03 Ekim 2022, Pazartesi
27.05.2022 14:30

Bu eller bize 8 bin yıllık bir hikâye anlatıyor

Arjantin'deki Eller Mağarası'nda bulunan izlerin en eskisi 9 bin 300, en yenisi bin 300 yaşında. Yaklaşık 400 neslin büyük bir uğraşla kayalara bıraktıkları bu izler bize o dönem yaşanan hayatın ve atalarımızın daha çok hangi ellerini kullandıklarının ipuçlarını veriyor

Fotoğraftakiler insanların 9 bin 300 yıl önce yaşamış atalarının Arjantin’deki Eller Mağarası’na bıraktığı izler. Daha doğrusu bu el izlerinin en eskisi bu yaşta. En yenisi milattan sonra 700’lü yıllarda çizilmiş. Dolayısıyla tek bir duvarda, 8 bin yıla, yani yaklaşık 400 insan nesline yayılan el izleri var (kıyas olması bakımından, dedenizin dedesinin dedesi sadece 6 nesil öncesine karşılık geliyor). O eller, adeta günümüze çığlık atıyor: “Biz buradaydık!” diye haykırıyorlar.

Bunu düşünmek gerçekten çok tuhaf. Ancak bu antik el izleri bize sadece nostaljik hisler yaşatmaya yaramıyorlar. Aynı zamanda bu ellerin her biri, bilimsel olarak çok kıymetli birer bulgu. 

Mesela en basitinden şunu sorun: Bu insanlar, bu izleri çıkarabilmek için ihtiyaç duydukları boyayı nereden buldular, nasıl ürettiler? 

Eller Mağarası’na binlerce yıl içinde ellerinin izini bırakan yüzlerce kişinin verdiği mesaj net: Biz buradaydık!

Yapılan araştırmalar, atalarımızın bu boyaları üretmek için çamur veya yanmış odunu (kömürü) tükürükleriyle veya hayvan yağlarıyla karıştırdıklarını gösteriyor. Bu karışıma renk vermek içinse özellikle toprak pigmentlerinden faydalandılar. Örneğin günümüzdeki toprak boyalarında da kullanılan limonit isimli mineral, duvar boyalarına sarı renk vermekte, hematit ise kırmızı renklerde kullanıldı. Ayrıca yine kırmızı ve mor renkler için demir oksit, beyaz renkler için kaolin, sarı için natrojarosit, yeşil için bakır oksit, siyah içinse manganez oksitten faydalandılar. Karışıma eklenen alçı taşı, boyaların duvara yapışmasını kolaylaştırdı.

Ama bu mağaradaki el izleri, insanların “el” denen organı resmetmesiyle oluşmadı. O eller, onların gerçekten el izlerini gösteriyor. Yani o insanlar, bu izleri çıkarmak için ellerini duvara koydular ve üzerine boya püskürttüler. Elleri boyanın duvara ulaşmasına engel oldu ama ellerinin etrafında biriken boyalar duvara yapıştı ve bu sayede, ellerini çektiklerinde, geriye bu anlam yüklü izler kaldı.

Bu dâhiyane ve oldukça romantik de diyebileceğim, çağlara meydan okuyan boyama tekniğini geliştirebilmek için atalarımız, aynı zamanda içini oydukları kemiklerden de faydalandılar. Çünkü bir elinizi duvara dayayıp da onun izini çizmek çok zahmetli; bir başkasının yardımı olmaksızın yapmak pek mümkün değil. Bunun yerine atalarımız, kurutulmuş boya tozlarını boş kemiklere doldurduktan sonra, duvara dayadıkları elleri üzerine bu tozları üflediler. Böylece tarihin ilk sprey boyaları doğmuş oldu.

Tarihteki ilk sprey boyayı yaptılar

Ama bu uygulamanın çok beklenmedik bir yan etkisi oldu. Bir düşünün, elinizin izini bu yöntemle duvara çıkarmak isteseniz, içine üfleyeceğiniz boya dolu kemiği hangi elinizle tutardınız? Eğer sağ elliyseniz, sağ elinizle; solaksanız sol elinizle... Çünkü eli duvarda sabit tutmak kolay ancak boya spreyini isabet ettirmek daha zor, hassas kontrol isteyen bir iş. Hâliyle el tercihiniz bu boyama işlemindeki pozisyonunuzu da belirlerdi. İşte bu, günümüz için çok kıymetli bir veriyi doğuruyor: Mağara boyunca boyanmış 2 binden fazla el izini inceleyen bilim insanları, mağaradaki her 829 sol el için sadece 31 sağ el olduğunu gördüler. Yani atalarımızın popülasyonunda da sol ellilerden 27 kat fazla sağ elli kişi vardı. Günümüzde bu oran 9 kat civarında (nüfusun yüzde 10’u solak, yüzde 90’ı sağ elli).

