32. Adana Altın Koza Film Festivali’nin 10 yeni filmin gösterileceği ulusal yarışma dün iki filmin gala gösterimleriyle başladı. Cuma gününe kadar gösterilecek yarışma filmlerinden sonra Zuhal Olcay başkanlığındaki jüri 16 kategoride Altın Koza Ödülleri’nin bu seneki sahiplerini belirleyecek.
Yarışma boyunca her gün bu filmler hakkındaki yorumlarımı Gazete Oksijen’den okuyabilirsiniz…
Dün Ulusal Yarışma’nın ilk iki filmi Pınar Yorgancıoğlu’nun Karanlıkta Islık Çalanlar ve Alphan Eşeli’nin Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri filmleri seyirciyle buluştu.
Karanlıkta ıslık çalanlar
Pınar Yorgancıoğlu’nun ilk uzun metrajlı filmi Karanlıkta Islık Çalanlar, Hindistan, San Francisco ve Shanghai film festivallerindeki gösterimlerinin ardından Türkiye prömiyerini İstanbul Film Festivali’nde yapmıştı.
Ankara’da yaşayan üç kişilik bir aileyi anlatıyor film. Tarih Müzesi’ndeki işinden emekli olmuş Melih bey emeklilik hayatına adapte olmaya çalışırken düştüğü boşluk hissiyle mücadele ediyordur. Bu süreçte bazı doğaüstü şeyler görmeye başlar. Eşi Suzan, hemşire olarak çalıştığı hastanede başka bir varoluş mücadelesi içindedir. Kızı Toprak ise aile evinde yaşamaya mahkûm kalmış, işsiz, mutsuz ve umutsuz bir genç kadındır. Film, birbirlerinden kopmuş bu ailenin hikâyesini hayatın sıradan akışı içinde ele alıyor.

Bu her biri kendi mutsuzluğunda debelenen aile fertleri aslında ülkenin üstüne sinen genel bir toplumsal umutsuzluğun mikro ölçekteki bir izdüşümünü oluşturuyor. Yönetmen özellikle orta sınıfın maddi sıkışıklıkla başlayıp, tatminsizliğe ve gelecekten umudu kesmeye kadar uzanan depresyonunu, büyük dramatik olaylara yaslanmadan ve melodrama başvurmadan hatta belli oranda bir kara mizah duygusuyla ele alıyor. Hikâyenin Ankara’da geçiyor olması da oldukça manidar. Ankara’nın başkent oluşu, kendine has ritmi ve İstanbul’dan farklı modern büyükşehir atmosferi de bu çekirdek ailenin buhranına eşlik ediyor. Hezimetle sonuçlanmış ve çürümeye terkedilmiş dinozor parkının kullanımı bile bu umutsuzluk duygusuna dair çok şey söylüyor. (Üstelik o sahnede bir sokak çalgıcısı Mor ve Ötesi’nin ‘Bir Derdim Var’ı çalıyor!)
Bir tek, hem hikâyenin dünyasının hem de ailenin dışında kalan hayaletlerin, roman karakterlerinin ya da geçmişte aile fertlerinin hayatına kısa süreliğine dahil olmuş kişilerin onlar hakkında bilgiler verdiği sahnelere takıldım biraz. Bazen röportaj videoları gibi araya girerek anlatının akışını bozuyorlar bence. Hikâyeye bazı mizahi dokunuşlar katsalar da, ana karakterlerin kendileri zaten güçlü yazılmış ve çok iyi oynanmışken bu eklemelere gerçekten ihtiyaç var mıydı, emin olamadım.
Özellikle İnci Sefa Cingöz, Toprak karakterinin çıkışsızlığını, bilgisayar oyunlarına sığınmasını, kaygılarını, içinde patlatmak zorunda kaldığı öfkeyi, zaaflarını ve umutsuzluğunu öylesine iyi içselleştirmiş ki karakterle tanışıp bir süre vakit geçirmişiz hissine kapılıyoruz. İstanbul Film Festivali’nden ödülle dönen Hülya Gülşen Irmak, sinemamızda yeterince değerlendirilememiş, daha çok dizilerde gördüğümüz değerli bir tiyatro oyuncumuz. Özellikle “Ferhunde Hanım ve Kızları” ile “Bizim Evin Halleri” gibi aile dizilerinden tanıyoruz onu. Suzan’ın mutsuzluktan çıkış yolunu maddi bir yükselişte bulma çabasındaki iyi niyet ve doğallık, birçok sahnede seyirciyi kalbinden yakalıyor.
Müfit Kayacan da Melih karakterinde, içine yuvarlandığı boşluğu hafife alma ve her şeyi dalgaya vurma çabasını sarkastik, zaman zaman absürt diyaloglarla dışa vuruyor. Tecrübeli oyuncu, bu hâli hem trajikomik hem de son derece doğal bir performansla taşıyor.
Kendi adıma, Pınar Yorgancıoğlu’nun bundan sonraki filmlerini merakla bekliyorum.

