Her ne kadar pandemi üzerinden konuşuyor olsak ve pandemi sonrası gibi dönemsel bir tanım kullansak da aslında bu süreç bir çağ değişimi. Zihnimiz hep bir kısa tanım, bir kategori, bir milat aradığı için “pandemi sonrası” diye kodladık. Öte yandan son kırk yıldır insanlık yerkürenin ritm değişikliği ve teknolojik sıçramadan kaynaklı yeni bir üretim modeli, yaşam biçimi ve bunlara uygun yönetsel ve hukuki kurumlar ve kurallar arayışında. Sorun bugünkü karmaşıklığı anlamakta, geleceğin belirsizliğini kavramakta zihnimizin zorlanıyor olmasında. Dünyada da ülkemizde de en sık kullanılan sözcük belki “yeni” ama yeninin ne olduğuna ve ne olması gerektiğine dair yeterince bilgi yok. Hikaye ve ütopya da yok. Bilgiden, ütopyadan beslenen yeni çağın siyasetleri de yok. Gelen çağın Marx’ı, Weber’i, Freud’u, Russell’ı yok henüz. Gelen çağ karmaşıklık ve belirsizlik esaslı, çünkü çok boyutlu, çok katmanlı ve çok aktörlü bir çağa geçiyoruz. Bu nedenle belki de gelen çağın ana karakteristiklerini bir teoride açıklamak mümkün olmayacak. Fakat yeniye dair hemen her bilimsel disiplinin ürettiği tartışmalar ve yeni bilgiler daha interaktif ve evrensel bilgi üretimiyle çoğalacak, açıklayıcılıkları artacak. Türkiye’nin kadim meseleleri yanı sıra bir yandan bu iktidarın bozduğu tüm yönetsel ve hukuki mekanizmalar diğer yandan da toplumsal değişim nedeniyle yeni bir hikayeye ihtiyacı var. Üstelik hem çağ değişimini bizatihi yaşayan bir ülke ve toplum olduğumuz için hem de küresel ölçekteki yeni bölüşüm kavgalarının ve yeni denge arayışlarının öznesi ve sahnesi olduğumuz için bu hikayenin aynı zamanda evrensel de olması zorunluluğu var. Yani burada yapacaklarımızı evrensel olandan, evrensel yaşanan kavgaların ve yeniyi arayışın bizden ayrı olma şansı yok. Türkiye’de yeni bir toplumsal uzlaşı üretip “biz” olabilmek zorunluluğumuz var. Yanı sıra devletle toplumun uzlaşmasına ihtiyacımız var. Bu toplumsal uzlaşılar için de devleti, yönetim mekanizmalarını, hukuku ve yargıyı yeniden inşa etmemiz gerek. Devleti, yargıyı yeniden yapılandırırken kapsayıcılık, katılımcılık, şeffaflık gibi temel ilkeleri sıralamak mümkün olsa da temel bir ilkede uzlaşmamız gerekiyor. Yeniyi hangi temel ilkeyi esas kabul ederek ve bu ilke de uzlaşarak inşa edeceğiz? Bu ilkenin aynı zamanda yeni çağın da evrensel ölçekteki ilkesi olacağını, olması gerektiğini bilerek tartışmamız lazım. Elbette bu tartışmanın önkoşulu, güncelin siyasi gerilim ve kutuplaşmalarının ürettiği zihni esaretten ve şehvetten kurtularak konuşabilmek, tartışabilmek. Başlangıç noktamız toplumun ihtiyaç ve taleplerinden yola çıkmak olacağı açık. Peki, toplum ne bekliyor? Üç yıl önce KONDA’da bir dizi araştırma gerçekleştirmiştik. Bunca kutuplaşmış, kimliklere sıkışmış toplum ne bekliyor? Ortak değerleri neler?
Kendine aşık çevresine uzak toplum
Araştırma kurgusunda sözlükten alınmış yüzden fazla olumlu veya olumsuz tanım, sıfat, değer kullanıldı. Görüşmecilerden bu listeden önce kendilerini tanımlayan on, sonra bugünkü ülkeyi tanımlayan ve sonra da arzu ettikleri, olmasını istedikleri Türkiye’yi tanımlayan onar tanım, değer seçmeleri istendi. Kendilerini tanımlayanlara dair seçimlere bakıldığında herkesin, hepimiz gibi kendisine aşık olduğu anlaşılıyor. Yüzde 54 adil olduğunu, yüzde 49 ahlaklı olduğunu, yüzde 45 ailesine düşkün olduğunu, yüzde 38 dürüst olduğunu, yüzde 37 namuslu olduğunu işaretlemiş. Bulguları kelime bulutu şeklinde sunduğumuz grafikten de göreceğiniz gibi hemen tüm seçimler olumlu tanımlar, sıfatlar ve değerlerden oluşuyor. Yine de bu olumlu tanımlarda bile dağınıklık var, ilk yediden sonrakilerde oranlar yüzde yirmilerin altına düşüyor.Gelir dağılımı ve refah seviyesi farkı çok başka toplumsal yarılmalara ve gerilimlere gebe.Bugünkü ülkeyi tanımlayan seçimlere dair bulgu ise ilginç bir noktaya işaret ediyor, kendilerine aşık insanlar diğerlerini, toplumu hiç de olumlu tanımlamıyorlar. Terör elbette bir numarada yüzde 45, işsizlik yüzde 38, cehalet yüzde 36, şiddet yüzde 34, yoksulluk yüzde 32 ve liste böyle devam ediyor. Belki bugün pandemi koşullarında bu araştırmayı tekrarlasak terör yerine birinci yoksulluk ve işsizlik olabilir ama yine de tablonun olumsuzluklardan oluşan karakteri değişmeyecektir.