2018 yapımı ilk filmi Güvercin’le iyi bir çıkış yakalayan yönetmen Banu Sıvacı’nın ikinci filmi Günyüzü’nün ilk gösterimi, şubat ayında Berlin Film Festivali’nin Forum bölümünde yapıldı. İtalya’da düzenlenen 72. Taormina Film Festivali’nde ise Oscar ödüllü Jane Campion’ın başkanlığındaki jüriden Film, Yönetmen, Kadın Oyuncu ve Erkek Oyuncu ödüllerini aldı.
Türkiye prömiyerini İstanbul Film Festivali’nde yapan filmde, yıllar önce kaybettiği kız kardeşi Yıldız’ın gizemli ölümünün yasını hâlâ tutan ve doğduğu köye kısa bir süreliğine dönüş yapan 50 yaşındaki müzisyen Suna ile tanışırız. Erkek kardeşi Ayhan ve yeni tanıştığı, köydeki çatlakları ve obrukları araştırmaya gelen jeolog Erhan’la geçen günlerde kız kardeşinin ölümünden sorumlu tuttuğu tek kişi olan Bekir'i araştırır. Ancak Bekir’in zihninin bir demans hastalığı yüzünden giderek daha çok bulanıklaştığını öğrenir. Suna köydeyken Bekir’in tıpkı kendisi gibi müzik yeteneği olan kızı Fidan’la da tanışır. Onunla kurduğu yakınlık, Suna’yı beklemediği bir durumla karşı karşıya getirir…

Şehir hayatından eski köyüne kedisi Leyla’yla gelen Suna, kardeşi Ayhan’ın köydeki sıkışmış hayatına ve geçmişle hesaplaşmaktan kaçınan insanların sessizliğine tanık olur. Toplumun bildiği bir suç karşısındaki bu sessizliğini gördükçe, en azından Fidan’ın geleceğini kurtarmak için bir şeyler yapmaya çalışır. Çünkü Fidan’da yıllar önce kaybettiği Yıldız’ı görmektedir.
Sıvacı’nın Güvercin’inde de ‘ilk film’ olmanın ötesine geçen özenli bir sinematografi vardı. Günyüzü’nde de doğayı ve hayvanları filmin meselesine ustaca dahil ediyor. Köyün evlerindeki çatlaklar, topraktaki kuraklık ve açılan obruklar, köyün içten içe kırılmasını ve farklı biçimlerde yaşadığı çöküntüyü simgeliyor. Taşranın içe kapanıklığına, geçmişle yüzleşmeden ve geçmişi konuşmaktan kaçınarak günlük hayatı sürdürme çabasına dikkat çekiyor. Hayvancılığın ve tarımın bitişi, genç kuşağın sosyal medyayla başka türlü bir gelecek kurma çabası da filmin arka planındaki diğer meseleler. Mandalar olan bitenin sessiz tanıkları gibi duruyor. Kedi Leyla’nın bir anda ortadan kaybolması da Suna’nın aradığı gizeme eşlik eden, filmin ‘kayıp’ hissini güçlendiren başka bir unsur.

Suna karakterinin seyirciye mesafeli oluşunda Selva Erdener’in opera ve tiyatro sahnesinden gelen oyunculuk disiplininin de payı olduğunu düşünüyorum. Oyuncu, ilk uzun metrajlı deneyiminde opera sanatçısı disiplinini ve sahne duruşunu bir avantaja dönüştürmüş bence. Suna’nın aksine köyde kalmayı, hayvancılıkla uğraşmayı seçen ve ekonomik sıkıntılara gömülmüş Ayhan’ı canlandıran Süleyman Kabaali de doğal bir performans sergiliyor. İstanbul Film Festivali sırasında pek konuşulmadı ama Kabaali’nin performansını oldukça gerçekçi ve samimi buldum.
Filmin görsel dünyası ve yönetmenlik tercihlerindeki özen ortada; benim çekincem hikâyenin dramaturjik tarafında biraz… Hikâye düzeyinde taşra sinemasının zaten artık fazlasıyla tanıdık gelen kimi anlatı kodlarından yeterince uzaklaşamıyor film. Obruk meselesi mesela son yıllarda taşra hikâyelerimizde sıkça başvurulan bir anlatı koduna dönüşmüş durumda. Suna’nın köyde karşılaştığı bir başka “dışardan gelen” olarak Erhan’ın eklenmesi de yine bir anlatı koduna yaslanıyor ve karakterin bunun dışında belirgin bir işlevi kalmıyor. Dolayısıyla Suna’nın bu karakterle yaşadığı bir yere varamayan arkadaşlığı filmde bir fazlalık hissi yaratıyor.

