tutuklanacağım defalarca ilan edilmesine rağmen iş amaçlı gittiğim Berlin, Riyad ve Londra’dan işim biter bitmez ülkeme döndüm. Buna rağmen yurt dışına kaçma şüphesi gerekçe gösterilerek tutuklandım.

Örneğin re’sen el koyma ve gözaltına alma kararlarında tarafıma isnat edilen suçlar tutuklama kararında değiştirildi ve rüşvet vermekle suçlandım. Çünkü iddia makamı o sırada benim reklam ajansım olması nedeniyle birçok ihale almış olabileceğime inanıyordu. Üstelik rüşvet suçu bakımından dayanak alınan Adem Kameroğlu’nun iftirası daha ortada yoktu. Yani peşinen tutuklandım, sonra gerekçe ihdas edildi. İddianamede ise rüşvet verme isnadı da gitti. Yerine rüşvet almaya aracılık etme isnadı geldi.

Ayrıca kişisel verilerin kaydedilmesi ve verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme eklendi. Ancak hiçbir aşamada bu konuyla ilgili de tarafıma tek bir soru dahi sorulmadı.

Örneğin hakkımdaki tutuklama kararında gerekçe olarak; benim “Murat Ongun’a bağlı hareket eden örgüt üyesi olduğum, Örgüt lideri Ekrem İmamoğlu, yönetici Murat Ongun ve diğer suç örgütü üyeleriyle gizli toplantılara iştirak ettiğim ve aynı zamanda bazı toplantılara Akmerkez’de bulunan ofisimde ev sahipliği yaptığım, tevdi raporunda belirtilen usulsüz ihale, hizmet alımı yaptığım; haksız olarak akladığım ve örgüte bu surette haksız kazanç sağladığım” ileri sürüldü.

İddianamede ise paraşütle dışarıdan getirilmiş “Hüseyin Gün’e bağlı olarak hareket eden özel vasıflı üye olduğum” isnadıyla suçlamalar bir kez daha değiştirildi. Ama, Gizli toplantı, usulsüz ihale, hizmet alımı, sahte fatura gibi iddialarla ilgili hiçbir somut eylem veya isnat kalmadı.

İddianamede yer verilmeyen bu iddialar tutuklanmamı gerektirecek ağırlıktaysa neden bu iddiaların dava konusu yapılmadığını anlamak mümkün değil.

Örneğin, nöbetçi Sulh Ceza Hakimliklerine verdiğim 4 ayrı dilekçe ve 200’e yakın ekli delil ne tutukluluk incelemelerinde ne de iddianame hazırlığında dikkate alındı. Savcılık, sanık lehine olacak hiçbir dilekçe veya delile bakmadan iddianamesini hazırlamış oldu.

Örneğin, hiçbir haklı gerekçe gösterilmeden, önceden bilgi verilmeden, bir gece ansızın, Marmara Kapalı Cezaevinden Kocaeli 2 No’lu F tipi Cezaevine nakledildim.

Peki bütün bu usulsüzlükler niçin yapıldı?

Bu sorunun cevabı kamuoyunun vicdanında çok nettir. Bu davanın hukuki olmadığı, tamamen siyasi amaçlar için kurgulandığı konusunda toplumda çok büyük bir fikir birliği oluşmuştur.

Birbirinden bağımsız kurumlar tarafından yapılan çok sayıda kamuoyu araştırması, ülkemizde yaşayan her 5 kişiden 4’ünün yargıya güvenmediğini, dahası her 5 kişiden 4’ünün suçsuz bir şekilde hapse atılma korkusu yaşadığını gösteriyor.

Tek tek sıraladığım ve doğrudan bana karşı yapılmış olan usul hatası ve adaletsizlikler ile, diğer sanıklara yapılmış olan benzeri uygulamalar, bu davanın siyasi amaçlarla ve hukuksuz olarak kurgulandığı duygusunu pekiştirmiştir.

Hiç şüphesiz bu noktaya gelinmiş olmasının önemli nedenlerinden biri de, bir yılı aşkın bir süredir müesses medyanın tutumudur.

Bir yılı aşkın bir süredir medya organları, delilsiz ispatsız oldukları gün be gün ortaya çıkan iddiaları 7/24 hakikatmiş gibi yaymış, lekelenmeme haklarımızı hiçe saymış, gizli soruşturma usullerini ihlal edecek pek çok hukuksuzluğa imza atmışlardır.

Tüm bu hukuksuzluk ve keyfilik sürecinde, kendimi savunabilmek adına, sonuç alamayacağımı bile bile aleyhimde kara propaganda yürüten, hakikat ötesi yöntemlerle yalan ve iftira atan 100’den fazla kişi ve kuruma karşı suç duyurularında bulundum. Maddi ve manevi tazminat davaları açtım.

Sayın Başkan,

2014’ten beri hemen her yıl aleyhimde negatif kampanyalar yapılmasının, gazete köşelerinde, televizyon ekranlarında ve sosyal medya platformlarında bana aralıksız saldırılmasının ve nihayetinde bu davanın sanığı haline getirilmiş olmamın yegâne nedeni yaptığım işi hakkıyla yapmış olmam ve Sayın Ekrem İmamoğlu’nun 4 seçim kampanyasını yönetmemdir.

Sayın İmamoğlu’nun kampanyalarını profesyonelce ve dışarıdan yönettim. Kampanya yönetmek suç değildir. Demokrasilerde muhalefet partilerinin adaylarına profesyonel hizmet vermek suç değildir.

Ben bir iletişimciyim. 42 yıldır hayatımı iletişim kampanyaları yaparak kazanıyorum. 42 yıldır yaptığım işi hakikatin iletişimi olarak tanımlıyorum.

Her kampanyada tek bir amacım olmuştur; hakikati tüm yalınlığıyla gösterebilmek. İster ticari bir ürün, ister bir parti, ister bir aday…

Benim yaptığım iş, iletişim stratejisine karar vermek ve o stratejiden sapılmasına engel olmaktır.

42 yıldır, yaptığım her şeyi alenileştiriyorum. Verdiğim ders ve konferanslarla, yazdığım kitaplarla tecrübemi sektörle ve gelecek kuşaklarla paylaşıyorum.

Yaptıklarımın ülkem ve devletim için yanlış olmadığına inanıyorum. Ancak hedef seçildiğinizde, hele ki, kanıta dayalı soruşturma yerine, varsayıma dayalı soruşturmanın normal haline getirildiği bir süreçte, maalesef başınıza her şey gelebiliyor.

Meşhur vakadır…

Stalin’in gizli polis müdürü Beria, yardımcısından, gözüne kestirdiği bir Rus vatandaşını tutuklamasını ister. Yardımcısı adamın masum olduğunu, herhangi bir suçunun bulunmadığını söyleyecek olur.

Beria’nın cevabı Stalin rejiminin zihniyetini tarif eder:

“Sen bana adamı getir, ben ona bir suç bulurum.”

Başıma gelen budur.

Sayın Heyetiniz, bugüne kadarki adaletsizlik algısını ortadan kaldırmaya muktedirdir. Mahkemenizin tarafsız ve bağımsız olduğuna ve adil bir karar vereceğine inanmak isterim.

