06 Aralık 2022, Salı
22.10.2021 04:30

Göçmen kimliğimi, ayrılığı tasarımlarıma aktardım

TIME Dergisi’nin dünyanın en önemli 100 modacısından biri seçtiği Hüseyin Çağlayan Oksijen'e konuştu

Dört kadın odadaki dört sandalye ve ortasında duran yuvarlak ahşap sehpaya doğru ilerler. Sandalyelerin kılıflarını çıkartıp üstlerine giyer, iskeletini katlayıp bavul haline getirirler. Biri sehpanın orta kısmını çıkarır, içine girer, yukarı çekip beline etek olarak sabitler. Seyirciler çılgınca alkışlarken kadınlar odadan çıkar. Odada hiçbir eşya kalmamıştır.  Bundan 21 yıl önceydi ve seyirciler moda tarihinin en ufuk açan anlarından birine tanık olmuştu. Bu hafta Londra’dayız. Konuğumuz kendisini “farklı disiplinlerde göçmen” olarak tanımlayan, köksüzlük, kültür farklılıkları, hareket gibi kavramlardan yola çıkarak bizleri “kavramsal moda” ile tanıştıran, İngiltere’de iki kere yılın modacısı seçilen, TIME dergisi tarafından dünyanın en önemli 100 modacısından biri ilan edilen, tasarımları New York Met, Moma gibi müzelerde sergilenen Kıbrıs Lefkoşa doğumlu Hüseyin Çağlayan. Çağlayan ile yaratıcılığını besleyen kavramları, Covid-19’dan nasıl etkilendiğini, Karaca için tasarladığı yemek takımlarının felsefesini konuştuk. Çocukluğunuzdan, modaya olan ilginizden başlamak istiyorum. Kıbrıs’ta doğdum, hayatımın büyük bir bölümünü Londra’da geçirdim. Annemle babam ben çok küçükken boşandığı için kadınlar arasında büyüdüm ve kadın gücünden çok etkilendim. Öte yandan çocukluğumda teknolojiye özellikle uçak teknolojisine çok ilgiliydim. Bir de hikaye anlatmaya meraklıydım ve hikayelerimin merkezinde hep insan bedeni vardı. İleriki yıllarda bu üç unsur birleşti ve moda okumaya karar verdim. Londra Saint Martins Sanat Koleji’ne girdim.

Çağlayan Covid-19’dan sonra zamansız tasarımlara verdiği önemin arttığını, daha az eşyayı daha uzun süreli nasıl kullanabileceğimize kafa yorduğunu söylüyor. (Fotoğraf: Semra Russel)
Çağlayan Covid-19’dan sonra zamansız tasarımlara verdiği önemin arttığını, daha az eşyayı daha uzun süreli nasıl kullanabileceğimize kafa yorduğunu söylüyor. (Fotoğraf: Semra Russel)
Mimar da olabilirdiniz diyecektim. Modayı, iyi giyinmeyi seviyordum ancak moda okusam bile disiplinler arası bir iş yapacağımı biliyordum. İnsan kültürümüzün merkezi. Varoluşumuzu geliştirmek ve başka boyutlara götürmekti amacım.  İngiltere’de büyümek de tasarım mantığınızı etkiledi değil mi? Tabii. Küçük yaşta anneden ayrılmak, özlem, iki ülke arasında uçak yolculukları, farklı kültürler arasında kalmak, bunun zorlukları ve zenginlikleri hep yaratıcılığımı geliştirdi. Elimde olan ve olmayan ne varsa kreasyonlarıma aktardım. Bizim yetiştiğimiz coğrafyada el yeteneği, işçilik gelişmiştir. Ailemde de böyle çok yetenekli insanlar var. Fakat İngiltere’de yaratıcılık izole bir durum değil, tüm dallarla bağlantılı. Müziğe, sanata, yemeye içmeye olan ilgim Londra’da beslendi ve tasarım konusunda ufkumu açtı. Ben bu işi asla Kıbrıs’ta yapamazdım, hatta o yılların Türkiye’sinde de yapamazdım. Saint Martins yıllarını biraz anlatır mısınız? Öğrenciyken parasızdım. Elimdeki imkanlarla tasarlar, üretirdim. Sonradan parasızlığın ufkumu çok açtığını anladım. Şimdiki öğrenciler üniversitelerde müşteri muamelesi görürken, parasız öğrenciler halen daha yaratıcı çözümler buluyorlar. Kendim de Berlin’de profesörlük yaptığım için biliyorum. Saint Martins o yıllarda Soho’nun ortasındaydı. Soho hem tehlikeli, pis bir yerdi, hem de heyecan vericiydi. Ucuz makarna yerken önümüzden Tilda Swinton geçerdi. Ardından bakakalırdık.  Mezuniyet koleksiyonunuz Brown’s mağazaları tarafından satın alınmış. Bu nasıl oldu?  Benden 10 yıl önce Browns vitrini John Galliano’ya verilmişti. 10 yıl sonra yeni mezun bir öğrenciye verilmesi İngiltere’de bütün dikkatleri üzerime çekti. Koleksiyon mekanik dünya bakışı ile doğu felsefesini kıyaslıyordu. O kıyafetler sanki orada yaşamış ve bir hayatları olmuş gibi bir hikaye yaratmıştım. Giyilebilen kağıt elbiseler yırtılıyor, diğer parçalara gömülüyor, toprakta kökleniyor, yerine başka elbiseler çıkıyordu. Şiirsel bir koleksiyondu. Bir anda basında yer almaya başladım. Tasarımlarımı Bjork konserlerinde giymeye başladı. 