Sinemamızın taşrayla olan bitmek bilmeyen münasebeti her ne kadar farklı bakış açılarıyla tekrar tekrar ele alınsa da benzer hikâyeler anlatan o kadar çok film izledik ki artık daha filmin başlangıcında hikâyenin nasıl biteceğini az çok tahmin edebiliyoruz. Günyüzü’nün bizim açımızdan en büyük dezavantajı belki de bu aşinalık. Türkiye’de benzer taşra hikâyeleri ve temaları defalarca işlendiği için film, kendi dünyasını ne kadar özenle kursa da yerli seyirci açısından daha tanıdık bir yerde duruyor. Bu da yabancı festivallerdeki karşılığıyla Türkiye’deki karşılığı arasında bir fark oluşmasına neden oluyor olabilir.
Bir Arada Yalnız
Ölüm gerçeğiyle yüzleşmek, hele de genç birinin ölümünü kabullenmek üzerine film yapmak da izlemek de pek kolay değil. En son 2018’te çektiği ikinci uzun metrajlı filmi “Saf” ile izlediğimiz Ali Vatansever’in İstanbul Film Festivali’nde de yarışmış filmi “Bir Arada Yalnız”ın da ana teması bu.

Filmdeki üç kişilik ailenin 19 yaşındaki oğlu İzzet, kanser hastalığının ileri bir evresindedir. Anne Reyhan sosyal medyayı kullanarak, baba Abdi ise daha geleneksel yöntemleri ve hatta inanç yollarını zorlayarak çare arar. İkisinin bu arayışı, Abdi’yi mucizevi etkileri olduğuna inanılan bir otun peşine düşürecektir. İzzet’in durumu ise daha karmaşıktır. VR gözlüğü kullanarak kendisini sanal bir dünyaya bırakmış, gerçekte tanımadığı, farklı ‘avatar’lar kullanan insanlarla orada buluşmaya başlamıştır. Giderek bu sanal gerçekliğin içinde kaybolur. Aslında psikolojik olarak kabulleniş evresine yaklaşmıştır ve ailesinin çırpınışlarını beyhude çabalar olarak görmektedir.
Yaklaşan ölüm gerçeği karşısında ailenin bütün fertleri kendilerini farklı sığınaklara atmıştır aslında. Hiç kolay değil elbette. Zaten film boyunca kendinizi üçünün de yerine koyuyor ve gerçekten dayanması zor anlar yaşıyorsunuz. Çaresizlik, umut, umutsuzluk, tereddüt, pişmanlık, kendine acıma gibi duyguların saldırısı altında günlük yaşamı sürdürmeye çalışıyor anne-baba.
Ali Vatansever, yas ve ölüm karşısındaki beş evreli psikolojik sürecin (tartışmalı Kübler-Ross modeli) özellikle depresyon ile kabulleniş arasında gidip gelen kısmına odaklanıyor sanki. Ama buraya varmak, özellikle de anne-baba için evladının gözlerinin önünde yavaş yavaş ölüme doğru gitmesini kabullenmek hiç kolay değil. Vatansever bu hikâyeyi hiç istismar etmeden, acıklı bir melodrama çevirmeden, ailenin bu duygusal yüküne modern şehir hayatının getirdiği yalnızlaşmayı, teknolojinin çare gibi görünen yüzünü ve Türkiye toplumunda yaşıyor olma hâlini de eklemeyi hedeflemiş.
Sadece, bu ülkenin sosyolojisini yalnızca bir toplu konut mezarlığı olarak sunulan o ruhsuz binaların içinden çıkarması bana pek yetmedi. Film Türkiye'ye özgü bir toplumsal arka planı daha belirgin işlemek yerine, daha evrensel bir yalnızlık duygusunda kalıyor.

Diğer yandan filmin sanal gerçeklik dünyası, başlangıçta biraz itici görünse de zamanla yerine oturan alternatif bir evren oluşturuyor hikâyede giderek. İzzet’in bu sığınağı, belki de anne ve babasının da dahil olacağı ortak bir atmosfere dönüşüyor. Filmin can alıcı finali ise ‘kabullenişle’ gelen küçük de olsa bir refah kapısı açıyor.
Tallinn Film Festivali’nden En İyi Yönetmen ödülüyle dönen Ali Vatansever’in filmi, bu yılın en özgün fikirli filmlerinden biri. Abdi rolünde Fatih Al, Reyhan rolünde Esra Kızıldoğan ve İzzet rolünde Onur Gözeten’in başarılı performansları da alkışı hak ediyor.