Müsaadenizle bundan sonra tarafıma isnat edilen suçlarla ilgili ithamlara cevap vereceğim. Vicdanım rahat olarak ifade etmek isterim ki, sayın mahkemenize ve tüm kamuoyuna burada söyleyeceğim her şey hakikatin ta kendisidir. Basit, yalın ve çıplak hakikat!

1. İDDİA: SUÇ İŞLEMEK AMACIYLA KURULAN ÖRGÜTE ÜYE OLMAK (TCK Madde 220/2)

“Suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma” suçunun işlenebilmesi için önce ortada bir suç örgütünün olması lazım. Sonra da örgüt üyesi olduğu iddia edilen şahsın, örgüt ile organik bağının olduğunu ortaya koyan somut delillerin bulunması gerekir.

Oysa, gerek emniyette, gerek İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda, gerekse İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliği’nde bana örgüte üye olma suçuyla ilgili tek bir soru sorulmadı, herhangi bir eylemimden bahsedilmedi.

Sonradan gördüm ki, tutuklanmama ilişkin sevk yazısında benim;

  • “Murat Ongun’a bağlı hareket eden örgüt üyesi şüphelisi” olduğum söylenmiş…
  • “Suç örgütü lideri Ekrem İmamoğlu, yöneticisi Murat Ongun ve diğer suç örgütü üyeleriyle gizli toplantılara iştirak ettiğim” ve dahası,
  • “Akmerkez’de bulunan ofisimde bazı toplantılara ev sahipliği yaptığım” iddia edilmiş…
  • Hatta “Usulsüz ihale hizmet alımı ve diğer yasadışı işlemlerin düzenlenmesini organize ettiğim”

ileri sürülerek tutuklanmam talep edilmiş.

Dayanak olarak da tam 20 yıldır işyerimin bulunduğu Akmerkez yönetiminden alınan ziyaretçi kayıt defterleri ve güvenlik kamerası görüntüleri gösterilmiş. Üstelik bu görüntüler ve toplantılara ilişkin tarafıma hiç soru sorulmadığı ve savunma yapma imkânı verilmediği halde.

Hakkımdaki tutuklama kararının gerekçesinde, savcılık müzekkeresinde yazılanlar aynen tekrar edilmiş. Ayrıca benim “haksız olarak elde ettiğim kazancı, sahte fatura yöntemiyle akladığım ve örgüte bu suretle haksız kazanç sağladığım”, MASAK raporu ve Vergi Denetim Kurulu ön raporu ve tanık beyanlarıyla bu bulguların desteklendiği belirtilmiş…

Başsavcılık makamı, Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’ne müzekkere yazarken “bu sanık hakkında elimde MASAK raporu var. Vergi Denetim Kurulu ön raporu var, bu şahıs ihalelere fesat karıştırmış. Naylon fatura ile haksız kazanç elde etmiş ve haksız kazancı da aklamış” derse itibar edersiniz değil mi? Hele de operasyon öncesi bu nedenle tüm malvarlığınıza el koyulursa bu inancınız güçlenir. Öyle değil mi?

Oysaki 23 Mart 2025’te ne yazılmış bir MASAK raporu vardı ne de Vergi Denetim Kurulu ön raporu. Yani, Başsavcılığın tutuklama müzekkeresinde var olduğunu söylediği raporlar yoktu.

Peki ne vardı? Soruşturmanın daha en başındayken, Orhan Cevahiroğlu adlı sözüm ona tanık ifadesi vardı. Onun dışında tek bir delil, tek bir eylem dahi olmadan, somutlaşmış tek bir vakıa bile ortaya çıkmamışken aleyhimde “kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu” savıyla, açıkça haksız yere tutuklama kararı verildi.

Üstelik hayatımda hiç karşılaşmadığım Orhan Cevahiroğlu’nun hakkımdaki ifadesinin 503 gün ve saati içeren HTS kayıtlarıyla yalan ve iftira olduğu daha soruşturma aşamasında kesin olarak kanıtlanmışken...

503 gün ve saati içeren HTS kayıtları içinde benim sadece 1 kez kaydım varken… 23 Haziran 2019’da seçim sonucu belli olunca, gece 23:30’da seçim zaferi kutlamaya gelen yüz binlerce insanla birlikte seçim otobüsünde olmam nedeniyle kayıt verdiğim, ama Beylikdüzü Mado’da veya Hüseyin Köksal’ın tekstil firmasında hayat boyu asla bulunmadığım kanıtlanmışken…

Sayın Başsavcılık tümüyle yalan ve iftira olan tanık Orhan Cevahiroğlu’nun bu ifadesini iddianamede tam 17 kez, eklerinde ise tam 32 kez itibar edilebilecek bir delilmiş gibi kullanmaktan uzak durmamış, çürük bir ifadeyi defalarca kullanarak tarafsızlığının olmadığını kesinlikle ortaya koymuştur. 4000 sayfalık iddianame böyle böyle mümkün olabilmiş.

Hayatımda hiç tanımadığım Murat Kapki, Hüseyin Köksal isimli kişilerle, hayatımda asla gitmediğim Beylikdüzü Mado ve Hüseyin Köksal’ın tekstil firmasında bulunduğumu iddia eden yalan ifadeyi 49 kez kullanan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı adaleti tesis etmek için mi ısrarla iddianame ve eklerinde önümüze koymaktadır sizce?

Yine dikkatinize sunmak isterim: Orhan Cevahiroğlu adlı şahsın bu cümleleri, Emre Erciş’in 20 Mart 2025 tarihli postunun da aynısı. Biz o sırada Vatan Emniyet’teyiz.

Kulağımda Beria’nın o sözleri …

“Sen bana adamı getir, ben ona suç bulurum!”

Sayın Heyet,

Değil herhangi bir suç örgütüne üye olmak, hayat boyu en ufak bir sabıka kaydı olmayan, trafik cezası bile almamış, devlete, millete, kanunlara ve kurallara sadık bir vatandaşım ben.

Mesleğim gereği Sayın Ekrem İmamoğlu ile 2013 sonunda tanıştım ve onun 2014 Beylikdüzü seçim kampanyası dahil, tüm kampanyalarını yönettim.

Sayın Ekrem İmamoğlu benim amirim veya patronum değildir; müşterim bile değildir. Müşterim CHP’dir. Daha önce CHP ile yapmış olduğum tüm sözleşmeleri dosyaya sunmuştum.

Sayın İmamoğlu benim dostum ve yol arkadaşımdır. Daha müreffeh bir Türkiye ve daha güçlü bir demokrasi yolunda yol arkadaşı olmak, kendisiyle çalışmak ve seçim kampanyalarına destek vermek benim için bir onurdur.

Çünkü o seçim kampanyalarının sonuçları, bu ülke vatandaşlarının, bu ülkenin geleceğine inancını pekiştirmiş, devlete bağlılığına ve demokrasi umuduna büyük katkı sağlamıştır. Bu ülkede milli birliği ve beraberliği güçlendirmiştir.

Tüm bunlara rağmen aleyhimde tek bir tanık ifadesi olmadığı, benim Sayın Ekrem İmamoğlu ve İBB yetkilileriyle hiçbir hiyerarşik bağım olmadığı halde, tek bir delil dahi gösterilmeden “çıkar amaçlı suç örgütü üyesi” olduğum iddia edilebilmiştir. Hem de özel vasıflı üye!