Yenilikçiydim, insanları etkiledim

Yeni mezun bir öğrenci olarak şaşırmadınız mı bu duruma? Açıkçası henüz ne yapacağıma bile karar vermemiştim. Amacım mimarlık, sanat disiplinleri arası işler yapmaktı, özellikle moda değil. Ama böyle bir fırsat da insanın karşısına kolay kolay çıkmaz. O yıl içinde iki defile daha yaptım. “Bu tür projeleri gerçekleştirmek için bir iş kurayım, sonra ne yapacağıma bakarım” diyerek mezun olduktan tam bir yıl sonra 1994’de Hussein Chalayan markasını kurdum. Amacım marka yaratmak değil, iş kurmaktı aslında. Ama çok hızlı marka oldunuz. Nedeni sizce neydi? Yaptığım iş yenilikçiydi, insanları etkiledi. O tarihte Londra’da ya da Paris’te böyle bir moda yaklaşımı yoktu. Bir de o dönem -90’ların ilk yarısı- ekonomik sıkıntı olduğu için Londra’dan çok az tasarımcı çıkmıştır. Bir ben, bir Alexander McQueen. İkimiz de bu boşluğu iyi değerlendirdik diye düşünüyorum. Dijital dönem öncesi olmamızın da avantajı büyük. Ünlü moda dergileri, gazeteler şov parçalarımıza yer vermek için yarışıyordu. Şimdi her şey ortada, herkes her şeyinizi görebiliyor.  Sonraki yıllarda çok ses getiren bazı tasarımlarınızın öyküsüne gelmek istiyorum. Postalanan elbiseler (air-mail dress) mesela. Annemden ilk ayrıldığımda 7, ikinci kez ayrıldığımda 11 yaşındaydım. Anneden ayrılmak için çok küçük bir yaş olduğunu düşünüyorum. Giyilebilen, katlanabilen ve postayla yollanabilen bir kıyafet tasarlamak istedim. Bedenle ayrılığı, özlemi birleştirmek istedim. Olamadığım yerde olabilmenin sembolüydü o. Alan kişi giyebilir, üstüne bir şey yazabilir, parfümünü sıkıp geri yollayabilirdi ve o da olmadığı yerde olabilirdi. İnsan hareketi sizi hep etkilemiş. Sanırım 2000 yılında tüm dünyada çok ses getiren defilenizin konsepti de bu.  Ailem Lefkoşa’da sınıra yakın Kumsal bölgesinde oturuyordu. 60’larda bu bölgeye Rumlar’ın saldıracağını öğrenmişlerdi. Yıllar sonra anneme, o an evden ayrılırken yanına ne almak istediğini sormuştum. “Fotoğraflar, bir kap yemek, bir battaniye, bir elbise” demişti. Yerlerinden edilen savaş kurbanlarına dikkat çekmek istedim. Eşyaların yağmalanmaktan kurtarılarak nasıl saklanabileceğini ve nasıl üstte taşınarak evin boşaltılabileceğini düşündüm. Bunu dört sandalye ve bir sehpayla bir performansa çevirdim.  İzolasyon sizi nasıl besledi? Çok fazla seyahat etmenin yarattığı izolasyon duygusuyla alakalı bir filmim var. Yolculuk ana rahmini simgeleyen bir uzay kapsülünde Londra’da başlıyor, İstanbul’da bitiyor. Model, yolda uyuyor, yemek yiyor ama tek başına, yalnız. İstanbul Boğazı’na yaklaştıkça kapsül su doluyor, model embriyoya dönerek anne rahmindeki gibi kıvrılıyor. Öze dönüyor. Dünyada İngiliz modacı olarak tanınıyorsunuz, ama her fırsatta yaratıcılığınızın göçmenlikten beslendiğinizi belirtiyorsunuz. Göçmen olmak sizi hem dünya vatandaşı yapıyor, hem de köksüz kılıyor. Bunun verdiği özgürlük ve açık fikirli olma hissi güzel, özlem ve izolasyon zor. Göçmen kültürden gelen insanların empati duygusu ve yaratıcılığı gelişmiş oluyor, en az iki dil bildiğimiz için daha esnek oluyoruz. Ben göçmen kimliğimi iyi kullandım diye düşünüyorum. Sınırları zorlayarak, risk alarak işime yansıtabildim.  Londra’da bir sürü kültürü görerek büyümek de etkili olmuştur. Biz Türkler çok meleziz, Osmanlı döneminde çok karışmışız. Çoğumuz da nereden geldiğimizi bilmiyoruz, homojenize edilmiş durumdayız. Londra’da kolonizasyona rağmen bu farklı kimlikler gözler önünde, belirgin. Çin Mahallesi, Kore Mahallesi, Yahudi Mahallesi... Kendi genetik özgeçmişimden dolayı belki de bu nedenle kendimi Londra’da rahat hissediyorum, göçmen kimliğimi deşifre ediyorum.  Kadın gücü? Feministim. Ata erkillikten hoşlanmıyorum, ana erkilciyim. Bizi dünyaya getiren kadınlarımızın üzerimizdeki genetik gücüne ve hayattaki güçlerine çok inanıyorum. Özellikle doğduğum topraklarda kadınların obje olmadığını ve kıyafetlerinin ardında saklanmamaları gerektiğini vurgulamak benim için çok önemli. 
Çağlayan’ın Karaca tasarımları sofra kurmayı bir performansa dönüştürüyor.
Çağlayan’ın Karaca tasarımları sofra kurmayı bir performansa dönüştürüyor.

