24 Haziran 2024, Pazartesi Gazete Oksijen
10.09.2021 04:30

“Müzisyenleri kabilenin sihirbazı gibi görüyorum”

Otuz yıla yaklaşan bir müzik hayatı, üç yüze yakın beste… Türkiye’nin en popüler müzisyenlerinden biri Kenan Doğulu. Ama siz onu asıl bir de şimdi, hayatının ikinci yarısında izleyin

Türk müzik tarihinin en popüler ve üretken isimlerinden biri Kenan Doğulu. Bestelediği üç yüze yakın şarkı arasından yarattığı hitler, milyonlarca insanın anılarında yer kaplıyor. Tüm bu başarısına rağmen, onunla konuşurken üzerindeki alçak gönüllüğü hemen yakalıyorsunuz. Sezen Aksu’ya komşu olan Kanlıca’daki stüdyosundan, hayatının son otuz yılında yaptıklarını anlatırken her şeyi kıymetle sindirdiği anlaşılıyor. Kendisiyle İstanbul Caz Festivali kapsamında, 15 Eylül 2021 gecesinde Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda sahneleyeceği caz projesi İhtimaller için buluştuk. İstanbul Caz Festivali kapsamında sahneye çıkacaksınız. Sizin de geçmişte birçok konser izlediğiniz bu festivale dair ilk hatıralarınız neler? Çocukluğumdan beri İstanbul Caz Festivali’ne, hatta eski haliyle İstanbul Müzik Festivali’ne seyirci olarak katılırım. İlk gittiğim, yanılmıyorsam Chick Corea konseriydi. Efsaneleri misafir etmiş bu organizasyonun pandemiye, doğal afetlere, ekonomik zorluklara rağmen gerçekleşiyor olması büyük bir kültürel hizmet. Parçası olmak çok heyecan veriyor. Sahnede hayran olduğum müzisyenlerle çalışıyor olmak büyük keyif. Ben bu projeye Türk milli caz takımı demiştim zamanında, içimizde büyük bir heyecan var. Umarım şahane bir müzik gecesi olur. Festivalde izleyeceğimiz İhtimaller projenizi gerçekleştirirken aklınızda ne vardı? Şarkılarımın başka şekillerde sunulması fikri bana hep çok cazip gelmiştir. Ben zaten yıllardır albümlerim arasında buçuklu, ara albümler yaparak yeni bir üretim heyecanına girmiştim. Bu buçuklar bir önceki albümde yer alan şarkıların farklı versiyonlarından oluşuyor. İçlerinde İhtimaller’de olduğu gibi caz versiyonlar da vardı. Aslında yapımcılarım az satma ihtimali olan bir albüm yapma fikrine sıcak bakmamışlardı. Çünkü pop dünyası sürekli bir yarış demek. Çok satan, daha çok tercih edilen işler yaptığınızda, o rekabetin içerisinde daha çok söz sahibi oluyorsunuz. Bu albümlerimde funk, rap, caz gibi farklı türlerden esinlendik. Çünkü ben çocukluğumdan bu yana farklı müzik türleriyle iç içeydim.  Farklı müzik türlerine hakim olmanızda babanız Yurdaer Doğulu’nun da payı büyük. Nasıl etkiledi sizi aileniz? Babam Yurdaer Doğulu’nun okulu Türkiye’nin Milli Eğitim Bakanlığı onaylı ilk müzik okuluydu. 1978’de kurulmuştu. Babam vefat edinceye, 1987’ye kadar burada her gün, farklı bir müzik tarzını ve değişik bir enstrümanı tanıma fırsatım oldu. En büyük şansım buydu. Beni destekleyen bir ailenin içinde, müzikle büyüdüm. Babam elime gitarı ilk kez tutuşturduğunda beş yaşındaydım. O sene konservatuvara girdim. Piyano bölümündeydim. Biraz da maymun iştahlı, şovu da seven bir çocuktum. Bu yüzden konservatuvarda gitar bölümü açılana kadar saksafon da, davul da, flüt de çaldım. Aynı zamanda çocuk korusunda ve folklor grubundaydım. Bu konseri olağan bir Kenan Doğulu konserinden ayıran şey nedir? İhtimaller projesinde o kadar iyi müzisyenler var ki, onların doğaçlama alanlarını geniş tutmak ve kendilerini rahat ifade etmelerine fırsat vermek bambaşka bir deneyime olanak sağlıyor. Büyük pop bir konserinde arkadaki görselden, dansçıların gireceği ana kadar her şey planlı olmak zorunda. Burada özgür hissetmek, söylenenlerin anlaşılması önemli. Pop konserleri yüksek tempolu ve yüksek volümlü gösteriler. Performans esnasında bağıra çağıra konuşabilirsiniz. Bu, herkesin sahneye odaklandığı, kimsenin çıt çıkarmadan performansı dinlediği, daha steril bir konser. İnsanlardan aldığım tepki de çok hoşuma gidiyor. Pop müzisyeni arkadaşlarımın ilettiklerine göre; kendilerini cesaretlenmiş de hissediyorlar. Bu yüzden bir görevim varmış gibi de hissediyorum. Kapasitemin çok üzerinde şeyler yapacağım yıllar da gelecektir. Nedir bu gelecek planları? Hayatım büyük bir konser, ilk yarısı bitmiş gibi hissediyorum. Aynı şeyleri tekrar söylemek istemiyorum. 