Tarihçi ve akademisyen Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın Fâtih Sultan Mehmed-Doğu’nun ve Batı’nın Efendisi adlı kitabı, Kronik Kitap’tan çıktı. Yayımlandığı hafta çok satanlar listesine giren kitap, genç bir şehzade olan Fatih Sultan Mehmed’in Avrupa’nın kapılarını zorlayan bir hükümdara dönüşme hikayesini anlatıyor.
Osmanlı’nın ikiye katlanan sınırları, sarayın gizli politikaları, Fatih’in sanata olan ilgisi ve Roma’yı fethetme hayali, kitabın temel eksenini oluşturuyor. Fatih; Yunanca, İtalyanca, Arapça, Farsça bilen, İlyada’yı okuyan bir entelektüeldi. Ortaylı, bu kültürel ilgiyi şöyle açıklıyor: “O dönemde Avrupa’da Yunanca bilen çok az adam var. Ama Fatih, İlyada’yı okutup tartışıyor.” Ama mesele sadece diller değil. Bellini’yi saraya getirten, Yunan-Roma heykellerini sarayın avlusuna dizdiren, antik eser koleksiyonu oluşturan bir hükümdar var karşımızda. “Fatih, eski eserleri yok etmek yerine, sarayına alıp koruyor. Sarayın enderun avlusuna girerseniz, hâlâ o lahitleri görürsünüz” diyor Ortaylı.
İlber Ortaylı ile buluştuk; Fatih Sultan Mehmed’i sadece fetihleriyle değil, Rönesans’a olan ilgisi, Batı ile kurduğu entelektüel bağlar, kaybedilen Roma seferi ve Atatürk ile benzerlikleri üzerinden konuştuk.

Fatih Sultan Mehmed’in eğitimi ve bildiği diller, onun hem Doğu hem Batı kültürüne olan ilgisini nasıl yansıtıyor?
Onu sadece bir asker ya da fetihçi olarak görmek büyük hata olur. Yunanca, İtalyanca, Arapça ve Farsça biliyor. Ama mesele sadece dilleri bilmesi değil, bu dillerdeki edebi ve felsefi metinlere de hâkim olması. Mesela, İlyada’yı okutup tartışıyor. Eski Yunanca metinlere ilgisi, Batı ile kurduğu köprünün bir göstergesi. Doğu dillerinde ise zaten mürekkep yalamış bir adam. Farsça ve Türkçe şiirler yazıyor. O dönemde Avrupa’da bile Yunanca bilen az. Rönesans’ın büyük münevverlerinden Mirandola ve Reuchlin gibi isimler İbranice öğreniyor ama Yunancaya vakıf değiller. Fatih’in dil hâkimiyeti onu sıradan bir hükümdar olmaktan çıkarıyor, evrensel bir entelektüel yapıyor.
Fatih’in annesi Hümâ Hatun’un kökeni üzerindeki tartışmalar, onun imparatorluk vizyonunu Batı ile bağdaştırmak isteyenlerin bir çabası mıydı?
Hümâ Hatun’un kökeni meselesi, Fatih’in kimliği üzerinden oluşturulan bir tartışma aslında. Osmanlı resmi tarihçileri, onun İsfendiyaroğulları ailesinden geldiğini söylüyor. Ama bazı iddialar Hümâ’yı Batı kökenli biri olarak gösterme çabasında. Peki, niye böyle bir iddia ortaya atılıyor? Fâtih gibi Doğu ile Batı arasında köprü kuran, hem Roma İmparatorluğu’nu hem de İslam dünyasını hedefleyen bir hükümdarı Batı ile akraba yapmak, onu Batı’ya yaklaştırmak için tabii ki. Ama bu, bir temenniden öteye gitmez. Zaten Osmanlı hanedanı Sultan Orhan’dan beri Rumlarla akrabadır. Theodora var, Nilüfer Hatun var. Fâtih’in babası II. Murad’ın eşi de Sırp kralının kızıydı. Çocuğu olmadı ama sarayda Valide Sultan gibi hürmet gördü. Burada amaç Fatih’i Batılılaştırmak. Ama asıl mesele şu: Fatih’in kimliği ne sadece Doğu ne de sadece Batı. Onun kimliği bir imparatorluk kimliği. Ve bu kimlik hem kendi döneminde hem de sonraki asırlarda pek çok kesimi rahatsız etti.