Sayın Ekrem İmamoğlu’nun bir suç örgütü organizasyonu kurup yönettiğine dair hiçbir izlenim edinmedim, hiçbir kuşku duymadım. Aksine, bütün engellemelere, baskılara rağmen tamamen hukuk içerisinde, bütünüyle şeffaf ve olağanüstü başarılı, örnek bir belediye başkanlığı yürüttüğünü gördüm.

Ortada çıkar amaçlı bir suç örgütü varsa, ben de o örgütün özel vasıflı üyesiysem, Beylikdüzü Belediyesi, İBB ve iştirak şirketlerinin yüzlerce iletişim, etkinlik, açılış-kapanış-kutlama ihalelerine girip almış olmam gerekmez miydi?

Örgüt üyeliği iddiası için ortaya konan gülünç gerekçeler şunlardır:

  • Ekrem İmamoğlu’nun uzun yıllardır siyasi danışmanlığını yapmak;
  • CHP’nin 4 Kasım 2023 tarihinde düzenlenen kurultayına katılmış olmak;
  • Ekrem İmamoğlu’nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminden beridir irtibat halinde olduğu, çok güvendiği ve aynı zamanda siyasi danışmanlığını yapmak nedeniyle örgütün akıl hocası konumunda olmak;
  • Suç örgütünün illegal faaliyetlerinde çıkan aksaklıklar için çözüm yolu bulmuş, örgüt yöneticileri ve üyeleriyle Akmerkez’de bulunan ofisinde gizli toplantılar yapmış, yasadışı işlerin kimlere verileceğini organize etmiş olmak;
  • Ekrem İmamoğlu’nun liderliğinde ve talimatlarıyla Kültür AŞ ve Medya AŞ yapılanması içerisinde Murat Ongun tarafından organize edilen, Necati Özkan tarafından planlanan suç örgütüne fon sağlamak amacıyla usulsüz ihaleler, doğrudan teminler, muvazaalı ecrimisil tahsilatları, muvazaalı sözleşmeler ile para tahsilatı eylemleri organize etmek.

Dosyada hiçbirine ilişkin hiçbir somut eylem ve delil gösterilmemiş bu düzmece yorumların, kurmaca ve hakikat dışı iftiraların hangi birine cevap vereyim…

Bunca yalan ve iftira dolu beyanlara dayalı ispatsız, delilsiz iddianame yazılmaması gerekir..

Kulağımda Beria’nın sözleri…

“Sen bana adamı getir, ben ona suç bulurum.”

Sayın İddia Makamı profesyonel niteliği gereği devamlılık arz eden toplantı ve görüşmeleri bir örgütün varlığı için kanıt olabilirmiş gibi hüküm kuruyor. Kurmakla kalmıyor, örgüt üyeliği için yeterli ve muteber kanıtmış gibi gösteriyor.

Kamu hizmetinin daha iyi yapılması için gerekli olan ortak akıl toplantıları kapsamındaki görüşmeleri örgüt üyeliği çerçevesinde süreklilik arz eden fiillermiş gibi pozisyonluyor.

Toplantıları kamu hizmetinin yapılması için görevler gibi değil, suç emaresi gibi anlatıyor.

Dahası, yeni bir suç icat ederek, özel vasıflı üye statüsü ilan edebiliyor.

Dahası, iş hayatının ve kamusal görevlerin doğal bir gereği olan cep telefonu konuşmalarının sayıları ve süreleri ile ilgili istatistikleri delil gibi göstererek, örgüt üyeliğinin maddi kanıtı gibi sunuyor.

Bunlar ne örgüt üyeliği, ne suça iştirak, ne suça yardım için kanıt olarak kullanılamaz.

Tekrar söylüyorum;

Her şeyden önce tüm soruşturma dosyası ve ekler dahil binlerce sayfa kapsamında benim herhangi bir hiyerarşik yapıya dahil olduğumu, herhangi bir kişiden emir ya da talimat aldığımı gösteren bir tane bile somut delil yoktur. Kendi özgür irademi bilerek veya isteyerek bir kişi ya da yapının iradesine terk ettiğimi kanıtlar tek bir ifade yoktur.

Benim suç işleme kasıt ve iradesiyle hareket ettiğime delalet edecek somut bir delil veya tanık yoktur. Bulunamaz, çünkü, tüm bunlar hayatın olağan akışına ve realitesine terstir.

Hakikatlere gelirsek…

  • Elbette ki 2014 yılından beri Sayın İmamoğlu’nun siyasi danışmanlığını yapıyorum. Seçim kampanyalarını yönetiyorum. Seçimden sonra Belediye’nin rutin iletişim işlerini bile ben yapmıyorum; Belediye kadroları yapıyor. Bunun neresi suç? 4 Seçim kampanyası, süreklilik arz eden örgütsel eylem mi kabul ediliyor?
  • Elbette ki 2023 CHP Kurultayına katıldım. Aslında 1990’lı yılların başından itibaren hemen her CHP kurultayına katıldım. Sayın Baykal’ın, Sayın Umut Oran’ın, Sayın Kılıçdaroğlu’nun ve Sayın Özgür Özel’in yanında… Bunun neresi suç? Başka partilerin kurultaylarına da mesleki ilgim nedeniyle katıldım.
  • Sayın İmamoğlu ile Beylikdüzü Belediye Başkanlığından beridir dostluğum var. Ben kendisine güvenirim, kendisi de bana. Bunun neresi suç? Böylesi bir dostluktan nasıl çıkar amaçlı örgüte akıl hocalığı çıkarabiliyorsunuz?
  • Suç örgütünün hangi illegal faaliyetinde çıkan, hangi aksaklık varmış da ben çözmüşüm? Bu konuda tek bir delil, tek bir tanık neden dosyaya ekleyemediniz? Çünkü bu hakikate aykırı bir kurmaca.
  • İddianameye göre, Buğra Gökçe, Murat Abbas, Murat Ongun ve Fatih Keleş müstakil olarak veya birlikte ziyarete gelmişler. Bunun neresi suç? Neresi gizli? Akmerkez’de bulunan ofisimde gizli toplantı yaptığım iddiasıyla asıl maksadın İlbaklarla olan ve tüm hayatımda bir kez yaptığımız 24 Aralık 2024 tarihindeki toplantı kastediliyor gerçekte…

Bu konuda tutuklu bulunduğum Kocaeli 2 No’lu F tipi cezaevinden İCB’na 10 sayfalık bir dilekçe ve ekinde 28 delil içeren bir başvuru yapmıştım. İlgili dilekçede toplantının neden yapıldığını delilleriyle açıkladım ve gizlilik iddialarını çürüttüm.

Murat İlbak’ın avukatı Mehmet Dedeoğlu’nun 28.05.2025 tarihli dosyadaki dilekçesinde; “Ekrem İmamoğlu döneminde İBB iştiraki Kültür AŞ’den alınan tek ihalenin 2021 tarihli olduğu, başka bir ihale ya da hizmet alımının söz konusu olmadığı, diğer ihalelere muvazaalı olarak yan teklif verilmesi suretiyle ihale kazanılması gibi durumlar olmadığı” belirtilmekte ve bu nedenlerle “TOPLANTININ GİZLİ TOPLANTI OLARAK NİTELENDİRİLEBİLMESİ VEYA GERİYE DÖNÜK OLARAK 2021 TARİHLİ KAMU İHALESİ İLE İLİŞKİLENDİRİLEBİLMESİ HUKUKEN VEYA FİİLEN MÜMKÜN DEĞİLDİR. BU BAĞLAMDA DA MÜVEKKİLE İSNAT EDİLEN SUÇ ‘İŞLENEMEZ SUÇ’ NİTELİĞİNDEDİR” denmektedir.