300’e yakın beste yapmışım bugüne kadar. Belki üç, beş tanesinin bazı sözleri çakışmış. Kendimi sürekli yeni tutmam, besleniyor olmam gerekli. Maalesef Türkiye’deki ilham verici kaynaklarımızın azlığı, sanata verilmeyen destek bu işleri zorlaştırıyor. Ama yurt dışında, Londra’da, Los Angeles’ta, Berlin’de kendimi yenilediğimi düşünüyorum. İlk yarıda yaptıklarımın daha gelişmişini, iyi teknik özelliklere sahip şeyler yapmaya çalışıyorum. “Beni esas şimdi izlemeye başlayın” diyecek kadar iddialı ve enerjili hissediyorum kendimi. Sizin de çıkış yaptığınız 1990’ları Türkçe pop açısından bugüne kıyasla özel kılan şey nedir? Aynı anda çok fazla şey çözülüyor bence o yıllarda. Türkiye’nin geldiği noktayla da çok ilgili. Müziğe ciddi bir yatırım da yapılmaya başlanmıştı. Çok fazla müzisyen ve aranjör vardı. Çok kanallı medyaya geçilmişti. Farklı şeyleri dinleyebilme şansımız olmuştu. 1990’larda insanların birbirlerini daha az yargıladıkları bu alan, yaratıcı işler yapmalarını da sağladı. Gençler ciddiye alındı, yeni laflara, yeni sözlere ilgi gösterildi. 90’ların getirdiği özgürlük dönemi bizi neşeli yaptı her şeyden önce. Bir ‘eğlendirici’ mutsuzsa, o da eğlendiremiyor. Bu kadar depresif ve her şeyin bıçak sırtı olduğu bir ortamda eğlendirici insanlara çok iş düşüyor. Sürekli sosyal içerikli şarkı yapmak da, hiçbir sorun yokmuş gibi besteler yapmak da zor. Yapsanız da terör olayları, yangınlar, mutlaka bir şey yüzünden planlarınızı erteliyorsunuz. Bu sıkıntılı ortamda bir müzisyen olarak varlığınızı nasıl sürdürüyorsunuz?  Biz aslında moral vermek için varız. Bu illa “göbek atalım” anlamına gelmiyor. Bir performans sırasında dünyadan kopmanız, bambaşka şeyler düşünmeniz her şekilde moral sağlar. Ben bizleri aslında biraz kabilenin sihirbazı, iyileştiricileri gibi görüyorum. Performans sanatıyla uğraşan herkesin ilk amacı bu. İnsanlar bunu para için yapıyoruz zannediyorlar. Aslında hiçbirimiz bu işe para için başlamadık. Çocuk yaşlarda bu işe girerken para kimsenin umurunda değildi. Bu yanlış algının acilen düzelmesi gerekiyor. Her olayda ilk müzikten vazgeçilmesi ne hissettiriyor? Her türlü felakette, coğrafi açısından bizimki gibi talihsiz bir yerde, müzisyenlerden vazgeçilmesi benim kalbimi çok kırıyor. Birilerinin karnını doyurması gerektiği gerçeği de maalesef unutuluyor. Müzik ve gösteri sektörü o kadar büyük ki, milyonlarca insan evine performanslar sayesinde ekmek götürüyor. Bizim bilet fiyatlarımız dünyaya kıyasla çok düşük. Bilet fiyatı düşük olunca prodüksiyon kalitesi düşük oluyor, prodüksiyon kalitesi düşük olunca ekmek yiyen insan sayısı azalıyor, ekmek yiyen insan azalınca istediğiniz hacmi yakalayamıyorsunuz, istediğiniz hacmi yakalayamayınca gerekli ilgiyi görmüyorsun, o dikkati çekmeyince dünyaya oynayamıyorsunuz, dünyaya oynayamayınca da “Neden Türkiye’den dünya starı çıkmıyor?” Böyle yerlere giden zincirleme bir kıymetsizleştirme var. Yorulup, kırılıyorum. Umarım bu kültür bir şekilde değişir. Her şeyin bu kadar hızlı ilerlediği bir dönemde, siz hiç ara vermeden bu işe devam ediyorsunuz. Nedir bunun sırrı? Ben biraz unutkan bir insanım. Bir şarkım da var öyle; “Unutarak Kurtuluyorum” diye. Kırıldığım, küstüğüm şeyleri ve alkışları dahi unutuyorum. Her zaman yeni şeyler yapma heyecanım var. En önemli kriter; her şeyi iyi niyetle yapıyorum. Kimseyle kavgam yok. 90’larda hepimizin ağzında “Yarışım kendimle” söylemi vardı. Böyle olunca, bambaşka bir dünya içerisinde oluyorsunuz. Mesela son albümlerimdeki popüler olmayan bazı şarkılarımı müzisyen dostlarım çok seviyor. Benim için önemli olan bu. Ben çok tutacak, pazar payına hitap edecek şarkıları yapmayı zaten biliyorum. Bütün amacım önümüzdeki yılların müziğine dair bir şey yapabilmek ki, uzun süre dinlensin. Hayatınızın şu aşamasında sizi hem müziğe hem de hayata dair ne heyecanlandırıyor?  Bu dünyadaki zamanım dolduğunda da yaşayacağımı düşünüyorum. Bu şımarıkça ve kibirli bir taraftan algılanmasın lütfen. Aşıkların şarkıları gibi, bu şarkılar başka şekillerde var olacak. Dolayısıyla benim insanlara ve şarkılarıma karşı sorumluluğum var gibi hissediyorum. Bu yüzden yapabileceklerimin en iyisini yapmayı istiyorum. Bunun yanı sıra, bir şeylerin değişmesi gerektiğini hissettiğim, köşeye sıkışmış bir Türkiye görüyorum. Önümüzdeki yıllarda bazı sorunlar, bazı problemler en aza indirgendiğinde tekrardan eski neşemize kavuşacağımıza inanıyorum. Neşesi çalınmış bir millet olmaktan çıkmış olduğumuz anları hayal ederken heyecanlanıyorum. Potansiyelimizi o zaman ortaya çıkartabileceğiz.