Fatih Sultan Mehmed hem Roma İmparatorluğu’nu canlandırmak hem de İslam dünyasının lideri olmak istiyordu. Bu iki vizyonu nasıl birleştirdi?
Fatih’in derdi Roma İmparatorluğu’nun topraklarını ele geçirmek. Çok net. Sınırlarını genişletmek istiyor. İtalya’ya göz dikmiş durumda. Ama oraya ulaşamadı. Neden? Çünkü Karadeniz’in doğusuyla uğraştı. Pontuslarla vakit kaybetti. Aslında esas hedefi İtalya’ydı ama Uzun Hasan araya girdi. Karadeniz’in doğusuna inip orayı koruma altına aldı. O arada Osmanlı ordusu yıprandı. Otranto seferi de bu yüzden aksadı. Gedik Ahmed Paşa’yı 1480’de gönderdi ama kendisi sefere çıkamadan öldü. Orada büyük bir talihsizlik var. Eğer Uzun Hasan’la vakit kaybetmeseydi ve İtalya seferini tamamlayabilseydi, o zaman Roma İmparatorluğu hayali çok daha güçlü olurdu.
Eğer İtalya’yı alabilseydi…
Bunu biraz detaylı anlatır mısınız? Venedik’e planladığı sefer gerçekleşseydi, Osmanlı’nın Rönesans İtalya’sındaki etkisi nasıl olurdu?
Fatih Sultan Mehmed’in İtalya’yı fethetme planı, Osmanlı İmparatorluğu için büyük bir stratejik hamleydi. Otranto’ya çıkan Gedik Ahmed Paşa, Güney İtalya’da Osmanlı hâkimiyetini başlattı. Ancak Fatih’in ani ölümü, bu seferin tamamlanmasına engel oldu ve Osmanlı, Roma’ya ulaşamadan geri çekildi. Bu seferin tamamlanması, Osmanlı’nın İtalya üzerindeki siyasi ve kültürel etkisini güçlendirebilirdi. Roma ve Napoli gibi şehirlerin alınması, Osmanlı’yı Rönesans İtalya’sının merkezine yerleştirir, Akdeniz’deki güç dengesi tamamen değişebilirdi. Ayrıca, Fatih’in İtalya kültürüne duyduğu ilgi, Osmanlı sanat ve mimarisinde Batılı etkilerin daha fazla yer bulmasına neden olabilirdi. Rönesans sanatçılarıyla doğrudan temas kurulabilir, İstanbul’da Batı tarzı eserler daha fazla yer alabilirdi. Bu da Osmanlı sanatının modernleşme sürecini hızlandırırdı.
Fatih’in sarayında Yunan-Roma heykellerinden Bellini’nin portresine kadar Batı sanatına ait eserler vardı. Fatih’in görsel sanatlara merakı, imparatorluk vizyonunu nasıl şekillendirdi?
Fatih, klasik sanatlara büyük ilgi duyuyordu. Ama mesele sadece sanat değil. İtalya dediğiniz yer, o dönemde çok zengin bir coğrafya değil. Ne tahıl gelir ne altın, ne de başka bir değerli maden. Ama kültür var, sanat var. Fatih’in ilgisini çeken asıl mesele de bu. Ama bir şey daha var: İtalya’da sanatçı aynı zamanda mühendis. Leonardo da Vinci gibi adamlar var. Sadece heykel yontmuyorlar, resim yapmıyorlar; aynı zamanda köprü tasarlıyorlar, makineler yapıyorlar. Bu, Fatih’in çok ilgisini çekiyor. Yani Rönesans’ın asıl büyüsü bu. Sanat ve mühendislik iç içe geçmiş durumda. Fatih bunu görüyor. İtalya’yı almak istiyor çünkü oradaki teknolojik üstünlük onu cezbediyor. Sanat ve kültür Osmanlı’ya çok şey katar. Ama asıl büyük değişim, bu mühendislik ve mimariyle olacak. Eğer İtalya’yı alabilseydi, Osmanlı’nın imparatorluk vizyonu bambaşka bir şekle bürünecekti.
“Fatih tam bir Rönesans adamı”
Fatih, Atina’ya girerken atından iniyor ve yürüyerek kente giriyor. Bu jest, Yunan kültürüne olan ilgisinin ve saygısının bir ifadesi mi?