Nitekim Sayın Savcılık bu hakikati doğru ve haklı bulmuş olacak ki; İlbaklar sadece tahliye edilmedi, iddianameden de çıkarılarak, sanık olmaları dahi gündemde kalmadı.

- Kültür AŞ ve Medya AŞ bünyesinde yapıldığı iddia edilen usulsüz ihaleler, doğrudan teminler, muvazaalı sözleşmeler, muvazaalı ecrimisil tahsilatlarının benim tarafımdan planlandığı iddiasıyla ilgili olarak da dosyada tek bir delil, tek bir emare, tek bir tanık ya da sanık ifadesi olmadığı gibi, İBB’nin bu iştirakleri ile ilgili hiçbir ilgim, ilişkim veya temasım da söz konusu olmamıştır.

Dahası, Medya AŞ’nin yerini, adresini bilmem, Kültür AŞ’ye ise hayatımda sadece bir kere tebrik ziyaretine gitmişliğim vardır.

Sayın Mahkeme Heyetinin dikkatine önemle sunmak isterim ki; ne Beylikdüzü Belediyesinin ne İBB’nin ne iştirak şirketlerinin ihalelerine herhangi bir şirketimin katılmışlığı veya teklif vermişliği vakidir. 42 yıllık şirket, devlet kurumlarından alınmış iş bitirme belgelerimiz, tecrübeli ve yetenekli kadrolarımız olduğu halde…

Öyle olduğu içindir ki; BDDK raporunda bu durum “Öykü Reklam (Necati Özkan) grubu ile İBB grubu arasında hesap hareketlerine rastlanılmamıştır.” denmektedir.

Keza, MASAK raporunda da ne benden veya şirketlerimden İBB veya iştiraklerine, ne de onlardan bana veya şirketlerime tek bir kuruşluk hesap hareketi bulunabilmiştir. Keza ne Ekrem İmamoğlu veya bu davada yargılanmakta olan kimseden bana veya şirketlerime ne de tersi tek kuruş aktarıldığını gösteren herhangi bir delil vardır.

Eğer ortada çıkar amaçlı bir suç örgütü varsa ve eğer ben de bu suç örgütüne üye olup özgür irademi örgüt talimatlarına terk etmiş isem; bunu gösteren sıralı eylemler ve bunların kanıtlarının dosyada bulunması gerekmez miydi?

Ama tüm dosya içeriği, benim aleyhime isnat edilen örgüt üyeliği suçlamasını kanıtsız, ispatsız, delilsiz hale getiriyor. Hele ki, Hüseyin Gün’e bağlı “özel vasfa haiz örgüt üyesi” olma konumu tümden afaki, gayri hukuki, gayri ahlaki ve gayri hakiki bir iddiaya dönüşüyor.

Zira, Ekrem İmamoğlu ile hayattaki tek irtibatı 7-8 dakikalık bir tebrik ziyareti ve fotoğraf çektirmekten ibaret olan bir şahsın sözüm ona örgüt yöneticisi olabilmesi hakikate ve hayatın olağan akışına ne kadar aykırı ise, benim böyle bir şahsa bağlı “özel vasfa haiz örgüt üyesi” olabilmem de o kadar hakikate ve hayatın olağan akışına aykırıdır.

Hüseyin Gün kim ki bana talimat versin! Hangi donanımla? Hangi yetkiyle? Hangi zaman?

Bu haliyle bana yöneltilmiş olan örgüt üyeliği suçlaması sadece şahsi ceza sorumluluğu ilkesine aykırı değildir, aynı zamanda kanunilik ilkesi ile de bağdaşmamaktadır.

2. İDDİA: RÜŞVET VERME (TCK Madde 252/1) / EYLEM 4

Sayın Mahkeme Heyeti,

Tarafıma isnat edilen ikinci suç, rüşvet verme iken, iddianamede bir kez daha değiştirilerek rüşvetin teminine aracılık etme suçuna dönüştürüldü. Eylem 4 kapsamında isnat edilen bu suç da kollukta, İCB’nda veya 5. Sulh Ceza Hakimliği’nde tarafıma sorulmadı.

İCB’nin tutuklama müzekkeresinde rüşvet verme suçuna yer verilmiş olsa da, bu suçu nasıl işlediğim, hangi amaçla ve kime rüşvet verdiğim gibi konularda herhangi bir soru sorulmadı.

Zira, sorgulama süreci ilerledikçe benim İBB’den, iştiraklerinden veya Beylikdüzü Belediyesi’nden ihale almadığım anlaşıldığı gibi, bu kurumlarla parasal işlemlerimin olmadığı da ortaya çıktı.

Tutuklanmamın üzerinden 4 hafta geçtikten sonra soruşturmaya dahil edilen Adem Kameroğlu verdiği ilk ifadeden sonra hürriyetinden yoksun kalma, işini, şirketini, varlıklarını ve ailesinin güvenliğini kaybetme riski altında olduğu gerçeğiyle karşılaşınca etkin pişmanlıktan yararlanmaya karar veriyor. O aşamadan itibaren yalan ve iftiraya başvuruyor.

Adem Kameroğlu’nun operasyona dahil edildiğini ve etkin pişmanlıktan yararlandığını, benimle ilgili iftiralar içeren beyanlar verdiğini öğrendiğimde, avukatlarıma konuyla ilgili hakikatleri anlattım ve 8 Temmuz 2025 tarihinde İCB’na ilk dilekçemi gönderdim.

Ardından 21 Ağustos 2025 tarihinde bir araya getirilmesini sağlayabildiğim 62 delili de ekleyerek ikinci ve ayrıntılı dilekçemi İCB’na gönderdim.

O tarihe kadar benden konuyla ilgili herhangi bir ifade alınmamıştı.

Dosya içeriğinde mevcut bulunan 21 Ağustos 2025 tarihli dilekçemde izah ettiğim gibi, ben ve şirketim, ekonomi dünyasının diğer alanlarında olduğundan daha yoğun biçimde inşaat sektöründe faaliyet gösteren onlarca şirketin onlarca konut projesinin tanıtımını yapmıştık.

Tanıtımını yapmış olduğum projelerin bir kısmında, aynı zamanda yatırımcı oldum. İndirimli fiyatla, peşin ve topraktan girme prensibiyle gayrimenkul yatırımları yaptım. Projeler tamamlanır tamamlanmaz da tümünü sattım. Elde ettiğim geliri her seferinde maliyeye bildirdim ve vergilerimi eksiksiz ödedim.

İlgili dilekçemde tüm bunların delillerini sundum. Aynı zamanda 2005-2015 yılları arasında Kameroğlu İnşaat başta olmak üzere İstanbul 3. Bölgede tanıtım kampanyalarını üstlendiğim 20’den fazla gayrimenkul projesi ile ilgili belgeleri de ibraz ettim.

