Krize girmiş bir ilişkide tamam mı devam mı demek için, belki de son akşam yemeğine çıkmışız gibi. Masanın karşısında Montella, bundan sonra ne olacak, onu konuşuyoruz. Üstelik gece bayağı da gergin başlamış. Salih Özcan ve Oğuz Aydın’ı görünce “Hep aynı şeyleri yapıyorsun” diye tepki vermişiz. Erken yenen golle birlikte sesler yükselmiş, yan masalar da bizim diyaloğumuzdan gerilmiş gibi. Gerçekten neden Oğuz Aydın? Her şeyin bu kadar belli olduğu bir maçta, sezon boyunca sadece 12 kez forma giymiş, son üç sezonun en kötü dönemini geçiren bir oyuncu niye tercih edilir? Hadi Oğuz’un geleceği var. Peki Salih? Son iki sezonda 6 kez 11 oynamışken neden orada? Ciddi ciddi konuşup kurtaracak mıyız bu ilişkiyi, yoksa dalga mı geçeceksin sen bizimle?
Neyse ki hemen gelen beraberlik golüyle ortalık biraz sakinleşti. Artık bu birlikteliğin derinindeki meseleleri konuşabilirdik. Ama goller bazı gerçekleri değiştirmiyordu. Çünkü gönül bir defa kırılınca alınan ufak tefek hediyeler misali bunlar. Uzun yıllar süren tüm ilişkilerde olduğu gibi, işler zora girdiğinde kusurlar daha görünür halde. Normalde üzerinden geçebileceğimiz minik ayrıntılar fena halde göze batıyor. Takıntılarından bahsediyoruz Vincenzo’nun. İlk 11’in büyük bölümünü korumasını anlıyoruz. Bu çocukların son bir sözleri olmalı, doğru. Merih, Hakan gibi son zamanlarda bu ilişkinin tadını kaçıran üçüncü kişilerin bu sefer konusunun açılmaması da gayet güzel. Ama işte sistem aynı sistem. Oyun aynı oyun. Değişmiyorsun işte. Değişebileceğini söylüyorsun ama başaramıyorsun. Zaten sen yanlış yaptığını da düşünmedin ki? Hâlâ attığın şutların sayısından bahsediyorsun. İşte buna dayanamıyoruz.
Bunları düşünürken ekrana Brad Pitt ve Edward Norton geldi. O sırada Norton kendi kendine konuşuyordu muhtemelen. Ve rejiyi David Fincher ele geçirmiş de bize bir şeyler söylemek istiyor olabilir miydi? Hangisiydi Türkiye? Turnuva öncesi beklentinin musluğunu sonuna dek açan, her şeyi yapabileceğine inanan, sürpriz adayı mı? Yoksa yediğimiz her golden sonra, bu maçta skor 2-2 olduğunda bile spiker durgunluğuna yakışan bir mahcubiyet ve yıkılmışlık yaşayan toy gençler mi?
'Hep aynı taktik' meselesini de biraz açmalı. Her seferinde aynı kusurları işleyip de sonra 'aslında seni çok seni seviyorum' demek olmaz. İlişkiyi çıkmaza sokar bu da sonuçta. Tamam bu sefer rakip de oynamak isteyenlerdendi. Diğerleri gibi ‘ne pahasına olursa olsun bekleyelim’ demedikleri için aksiyon karşılıklıydı. Bizim oyun da daha verimli sekanslar verebiliyordu. Zaten topa sahip olmayı seven bir takım olduğumuz miti de ilişkinin son maçlarında ortaya çıkmadı mı? Canım cicim dönemini, özellikle de Euro 2024’ü biz geçiş oyunuyla parlatmadık mı? İnsana ne koyuyor biliyor musun? Hiç mi başka planımız yoktu bizim? Hani geleceğe dair hayaller kuracaktık?
O sırada yan masaya (ekrana) Ashton Kutcher geldi. Kelebek Etkisi filmini de hatırlatmak istercesine. Geriye gidip bir şeyleri değiştirmek gerekse ne yapardın sevgili Montella? Bana öyle geliyor ki, pek bir şeye dokunmazdın. Yine aynı yoldan, aynı şekilde yürürdün. Sorun biraz da bu biliyor musun?
Bu kurtarma yemeğinin sonu yaklaşırken 62’de Pulisic’in bomboş kaleyi bulamamasıyla, ardından McKennie’yle bir tane daha kaçırmalarıyla karar zamanı geliyor gibiydi. Çünkü tek bir değişiklik yoktu. Ne oyun değişiyordu ne de oyuncu! Çünkü bir defa sen hiç değişmiyordun Vincenzo. Sadece izliyordun. İlk değişikliği 83’te yaptın. Ve Çağlar girdi! Al, özür olarak sana kırışıklık karşıtı krem aldım, şimdi beni affeder misin der gibi. Sonrasında Kaan Ayhan’ı aldın. Onun golüyle 3-2 kazandığımız için şanslı olan biz değildik sendin. Soru işaretleri hiç ama hiç azalmadı. Ne demek istiyordun, neler oluyordu acaba?
Oysa güzel yıllarımız olmuştu senle. Sevmiştik seni. Sayende her zaman görmediğimiz yerler gördük. Ekrana gelen Di Caprio’nun The Revenant filminde boğuştuğu ayılar gibi zorluklar çıktı karşımıza. İçeride ve dışarıda. Sayende aştık. Ama ne zaman ki yolumuz ABD'ye düştü, Kuzey Atlantik açıklarında gemimiz battı, orada filikaya kendini atmaya çalıştın. Zor dönemlerin ilişkisi, beklentinin az olduğu günlerin yükü başka, heyecanın zirve yaptığı Dünya Kupası’nın hisleri başka. Bizi buraya getiren şey, burada tutmaya yetmiyordu belli ki. O kadar da sevmemişsin sen bizi. Bahanelere sığınışın da ondan demek ki.
Sonuçta, her şeye rağmen bu final biraz olsun sakinleştirdi bizi. En azından gol attık, öne geçtik, kazandık falan. Bundan sonra ne olur, bilemiyoruz. Senin aile feci. Kayınpeder senden daha sorunlu malum. Çevremiz de çok dedikoducu. Bu beraberliği isteyen az. Sen inatçısın. Bizde de beklenti çok büyük. Duygular bipolar. Ama zaman da iyi bir ilaç. Bu krizi bir hazmedelim, tekrar bir konuşalım. Şimdi biraz uzak kalmak en iyisi. Ya özleriz birbirimizi ya da ayrılırız.
İşimiz zor velhasıl. Bir şans daha?
Bilemiyorum Altan.