Tabii. Osmanlı’da padişahın avlusuna girerken herkes attan iner. Bu da onun gibi bir şey. Fatih için Atina, büyük adamların yaşadığı bir yer. Oraya at sırtında girmek ona yakışmaz diye düşünüyor. Bir nevi saygı duruşu.
Büyük İskender’e hayran mıydı Fatih?
Herkes hayrandı İskender’e. O dönemde uluslararası bir figür. 33 yaşında öldü ama neredeyse tüm dünyayı fethetti. Ama İskender’in Persepolis’i yakıp yıkması, Fatih’te yok. Fatih tam bir Rönesans adamı. Eski eserleri toplamış, sarayın avlusuna koymuş. Sütun başlıkları, sarkofajlar, lahitler… Bugün enderun avlusunda hâlâ görürsün. Fatih, estetiğe, sanata, eski eserlere kıymet veriyor. Sarayın içinde antik dönemden kalma eserleri toplamış. Onları yok etmek yerine, koruyor. Bu yönüyle İskender’den çok daha farklı.
Peki Fatih’in Truva’ya girdiğinde “İntikamımı aldım” dediği söyleniyor. Bu efsane doğru mu?
Fatih, Truva’ya girmedi. O dönemde Truva’nın yeri bile belli değil. Ama Truva efsanesi biliniyor. Fatih, İlyada’yı okumuş. Adını biliyor ama yerini bilmiyor. O “intikam” meselesi ise sonradan yaratılmış bir efsane. Fatih’in böyle sözü var mı, bilmiyorum.
Halil İnalcık, Fatih’i Osmanlı’yı yeniden inşa eden, kurucu bir lider olarak tanımlıyor. Bu bakış açısı, Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk ile nasıl örtüşüyor?
Atatürk Anadolu’ya çıktığında tamamen itilmiş, bitirilmiş bir ülke var ortada. İtilaf Devletleri, “Buraya niye geldiniz, ne işiniz var Küçük Asya’da?” diyorlar. Fatih’in de yaptığı aslında aynı şey. Coğrafyayı değiştirmek. İkinci Murad döneminde boğazları kontrol ediyorsun ama denizi kullanamıyorsun. İtalya’ya gidemiyorsun. Fatih, İstanbul’u alarak coğrafyayı değiştiriyor, Akdeniz’e açılıyor. Atatürk de bunu yapıyor. Kurtuluş Savaşı’nda kurmayların bazıları diyor ki, “Bursa’da, Antalya’da kalalım, savunmada duralım.” Ama Atatürk diyor ki, “Denizsiz yaşayamazsın.” Akdeniz’e ulaşmak zorunda. Çünkü biliyor ki Anadolu’da kalmak için denize çıkış şart. Ve 1912 sınırlarını geri alıyor. Adalar hariç ama Osmanlı’nın son sınırlarını kurtarıyor. O yüzden Fatih’le Atatürk arasında çok net bir benzerlik var. İkisi de coğrafyayı yeniden tanımlıyor. Biri İstanbul’u alıp Akdeniz’e iniyor, diğeri Ege’yi ve Akdeniz’i elde tutup Anadolu’yu koruyor.
İstanbul’un fethinden sonra Fatih’in “şehri ihya” politikası, gayrimüslimlerle ilişkileri nasıl değiştirdi?
Fatih, İstanbul’u aldığında şehir adeta harabe haldeydi. Şehri canlandırmak için Anadolu’dan ve Balkanlardan Müslümanlar kadar gayrimüslimleri de getirtti. Özellikle Karaman bölgesinden Türkçe konuşan Rumlar, Ermeniler ve hatta Yahudiler İstanbul’a yerleştirildi. Fatih’in amacı, şehri ekonomik ve kültürel olarak yeniden inşa etmekti. Bu süreçte Karay Yahudileri, Kırım’dan getirilerek Karaköy ve Hasköy’e yerleştirildi. Bu göçlerle İstanbul, kısa sürede çok kültürlü ve kozmopolit bir şehir haline geldi. Ayrıca Fatih, büyük kiliseleri camiye çevirmenin yanı sıra, şehirde yeni mahalleler kurdurdu ve her bir mahalleye orayı imar eden paşanın adını verdi. Hem şehirdeki nüfus kontrol altına alındı hem de mahallelerdeki sosyal yapı Osmanlı sistemine entegre edildi.

Fâtih Sultan Mehmed-Doğu’nun ve Batı’nın Efendisi / İlber Ortaylı / Kronik Kitap / Tarih / 448 Sayfa