İddianamede isnat edilenin tersine, Kameroğlu İnşaat 2005 yılından beri çalıştığım eski bir müşterimdir. 2017 yılında MetroHome projesi için benimle temasa geçtiler. 1700 konut ve 125 dükkândan oluşan bu büyük projenin reklam kampanyası için teklif vermemizi talep ettiler. Bizzat Adem Kameroğlu’nun kendisine strateji sunumunu satış ofisinde yaptım.

Adem Kameroğlu, bir yandan benim sunduğum stratejiyi kendi içlerinde tartışacaklarını ifade etti. Diğer yandan da satış ofisinde hazırlanmış olan örnek daireleri bana gezdirerek, beni de bu projeye yatırım yapmaya davet etti. Zaten büyük bütçeli bir kampanya yapacaktık, neden bir kısmını yatırım için kullanmayayım diye düşündüm. Bana resmi tekliflerini, resmi fiyat listelerini 18.04.2017’de gönderdikleri ön bilgilendirme formu ile yaptılar. Üzerinde pazarlık yaptık ve nihayet, proje inşaatının henüz başladığı o tarihte gayet makul görünen fiyat listesi üzerinden %22,5 peşin ödeme indirimi teklif edince ben de kabul ettim.

Kanada’da yaşayan aile dostlarımız Ayşe Hitchins ve eşi de uzun yıllardır bizden küçük bütçeli bir ev bulmamızı istiyorlardı. Onların da aynı indirimden yararlanmalarını sağladım.

Adem Kameroğlu’nun talebiyle, henüz inşaatların başlangıcında mali açıdan uygun olduğu için de nakit ve elden 2 milyon liralık ödemeyi yine bizzat kendisine yaptım.

Ancak satışı yapıp parayı aldıktan sonra Adem Kameroğlu’nun tavırları değişti. Kampanya kararını erteledikçe erteledi. Sonunda da bizimle çalışamayacağını söyledi.

Tabii bütün sözleşme süreçleri,

  • Gayrimenkul satış vaadi,
  • Peşin ödeme belgesi olan ön ödemeli satış sözleşmesi,
  • Yapı Ruhsatı,
  • Mimari proje,
  • Mahal projesi,
  • Teknik şartname,
  • Müzakere ve inceleme tutanağı

gibi tüm evraklar, ödemeyi yaptığım 20.04.2017 tarihinde düzenlendi; imzalandı ve tarafıma teslim edildi.

Ben, Adem Kameroğlu’nun sözünde durmamış olması ve benim iyi niyetimden yararlanarak bana satış yapmış olmasının yarattığı güvensizlik duygusuyla nakit ödediğim rakamın banka makbuzuna dönüştürülmesini istedim. Bunu yapmasını istememin nedeni şirket hesabına resmi olarak para yatmazsa, olası bir uyuşmazlıkta paranın ödenmediğini iddia etmesinin önüne geçmekti.

Defalarca söz verdi, erteledi. Bu durum aramızda ciddi husumete dönüştü.

Nihayet 14-15 ay sonra, 29.06.2018 tarihinde kendi bankasında buluşmaya ve bizzat kendisinin nakit getireceği tutarı şirketinin hesabına yatırmaya karar verdik. Ancak yine sözünü tutmadı, banka şubesine bizzat kendisi gelmediği gibi nakit tutarı da göndermedi.

O sabah kendisini iki defa aradım, mazeretler sıraladı ve bir şirket elemanının bankada beni beklediğini, işlemi onunla yapacağımızı bildirdi.

Eylem 4 ile ilgili hakikat budur! Haziran ayında gazetede Adem Kameroğlu ile ilgili haberi okuduktan hemen sonra Temmuz ve Ağustos ayında verdiğim dilekçelerde tüm hakikati anlattım ve onlarca belgeyle de anlattıklarımı kanıtladım.

Lakin Adem Kameroğlu verdiği her yeni ifadede yeni yalanlar söylemek, bir önceki ifadesinde verdiği ayrıntıları sürekli değiştirmek zorunda kaldı. Yalan söylemek kolaydır, ama, sürdürmek imkansızdır.

Örneğin; verdiği etkin pişmanlık ifadesinde “Ben 15.04.2025 günü ifademi vermiştim ama gerçekleri söylemedim. İşin ciddiyetini de bilmiyordum” diyebiliyor.

Örneğin; yine etkinlik pişmanlık ifadesinde “Ben o döneme kadar Necati Özkan’ı tanımıyordum, ismen biliyordum” diyebiliyor. İşine gelmediği için 12 yıllık tanışıklığımızı, 3 yılı aşkın bir süre boyunca Pelikan Hill malikane ve residence projelerinin baştan sona satış kampanyalarını yaptığımızı saklama gereği duyuyor.

24.09.2025 tarihinde Başsavcılıkta verdiği nihai ifadesinde ise “Kameroğlu inşaatı uzun süre büyük ağabeyim Hüsamettin Kameroğlu yürüttü. Necati Özkan’ın firması ile Kameroğlu İnşaat arasında imzalanmış olan medya hizmet sözleşmesi var ise benim nezaretimde değil ağabeyim tarafından süreç yürütülmüştür”, diyebiliyor.

Ancak benim 2 malikane satışı için kendisini Akbacakoğlu ailesiyle tanıştırdığımı unutma ihtiyacı duyuyor.

Örneğin; etkin pişmanlık ifadesinde “MetroHome’un iskanını alabilmek için Tuncay Yılmaz 4 daire karşılığında iskân alabileceğimi söyledi ve bana Necati Özkan isimli şahsı yönlendirdi” derken o tarihte benim Tuncay Yılmaz ile tanışmadığımı bilmeden iftira ediyor.

Örneğin; etkin pişmanlık ifadesinde “Bu dairelerin devri için şirket hesabımıza toplamda 2 milyon lira para göstermelik olarak yatırıldı. Bu para daha sonra tarafımızca Necati Özkan’a iade edilmiştir” derken, benim dilekçelerim sonrasında savcılık ifadesinde, aradan 7 yıl geçmiş olması nedeniyle bir anlam karmaşası olduğunu, “daireler karşılığı 2 milyon liranın şirket hesabından çekilerek aynı gün aynı saatte çalışanım olan Aydın Şahin tarafından Necati Özkan’a ait daire bedeli olarak geri yatırıldığını” ifade ediyor ve benim en baştan beri söylediğim hakikate nihayet gelebiliyor.

Örneğin; etkin pişmanlık ifadesinde “İnşaatım da bitmek üzereydi ve iskân başvurusu aşamasındaydı, o yüzden 4 daire verdim” derken alenen bir başka yalan söylüyor. Zira inşaat 2017’de değil 4 yıl sonra Ekim 2021’de tamamlandı. İskân ruhsatı ise Mayıs 2023’te alındı.

Örneğin; Savcılıktaki ifadesinde “Necati Özkan ile 20.04.2017’de bahse konu 4 adet dairenin satımına ilişkin taşınmaz satış vaadi imzaladık. Buna ilişkin belgeleri bugün avukatlarım aracılığıyla emniyet birimlerine teslim ettik.” dedikten sonra “Necati Özkan’ın ifadesinin ekinde sunmuş olduğu ve savcılığınızca şu an huzurda bana göstermiş olduğunuz toplamda 4 adet daireye ilişkin ödeme taahhütnamelerindeki imzalar tarafıma ait değildir.” diyor.