Tabii şunu da unutmayın, bu el izlerini incelerken yaptığımız birkaç varsayım var: Öncelikle izini çıkardıkları ellerini avuç içi duvara gelecek şekilde koyup ellerinin üst kısmına boya üflediklerini varsayıyoruz. Halbuki sol elinizin “sırtını” duvara koyup avuç içinize doğru boya üfleyecek olursanız duvara bıraktığınız iz, sağ elinizin avuç içini duvara koyup da “sırt” kısmına boya üfleyerek bırakacağınız iz ile aynı olacaktır (ve tabii tam tersi). Bu, izin hangi ele ait olduğunu tespit etmeyi zorlaştırabilir. Benzer şekilde, yapılan bir diğer kritik varsayım, herkesin kendi el izlerini çizdiği yönündedir; halbuki atalarımız, birbirleriyle yardımlaşarak birbirlerinin ellerini duvara çizmiş olabilirler. Bu durumda sağ el ve sol eller birbirine girecektir. Son olarak, modern toplumda sağ ellilik ile sol ellilik arasında bir tercih farkı bulunmaktadır: Sağ elliler genelde orijinal eğilimlerini takip edebilirken, sol elliler kültürel baskılar nedeniyle uzun yıllardır (hiçbir bilimsel dayanağı olmasa da) sağ elli olmaya zorlanmışlardır. Tüm bunlar, geçmişteki sağ ellilik ile günümüzdeki sağ ellilik arası farkı etkileyebilen faktörlerdir. Gerçekten de sadece bir mağaradaki dağılıma değil de tarih boyunca günümüze bırakılmış eserler arasından sağ ellilik ile sol ellilik hakkında bilgi verebilecek olan hepsine, bir bütün olarak bakıldığında, sağ elliliğin binlerce yıldır yüzde 90 civarında bir baskınlığa sahip olduğu görülmektedir (Bu konuyla ilgiliyseniz, Türkçesi olmasa da Valentine Roux ve Blandine Bril’in “Taş Yontma: Eşsiz Bir İnsansı Davranışı İçin Gerekli Koşullar” kitabını öneririm). Bu baskınlığın olası sebeplerini bir başka yazıda irdeleriz.

Atalarımız kullandıkları teknikle aslında ilk sprey boyayı geliştirdi

Eller bize sadece pigment teknolojisi ve el tercihi hakkında bilgi vermekle kalmıyor, aynı zamanda o dönemin zorlu şartlarını da yansıtıyor. Bu elleri dikkatle inceleyen uzmanlar, bazılarında parmakların eksik olduğunu gördüler. Bunun bir kısmı boyama sırasında yapılan hatalar olabilir, ancak bu eksikliklerin tamamını boyama hatasıyla açıklamak mümkün değil. Özellikle de aldıkları yaralar ve tıbbın henüz gelişmemiş olmasından ötürü, atalarımız arasında nekroz (doku ölümü) dolayısıyla parmak yitimi çok yaygın bir durum olmalıydı.

Ayrıca mağara ressamları sadece ellerini çizmediler: Kendi vücutlarını, vahşi kediler ve lamalar gibi hayvanları, çeşitli geometrik şekilleri, zikzak desenlerini, Güneş’i ve avlanma sahnelerini de ölümsüzleştirdiler. 

Neden? Neden zamanlarını mağara duvarlarına rastgele olmayan, bir şeyler anlatan, bilgi içerikli şekilleri temsil eden boyalar sürmekle harcadılar? Bugüne kadar buna yönelik birçok açıklama geliştirildi: Dini sebepler, ritüelistik sebepler (özellikle de Şamanizm), seremonilerle ilişkili sebepler, dekorasyon amaçlı sanat ve daha nicesi... 

Ama bana kalırsa, atalarımızın bundan çok daha derin bir amacı vardı: Onlar, kendilerini belli etmek istiyorlardı. Hatırlanmak istiyorlardı. Hatırlanmak istiyorlardı, çünkü onlar da bizim kadar zekaya, belli bir kültüre, oturmuş aile yapılarına sahiplerdi ve ölüp gittikten sonra geri dönüşün olmadığını biliyorlardı. Duvarlardaki boyalarınsa “ölümsüz” olduğunun farkındalardı; kendi yaşamlarından bir iz bırakmanın, kendi biyolojik bedenlerinden çok daha uzun süreler boyunca yaşayacağını anlıyorlardı. 

Ayrıca bu boyamaların çok pragmatik bir amacı da vardı: Yaşam alanlarının sınırlarını belirliyordu. Bir coğrafi belirteç (mesela spesifik bir mağara girişi veya bir ağaç), bir miktar ayırt edicilik sağlayabilir, fakat eşsiz bir sanatsal örüntü, iki grup/kabile arasındaki farkları ve sınırları çok daha belirgin bir şekilde vurgulayacaktır. Günümüzde bile ülkeler arası sınırları belirlerken coğrafi işaretlere ek olarak görsel/sanatsal (resimlere ve harflere dayalı) işaretler kullanmamız bundan. 

Çizimlere yön veren büyüler de olabilir

Muhakkak, saydığım diğer gerekçeler de bu çizimlere yön verdi, o hipotezler de çizimlerin ardında yatan sebeplerin bir kısmını açıklıyor. Hatta büyü gibi (örneğin “avlanma büyüsü” gibi) batıl inançlar bile bu çizimlerin ihtiva ettiği şekillere yön vermiş olabilir! Atalarımızın kesin motivasyonlarını bilmek çok zor.

Ama bildiğimiz bir şey var. Bu sanat eserlerini korumakla mükellefiz. O eserlerin yaratıcılarının direndiği zorlukları anlamak zorundayız. Çünkü yüzleştikleri sayısız belaya rağmen kırılgan soy hatlarının inatçılığına hayranlık duymamak elde değil: Belki de sadece birkaç 10 bin insanın yayılmayı başardığı geniş coğrafyalarda hayatta kalıp üremeye devam edebilmeleri sayesinde buralara kadar gelebildik. Her bir neslin, kendinden önce gelenlerin “elleri” üzerine koydukları sayesinde bu medeniyeti inşa ettik ve sırf bu sayede şu anda nekroz nedeniyle parmaklarımızı yitirmiyoruz, kendimizi ifade etmek için balçık ve tükürükle karıştırılmış boyalara ihtiyaç duyan mağara çizimlerine muhtaç değiliz.

O el izlerini ve atalarımızdan bize kalan kültürel mirasın tamamını kendimizinmişçesine korumak zorundayız.

Çünkü o, bizim mirasımız.