Herkes kendi iksirini yapmalı

Müziğe dair yaptığınız en büyük keşif nedir? Özgün olmak bu işin püf noktası. Ben hep kendime ait bir çizgim olsun ve o çizgim de sıkıcı olmasın istedim. “Aynı şarkıdan bir tane daha yapmış” dedirtmedim. Alıcıların kuvvetli olması, her şeyi gözlemlemek gerekiyor. Taklit etmek için değil, ilham almak için. Herkes kendi özel iksirini yapmalı. Mazhar (Alanson) gibi beste yapmak, Sezen (Aksu) gibi söz yazmak, Tarkan gibi şarkı söylemek hiçbir zaman kimseye yaramadı.

Fikirleri telefonda saklıyorum

Nasıl bir yaratım süreciniz var? Eserleri zamana yayarak mı inşa ediyorsunuz? Yoksa bir anda mı çıkıyor her şey? Aslında ikisi de bir yöntem. Fakat son yıllarda cep telefonları bizi tembelleştirdi. Eskiden bir melodi aklıma geldiği zaman dünyadan kopardım. Şekle sokmak için o an elimden geleni yapardım. Şimdi artık akla gelen fikri hemen telefona kaydedip, sonrası için saklayabiliyorsunuz. O heyecan tekrar aynı noktaya geliyor mu, bunu sorguluyorum. Telefonumdaki sesli, yazılı notları göstersem hem üzülür hem sevinirsiniz; “Bu kadar çok fikir var ama neden hayata geçmiyor” diye. O yüzden yöntem hiç belli olmuyor. Üstelik yaşadığımız coğrafyanın bizleri düşürdüğü haller sürekli psikolojimizi altüst ettiğinden ne zaman ne halde olacağımız da, çalışıp çalışamayacağınız da belli olmuyor.