Dahası “Şu anda Necati Özkan’ın sunmuş olduğu ve sanki tarafıma 2017 yılında ödeme yapılmış gibi gösterilen, ŞİRKET KAŞESİ BASILARAK ÜZERİNE ATILMIŞ OLAN İMZA TARAFIMA AİT OLMADIĞI GİBİ TAMAMEN BAMBAŞKA VE GERÇEĞE AYKIRI ŞEKİLDE İMZALANMIŞ OLAN BELGELERDİR” diyerek ekliyor:

“NECATİ ÖZKAN TARAFINDAN SUNULMUŞ OLAN VE BANA GÖSTERİLEN BELGELERİN BİR KISMI GERÇEĞİ YANSITMAMAKTADIR, İMZALAR BANA AİT DEĞİLDİR. ŞİRKETİMDE HİÇBİR ZAMAN BİR BAŞKASINA İMZA YETKİSİ VEYA GENEL SATIŞ VEKALETNAMESİ DAHİ VERMEDİĞİM İÇİN ŞİRKETİM ADINA BAŞKA BİR YETKİLİNİN İMZA ATMASI DAHİ SÖZ KONUSU DEĞİLDİR.”

Oysaki 20.04.2017 tarihli ön ödeme sözleşmesi dahil gayrimenkul satışı ile ilgili tüm evrakların altında tek bir imza vardır. İmzalar Kameroğlu inşaatın o tarihteki genel müdürü Veysel Erçevik’e aittir.

İnsan hangi korkuyla bu kadar kısa sürede ortaya çıkacak bir yalana başvurur ki?

Adem Kameroğlu’na ait imza, bu satın alma işleminden tam 4,5 yıl sonra, pandemi yüzünden evimi de satıp yeni bir ev satın almaya karar verdiğimde nakit paraya ihtiyaç duyduğum için kendi şirketlerime devretmeye karar verdiğimde, 2021 yılı ortasındaki satış vaadi sözleşmesinin devri sözleşmesinde vardır.

Zira o tarihte Kameroğlu İnşaat genel müdürü Veysel Erçevik görevinden ayrılmıştı.

Sayın Başkan,

Belgeler yalan söylemez. Dosyaya sunduğum tüm belgeler Eylem 4 ile ilgili hakikati ortaya koyuyor.

Adem Kameroğlu, inşaat projesini 2,5 yıl geciktirmekle kalmayıp ayıplı mal teslim ederek beni ve binlerce insanı mağdur etti ve aldattı, muteber olmayan bir iş insanı olduğunu gösterdi.

Bu dava kapsamında üst üste verdiği ve her seferinde kendini yalanlayan ifadelerle de malını, mülkünü, şirketini ve ailesini koruyabilmek için utanmadan iftiralara başvurdu.

Hal böyle iken, Sayın Cumhuriyet Başsavcılığı bu şahsın gerçek dışı ifadesini esas alarak yanlı davranmış, benim sunduğum tüm dilekçe ve delilleri yok saymıştır.

O imza sana ait değilse kime aittir diye sormayı bile gereksiz görmüştür.

Yine aklımda o Rus’un uğursuz sözü:

“Sen bana adamı getir, ben ona suç bulurum!”

3. İDDİA: KİŞİSEL VERİLERİN KAYDEDİLMESİ (TCK Madde 135/1) VE HUKUKA AYKIRI OLARAK VERME VEYA ELE GEÇİRME (TCK Madde 136/1) – EYLEM 13

Sayın Mahkeme Heyeti,

İddianamenin 69 sayfası boyunca tarif edilen EYLEM-13 kapsamında “Kişisel verileri başkasına verme, yayma veya ele geçirme” suçuna iştirak ile de suçlanıyorum.

Peki hangi yolla? “İstanbul Senin” adlı, İBB’nin geliştirdiği ve Kasım 2021’de lanse ettiği süper app ile…

Aynen örgüt üyeliği isnadında olduğu gibi, bu isnat ile ilgili olarak da soruşturmanın hiçbir aşamasında tarafıma soru sorulmamış olduğunu kayıtlara geçirmek isterim.

Sayın Başsavcılık iddianamenin 258. Sayfasında “Ekrem İmamoğlu’nun talimatıyla özel vasfa haiz örgüt üyeleri Necati Özkan, Melih Geçek ve örgüt yöneticisi Hüseyin Gün birlikte çalışma yürütmüştür.” şeklinde hiçbir kanıta, emareye, ifadeye ve hakikate dayanmayan bir değerlendirme yapıyor ve ardından şöyle bir hüküm kuruyor:

“Ekrem İmamoğlu’nun talimatıyla; Murat Ongun tarafından planlanan, teknik detayları örgüt yöneticisi Hüseyin Gün tarafından hazırlanan ve örgüt üyesi İsmet Koyun tarafından hayata geçirilen, örgüt içindeki tüm koordinasyonun şüpheliler Necati Özkan ve Melih Geçek’in yaptığı “İstanbul Senin” uygulaması ile kişisel verilerin işlenip örgütsel amaç için toplumu manipüle etmeye çalıştıkları ve elde ettikleri kişisel verileri yurtdışına sızdırdıkları anlaşılmıştır.”

Hem değerlendirme cümlesi hem de hüküm hakikate o kadar aykırı ki… Aynı cümle içinde birbirini hiç tanımayan, hayatta bir araya gelmemiş, temas etmemiş insanları o denli mesnetsiz şekilde birlikte anıyor ki… İnsan, bir iddianame nasıl bu kadar temelsiz ve bu kadar çürük hazırlanabilir şaşıyor!

Bu eylem kapsamında:

2019 yılında Ekrem İmamoğlu’nun 31 Mart seçimlerini yönetirken, dışarıdan hizmet veren bir iletişim profesyoneli olarak benim yaptığım yegâne şey “İstanbul Senin” adlı bir reklam filmi çekmekten ibarettir.

Şubat 2019’da yayınlanmış olan 1 dakikalık bu video klibin ana fikri demokratik katılım vaadiydi. Sonradan mobil aplikasyon ismine ilham kaynağı olarak İBB yönetimince tercih edilen bu reklam filmini çekmek kanunen ve ahlaken suç ya da yanlış değildir. Olsa olsa işini layıkıyla yapmaktır.

Aklımda yine Beria’nın sözleri:

“Sen bana adamı getir, ben ona suç bulurum”

Çok büyük çoğunluğunu hayatta tanımadığım insanlarla birlikte işlemekle itham edildiğim, İstanbul Senin reklam filminden 2-3 yıl sonra hazırlandığı anlaşılan “İstanbul Senin” uygulamasının ne yazılımını ne çalışma metodunu ne de güvenlik yapısını bilirim.

Ne tür verilere sahiptir, veriyi nereden toplar, nerede saklar anlamam. Teknoloji alanındaki kapasitem, bu konuları anlamaktan oldukça uzaktır.

Dahası, diğer yüzlerce İBB hizmeti veya projesinde olduğu gibi “İstanbul Senin” projesi veya içindeki uygulamalarla ilgili alınmış karar ve uygulamaların hiçbir aşamasında bulunmadım.

İdari ya da teknolojik alanlarda hiçbir yetkim, yönlendirmem ya da talebim söz konusu değildir, olmaz, olamaz. İşim değil, alanım değil.