İç içe geçmeli bir koleksiyon

Kavramsal moda anlayışınıza bir örnek de “Inertia” koleksiyonu değil mi? Evet, bir koleksiyonda bazı şeyler giyilebilir, bazıları sanat olarak duvara asılabilir, bazen ikisi de olabilir. Hayatımızdaki süratin bir çarpışmaya yol açması ile ilgiliydi “Inertia”. O işlerin kalıpları şu an müzelerde sergileniyor. Aynı koleksiyondan Puma’ya ayakkabı da yaptık. Müzede sergilenen ve günlük hayatta giyilebilen geniş çerçevede bir iş yapmak benim için her zaman heyecan verici oldu. Karaca ile yaptığınız son çalışmanın altında nasıl bir felsefe yatıyor? İki grup çıkarttık. Biri Poly Pearl diğeri Dijital Pearl. Kullanıcı ve form arasında interaktif bir ilişki yaratıyoruz yine. Poly Pearl içiçe geçmeli bir koleksiyon. Malzemeler birleşebiliyor, şekil değiştirebiliyor, antikalarla kombinlenebiliyor. Kişi kendi sofra zevkine göre ürünleri kullanıyor. Dijital Pearl ise dikey olarak kullanılabiliyor. Üst üste koyduğunuzda bir piramit oluşuyor. Masaya piramiti dizip, sofra kurmayı misafirinizin önünde bir performansa, keyfe çevirebiliyorsunuz. Covid yaratıcılığınızı nasıl etkiledi? Yeni koleksiyon gelir mi? Evet, gelir. Covid herkes için çok zor ve üzücü bir dönem oldu ama yaptığımız işleri sorgulamak ve kendimizi arındırmak için de bir fırsat oldu. Ben zaten zamansız tasarım yapmaya çalışan biriydim ama günümüzde bu çok daha önemli. “Bu kadar ürüne, tüketime ihtiyaç var mı, daha az eşyayı daha uzun süreli nasıl kullanabiliriz, nasıl sürdürülebilir kılarız” bunlara kafa yordum. Ancak “Pandemi ders verdi” derken daha büyük bir arsızlığa ve mesuliyetsizliğe mi yol açtı o da belirsiz. Karbon ayak izimiz yine arttı. Daha iyi bir yoldaymışız gibi görünmüyor.