Mutter: Bir annenin hatıra defteri
Özellikle 2010’lu yıllardan beri anneliğin psikolojik ve duygusal yükünü, doğum sonrası depresyon gibi meselelerle de birleştirerek korku-gerilim sinemasının kalıpları içinde anlatan filmlere daha sık rastlar olduk. Bence Jennifer Kent’in Karabasan (The Babadook) ve Darren Aronofsky’nin anne! (Mother!) filmleri bu damarın yaratıcı ve öncü örnekleri. Son zamanlarda da Geber Aşkım (Die My Love), Bacaklarım Olsa Seni Tekmelerdim (If I had Legs I’d Kick You), Karanlıktan gelen (Nightborn) gibi filmler üst üste karşımıza çıkarken, bunların anne olmayı düşünen kadınlar üzerinde nasıl bir etki bıraktığını merak ediyorum doğrusu.
Bu filmler, doğumla birlikte gelen ağır sorumluluk duygusunu, aşırı korumacılığı ve çocukla kurulan bağın toksikleşebilen hâlini işleyen, body horror sınırlarında dolaşan filmler. Alphan Eşeli’nin filmi de bu kulvarda. Hatta geçtiğimiz aylarda izlediğimiz Finlandiya yapımı Karanlıktan Gelen’e yer yer benziyor. Karadeniz taşrasında kocası Cem’le gözlerden uzak bir kulübede yaşayan hamile Gül doğum sırasında garip bir ‘varlık’ doğurur. Gül en başta korksa da doğurduğu bu canlıyla arasında bir bağ hisseder ve ne olursa olsun onun ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır.

Yönetmen Alphan Eşeli 2013’te Eve Dönüş: Sarıkamış 1915 filmiyle bir ‘savaş sonrası’ hikâyesine korku öğeleriyle yaklaşarak dikkat çekmişti. Eşeli fantastik gerilim öğeleri taşıyan ama gerçeklikten tam olarak kopmayan bir film kurmuş yine. Kocasının ortaya çıkan manzaradan korkup kaçmasının ardından Gül, oldukça kısıtlı imkânlarla hem kendisini hem de yavrusunu yaşatmaya çalışır. Ancak çevresindeki erkeklerin iyilik kılığına bürünmüş tacizkâr tavırları, maddi sıkıntılar ve yalnızlık Gül’ü giderek sıkıştırır. Doğurduğu yavru bir canavar filminden çıkmış gibi görünse de bir bebek kadar savunmasız; onda doğuştan gelen bir kötülük yoktur.
Üç bölümden oluşan film, sadece sosyolojik bir bakış açısı sunmakla kalmıyor; anneliğin kadınlar için yıkıcı bir tarafı olabileceğine de dikkat çekiyor. Bir yandan da her şeye rağmen güçlü kalmaya çalışan bir anne portresi çiziyor. Özellikle üçüncü kısımda bu fantastik görünümlü detayları farklı bir okuma ihtimaliyle buluşturuyor yönetmen. Gül anlayışsız insanlarla çevrili engelli bir çocuk annesi de olabilir, kocası tarafından terk edilen yalnız ve hasta bir anne de…

Son perdede yani modern bir Makber uyarlaması olan üçüncü bölümde, film canavar bir çocuk hikâyesinden tümüyle çıkıp bir annenin çocuğunu korumak için ne kadar ileri gidebileceği meselesine yol alıyor. Annelik içgüdüsü sona doğru Gül’ü daha uç bir karar almaya zorluyor çünkü. Bu öyle bir karar ki filmde asıl bakmamız gereken şeyin ‘canavar çocuk’ değil anne olduğunun altını kalın bir şekilde çiziyor. Mesele normal ya da özel bakım isteyen bir çocuk değil, anneyi sıkıştıran koşullar. Kadını en çok da ‘anne’ kimliğine hapseden toplumsal bakışın, anneleri ne kadar zorlayabileceğini de gösteriyor film. Final, başından beri anlatılanlarla annelik anlatısının anlamını yeniden kuruyor. Dokunaklı finali onu diğer body horror soslu anne filmlerinden biraz ayırıyor.
Eşeli’nin 2022’de kaybettiği annesinin anısına adadığı Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri, kısık ateşte pişen anlatımı ve yer yer oldukça sert, kanlı sahneleri nedeniyle bazı seyircileri zorlayacak bir film. Hazar Ergüçlü filmin ve karakterin yükünü sakin bir performansla ama büyük bir istekle taşımış. Gül’ün ne olursa olsun çocuğuna duyduğu koşulsuz sevgisini seyirciye başarıyla geçiriyor oyuncu.