Kamu yönetiminin nasıl işlediğini bilenler bu gibi işlerin hariçten gazel okunarak yapılamayacağını iyi bilirler.

Zaten soruşturma evrakında, iddianame ve eklerinde, benim bu konularla ilgili herhangi bir inisiyatifimin olduğunu gösteren belge, delil veya ifade de yoktur.

Eylem - 13 kapsamında adı geçen İBB Hanem uygulamasını ilk kez tutuklu olduğum Kandıra 2 Nolu F Tipi Cezaevinde gazete haberinde öğrendim. Gerçekte, İBB Hanem diye bir uygulamanın olmadığını, İBB içerisinde web sitesi ve yazılım yapan birimin daire başkanının bile “Bu uygulama hayata geçmedi” dediğini de burada yapılan savunmalar esnasında sizlerle birlikte öğrendim.

İddianamede söylenen veri sızıntısı olmuş mudur olmamış mıdır bilmem, bilemem.

Başsavcılık, iddianamenin 237. sayfasında bulunan ve İsmet Koyun tarafından gönderilmiş olan bir e-mailin CC’sine beni eklemiş olmasını tek kanıt olarak eklemiş. Ki ilgili e-mail benim İstanbul Senin projesinin yazılımıyla ilgimin olmadığını, iletişimi ile ilgili story-öykü tarafı için yardım talep edildiğini kanıtlıyor.

O konuda bir iş yapmışlığım da yok! Bu işi yapan benim ajansım değildir, başka bir ajanstır.

İCB’nin bu eylemle ilgili sorumluluğum olduğunu kanıtlayan hiçbir illiyet bağı olmadan beni dahil ediyor olmasının amacı olsa olsa, benimle ilgili birden fazla eylemi iddianameye ekleyebilme çabası olsa gerektir.

Zira 68 sayfa boyunca ifadesine başvurulmuş kişiler şöyle söylüyor:

  • Naim Erol Özgüner 239. sayfada: “Melih Geçek’ten duymam sebebiyle programın ilk sürecindeki reklam işlerini Necati Özkan yürütüyordu”
  • 241. sayfada İsmet Koyun: “Biz ilk uygulamayı kurduktan sonrasında programı tanıtma aşamasında hatırladığım kadarıyla 2022 yılı gibi Necati Özkan ile tanıştık. Necati Özkan ile 2-3 kere programın tanıtımı ile ilgili çalışmaları konuştuk.”

Bunlar dışında tek bir ifade yok.

Özetle, konumum, bilgim, tecrübem ve yetkim nedeniyle olduğu kadar teknoloji ve veri konularına uzaklığım nedeniyle de Eylem 13 bağlamında tarafıma isnat edilen suç kökten mesnetsizdir.

Kaldı ki Hüseyin Gün isimli şahsın, “İstanbul Senin” projesi ile ilgili hiçbir aşamada yetkisi, dahli, ilgisi, bilgisi de olmadığı için tarafımla irtibatının olduğu iddia edilemez.

Sayın Mahkemenizin dikkatine, bu davaya paraşütle indirilen ve üstelik de örgüt yöneticisi yapılarak hiyerarşik olarak benim amirim konumuna getirilen Hüseyin Gün isimli şahısla tüm ilişkimin 4 görüşme ve birkaç Whatsapp mesajından ibaret olduğunu hatırlatırım.

Dahası, söz konusu şahısla 3 Eylül 2019 tarihinden sonra ne bir temasım ne bir görüşmem ne de bir iş birliğim olmadığı tüm dosya içeriğinde nettir.

Buna rağmen bu şahısla yukarıda tarif etmiş olduğum ilişkiden yani tek bir temastan İCB iki ayrı dava açmış, olmayan koyundan çok sayıda post çıkarmak istemiştir.

24 Ekim 2025 günü İCB ortaya bomba gibi bir iddia attı: Askeri ve Siyasi Casusluk.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yaptığı basın açıklamasında aynen şunları dedi:

“Ekrem İmamoğlu suç örgütünün asıl amacının maddi menfaat elde ederek örgüt lideri Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı için fon oluşturmak olduğu, Ekrem İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü yöneticilerinden şüpheli Hüseyin Gün’ün şüpheli Necati Özkan ile örgütün bu amacı doğrultusunda 2019 Yerel Seçim Kampanyasında iş birliği yapmak ve özellikle seçmenlere ait gizli bilgilerin sızdırılması suretiyle bu amaç doğrultusunda eylemde bulundukları, seçim bölgelerine ilişkin analiz yaparak seçmen profili çıkardıkları ve strateji belirledikleri, bu çalışmayı gerçekleştirirken de seçmenlere ait bilgilerin yabancı istihbarat servisleri ile paylaşıldığı ve eylemin casusluk faaliyeti kapsamında olabileceği…”

Bana casus dendi. Bana vatan haini dendi. Bu kadarı olur mu?

13 yaşında baba ocağından ayrılmış, ailesine sadakatten önce devlete ve millete sadakati öğrenmiş, anasına sevgiden çok ülkesine sevgiyle büyümüş, Atatürk aşkıyla yetiştirilmiş benim gibi bir insana mı casus diyorsunuz?

Herkes bir kendine gelsin.

Her yol mübah değildir.

Darbeci generaller bile bu kadarını yapmadı!

Bu işler bu kadar kolay mı?

Bir devlet ve o devletin en önemli erki olan yargı sistemi bu hale düşürülebilir mi?

Ben devletten geliyorum. 10 yılımı devlette geçirdim. Varımı yoğumu bu kadim devlete, bu aziz millete borçluyum. Bunu nasıl yaparsınız?

Hüseyin Gün’ün hiçbir ifadesinde benden veri aldığına ilişkin tek bir cümle yokken… Casusluk ile ilgili tek bir kabulü veya isnadı yokken… Hakikati nasıl bu kadar bükebiliyorsunuz?

Hakikat basittir. Anlaşılırdır. Yalındır. Tutarlıdır.

Gerek Casusluk Davası içindeki tüm içerik, gerekse Eylem 13 içindeki isnat, hakikate aykırı, tutarsız, doğruluk kontrolü gerektirmeyecek kadar hayatın olağan akışına aykırıdır.

Ah, Beria ah…

Sen bana adamı getir, ben ona bir suç bulurum…

Hayır efendim, bulamazsınız!

Ben Anayasa Hukuku derslerini rahmetli hocam Prof. Dr. Ergun Özbudun’dan aldım. 12 Eylül sonrasıydı… 1983 seçimleri yapılmış… Yeniden sivil hayata dönmüşüz… Ama askeri rejimin vesayeti hala hissediliyor… Özbudun Hoca sık sık tahtaya Augustinus’un bir sözünü yazardı kafalarımıza nakşetmek için: “İçinden adaleti çıkarırsan, devlet çeteden başka nedir ki?”

Burası Stalin Rusyası değil Türkiye. Burada Baas türü kapalı bir rejim yok, her şeye rağmen koruyup yaşatmaya çalıştığımız bir demokrasi var. Hakikat, ne yapar eder, ortaya çıkar. Tüm gücüyle. Tüm yalınlığıyla.

Sayın Heyet,

Eylem 13 ile ilgili tarafıma yöneltilmiş tüm iddiaları reddediyorum. Madem ben Hüseyin Gün’e bağlı örgüt üyesiyim, neden Hüseyin Gün’ün ilişkilendirildiği tek suçlamayla ilgili aramızda ilişki yok, buna dair delil yok...

Sayın Mahkemeniz, iddianame ve eklerine dikkatle baktığında Hüseyin Gün isimli şahsın bana hangi talimatı, ne zaman, hangi vasıtayla talimat verdiğine, benim de hangi talimatı ne şekilde yerine getirdiğime ilişkin tek bir kanıt, tek bir ifade bulunmadığını görecektir. Böyle fantastik bir isnat olur mu? Hüseyin Gün bana ne zaman talimat vermiş de, ben yapmışım?

Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, milletimiz adına karar vermekte olan Sayın Mahkemenizden, bir siyasi operasyonun değil, hukukun gerektirdiği şekilde ve adil olarak yargılanmayı hak ediyorum ve bunu talep ediyorum.

Huzurdaki dava, sanki Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ilga edilmiş gibi hazırlanmış bir davadır. Türkiye Cumhuriyeti için bir kırılmadır. Bir devlet ve demokrasi krizidir bu dava. Yargı sistemimiz için dramatik bir çöküştür. Bu dava, siyasi tarihimiz için bir alacakaranlık dönemi başlatmıştır. Hakikati bükmesiyle, delili değil şüpheyi esas almasıyla bu dava yargı tarihimiz için bir utanç kaynağı olacaktır.

Bu dava usulü tanımayan, soruşturma yöntemiyle, tarafsızlığını yitirmiş iddianame dili ve tavrıyla, demokrasimiz, devletimiz, milli birliğimiz ve cumhuriyetimiz için dönüm noktasıdır.

O yüzden Sayın Heyetinizin sorumluluğu çok büyüktür, çok tarihidir, çok millidir.

Bu davanın ve üzerine siyaset gölgesi düşmüş tüm davaların sadece ve sadece hukuk çerçevesi içerisinde sürdürülmesi yalnızca adaletin değil, demokratik rejimin, kamu düzeninin, toplumsal birlik ve huzurun da temel şartı haline gelmiştir.

Bir asırdır yaşatmakla haklı olarak övündüğümüz cumhuriyetimiz, egemenliğin kayıtsız şartsız millette olması ilkesi üzerinde yükselmiştir. Kamu kurumları, milletin egemenliğini hiçbir baskı altında kalmadan, eşit ve özgür şartlarda kullanmasını sağlamakla yükümlüdürler. Vatandaşlar iktidara muhalif olmak sebebiyle farklı muamelelere maruz kalıyorsa cumhuriyetimiz ve demokrasimiz tehdit altında demektir.

Sorumluluk hepimizin; Her birimiz ülkemizin içine düşürüldüğü bu çukurdan çıkabilmesi için elimizden geleni yapmalıyız. Ben Hakikat Mektuplarını bunun için yazıyor ve ülkeyi yöneten kadrolara gönderiyorum.

Soruşturma ve yargılama süreçlerinin siyasi saiklerle şekillenmesine dur demezsek, hukukun üstünlüğünü sağlamazsak, ülkemize, milletimize yazık olur.

Seçtiği belediye başkanlarının, geçmişte ülkemizde ve bugün tüm demokratik dünyada olduğu gibi, neden tutuksuz yargılanmadığını sorgulayan milyonlarca vatandaşımıza ikna edici, hukuki, vicdani gerekçeler sunmak zorundayız.

Bu, Mahkeme Heyeti olarak sizin olduğu kadar, bu ülkeyi yönetmekte olan tüm yöneticilerin, tüm sorumlu vatandaşların dert etmesi gereken hayati bir meseledir.

Bu ülkede yargı iktidarın değil, vatandaşın muhafızı olmak zorundadır.

Bu ülkede hukukiliğin yerini keyfiliğin aldığına inanmış ve hayatını buna göre düzenleyen bir toplum olamayız, olmamalıyız.

Hukuksuzluk ve korku dolu bir rejim yaratırsak, bu milletin en iyi yetişmiş, en yetenekli, en girişimci kesimlerini kaybederiz.

Cumhuriyet ve demokrasi sayesinde ömrümüzü, herkese eşit davranan kurumlar, herkese eşit uygulanan kurallar ülkesi olmamız gerektiğine inanarak yaşadık. Evlatlarımızı, torunlarımızı bu inançla yetiştirdik, bu inançla yetiştireceğiz.

Milletçe bundan geri adım atarsak, eşitlik ve adalet umudumuzu toptan kaybedersek geriye sahip olduğumuz çok az şey kalır.

Bu dava, toplumun her kesiminin, her ferdinin gözünü diktiği, çok özel, tarihi bir davadır. Heyetinizin omuzlarındaki sorumluluk çok ama çok büyüktür.

Çünkü bu davanın seyri ve neticesi ülkemizde demokrasinin, hukuk devletinin, temel hak ve hürriyetlerin, hatta ekonominin seyrini belirleyecektir.

Bu dava siyasi saiklerle şekillenmeye devam ederse keyfilik ve hukuksuzluklara son verilmezse bu ülkede yaşayan herkesin adalet umutlarına darbe vurulur.

Hukukun üstünlüğüne olan inanç bu ölçüde sarsılırsa, kimse geleceğinden emin olamaz.

Milletçe bu davada sadece hukukun ve vicdanın hâkim olduğuna gönülden inanmazsak bizi bir arada tutan harç bozulur, bizi birbirimize bağlayan gönül köprüleri yıkılır.

Hiç kimsenin, hiçbir gücün tesiri altında kalmadan, hukukun evrensel ilkeleri, kanunlar ve özgür vicdanıyla karar verebilen bir yargı, cumhuriyetimizin ana omurgasıdır. Omurga eğilirse sistem ayakta kalamaz, başlar dik duramaz.

Sayın Mahkeme Başkanı,

Saygıdeğer Üyeler,

Son bir kez daha tekrar ediyorum:

Seçim kampanyası yönetmek suç değildir. Seçim kazanmak suç değildir.

Tüm açıklamalarım, dosyaya sunmuş olduğum dilekçeler ve eklerindeki delillerin dikkate alınarak öncelikle bihakkın tahliyeme karar verilmesini talep ediyorum.

Yalan yere aleyhimde iftiralar atan, Hüseyin Gün ve Adem Kameroğlu hakkında iftiracılıktan cezai hükümler uygulanmasını talep ediyorum.

Bir yılı aşkın bir süredir özgürlüğümden mahrum edilmiş olmaktan kaynaklanan zararlar, bozulan sağlığım, zedelenen itibarımın resmen iadesini talep ediyorum.

Aleyhime tesis edilmiş tüm tedbir kararlarının, yurtdışı çıkış yasağının kaldırılarak beraat kararı verilmesini, ancak; delil yetersizliğinden değil masumiyet nedeniyle ve bihakkın verilmesini talep ediyorum.

Sayın Heyetinizin tarihin doğru tarafında yer almasını ve bu topraklarda üstünlerin hukukunun değil, hukukun üstünlüğünün geçerli olduğunu dünyaya göstermesini diliyorum. “Silivri’de hakimler var” duygusu yaratacak bir karara imza atmanızı diliyorum. Türkiye’nin devlet krizini sonlandıracak, demokrasimizi ve milli birliğimizi tamir edecek bir karara imza atmanızı diliyorum."