03 Ekim 2022, Pazartesi
04.06.2021 06:00

Kanal, İstanbul'un doğası için son yıkıcı darbe olabilir

WWF Yönetim Kurulu Başkanı Uğur Bayar, Marmara Denizi’nin acil koruma altına alınması gerektiğini belirterek “Kanal, İstanbul’un haddinden fazla örselenmiş doğası için son yıkıcı darbe olabilir” diyor

5 Haziran Çevre Günü ve haftasına Türkiye küresel ısınma ve çevre felaketiyle giriyor. Yıllardır Marmara Denizi’nin tehdit altında olduğunu söyleyen, Türkiye’nin çok hızlı bir biçimde çevre politikaları oluşturması gerektiğini anlatan WWF Yönetim Kurulu Başkanı Uğur Bayar’la konuştuk.  Yeni çalışmanız Korunan Alanlar raporu. Türkiye’de denizi, doğayı, topraklarımızı koruyamadığımızı görüyoruz. Ne söylüyor bu rapor bize? Korunan Alanlar son doğal kalelerimiz. Gıda güvenliğimiz ve sağlığımız, temiz suya erişimimiz, dengeli bir iklime sahip olabilmemiz için bozulmamış doğal alanlara ihtiyacımız var. Bu alanlar, iklim ve su rejiiminin düzenlenmesine, toprağın ve genetik kaynakların korunmasına katkı sağlayarak biz insanlar için paha biçilmez hizmetler sunuyor. Malum birçok bitkinin ve hayvan türünün geleceği tehlikede. Bu alanlar onları korumayı sağlıyor. Korunan alanlar günümüz dünyasında elimizde kalan gerçekten de son kaleler.  Mevcut "korunan alanları" gerçekten de iyi koruyor muyuz?  Biyolojik çeşitlilikteki alarm verici düşüşe bakarsak, hayır koruyamıyoruz. Türkiye’nin de taraf olduğu Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nden (Rio, 1992) bu yana dünya genelinde önemli hamleler yapıldı. Ancak gösterilen çabalar doğadaki yok oluş sürecini tersine çevirmeye yetmedi. WWF’in 2020 Yaşayan Gezegen Raporu’na göre son 50 yıl içinde omurgalı canlı popülasyonları yüzde 68 azaldı. BM raporları da, böyle giderse dünya genelinde 1 milyon canlı türünün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceğini hatırlatıyor. Ülkemizi de bu gerçeklerin dışında tutamayız, elbette. Bilim dünyasına göre yaşamkürenin sağlıklı şekilde işleyebilmesi için bütün ekosistemlerin en az üçte birinin koruma altında olması gerekiyor. Bu oran dünya genelinde şu anda karasal alanlar için yüzde 13.2. AB ülkelerinde bu oran artalama yüzde 26. Ülkemizde ise resmi açıklamalara göre karasal korunan alanlarımız yüzde 11, denizel korunan alanlarımız yüzde 4 civarında. Türkiye'nin korunan alanlar haritasına baktığımızda sizi ne şaşırtıyor? Ne umutlandırıyor?  Geçen eylül ayında Cilo-Sat Dağları, Hakkari’nin ilk milli parkı; Nisan ayında ise Tavşan Adası Marmara’nın ilk deniz koruma alanı oldu. Bu örneklere yenilerinin eklenmesini bekliyoruz. Madalyonun diğer yüzünde ise ne yazık ki yıllardır korunan alanlarımızın amaç dışı kullanımlara maruz kaldığını görüyoruz. Örneğin, Milli Parklar, Özel Çevre Koruma Bölgeleri, sit alanları, su havzaları ve kıyıların madencilik faaliyetlerine açıldığını görüyoruz. Turizm bölgeleri dışında kalan milli park ve korunan alanlarda turizm yatırımlarına, turistik amaçlı bina ve tesis yapımına olanak sağlanıyor. Nitelikli koruma alanlarında balıkçı barınakları, iskeleler, entegre tesisler yapılmasına, yerleşimler kurulmasına izin veriliyor. Keza, Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinde sık sık yapılan değişikliklerle bu hassas alanlardaki insan baskısı artıyor. Bizi son zamanlarda en çok şaşırtan gelişmelerden biri ise milli parklarda ağaç kesimi konusu oldu. Korunan alanlarda bu tür mühendislik müdahalelerinin, doğa koruma felsefesine uygun olmadığını düşünüyoruz. Önümüzdeki 10 yılın kritik önemi var. Öncelikler neler olmalı? Hep diyoruz, önümüzdeki yıllar son şansımız... Dünya Ekonomik Forumu’na göre insanlığın karşı karşıya bulunduğu en önemli beş risk doğayla ilgili. Öte yandan doğayla ilişkimizin bozulmasının sonuçlarını pandemi ile bizzat yaşadık. Hayvan kaynaklı hastalıkların son örneği olan Covid-19, hayatımızın akışını değiştirdi. Bu bizim için önemli bir uyarı. On yılda göstereceğimiz performans yüzyılları şekillendirecek. "Koruyamadığımız" için neleri kaybettik?  Akarsularımız doğal yapısını kaybediyor, kıyılarımız yapılaşmaya teslim oluyor, zengin makilikler ile çayır ve meralar hızla elden çıkıyor. İklim değişikliğiyle birlikte artan kuraklık da tetikleyici bir etki yapıyor. Doğal yaşam alanlarının daralması ve aşırı avlanma nedeniyle sayısı hızla azalan türlerden biri olan leopar, doğal yayılış alanında bulunan ülkemizde yok olma noktasına geldi. Bir diğer örnek ise ülkemizde doğa korumanın sembolü haline gelen kelaynak. 1957-1958 yıllarında Suriye’den ülkemize gelen çöl çekirgesi akınını durdurmak için Güneydoğu Anadolu’nun büyük bir kısmı uçaklarla ilaçlandı. İlaçlamayla tarım ürünleri kurtarıldı ancak bölgede yaşayan ceylan, tilki, sırtlan, toy, mezgeldek gibi pek çok tür zehirlenerek öldü. Bundan kelaynaklar da nasibini aldı. Akdeniz ve Ege kıyılarımızda görülen Akdeniz Foku, kritik düzeyde tehdit altında bir tür olarak sınıflandırılmış durumda. Marmara Denizi'ndeki "deniz salyası" olarak bilinen kirlilik bize neyi gösteriyor?  Marmara acil bir şekilde koruma altına alınmalı. Ekosistem tahribatına artık dayanma gücü kalmamış bir deniz. Kirlilik, iklim krizi, aşırı avcılık gibi baskılar altında. Sonuç önce biyoçeşitlilik kaybı ve balık stoklarının azalması, şimdi ise tüm canlı yaşamını tehdit eden deniz salyası (müsilaj). Ocak ayında başlayan ve hala devam eden deniz salyası (müsilaj) ilk kez bu boyutlara ulaştı. Marmara’yı kaybetme noktasından geri dönüş için bir bilimsel kurul oluşturulması ve eylem planının hazırlanarak acilen devreye sokulması gerekiyor. Kök sebepleri ortadan kaldıracak çözümlerin ortaya konması ve uygulanması için kurumlar arası koordinasyon şart. Çevre Mühendisleri Odası’nın da dile getirmiş olduğu mevcut ön arıtma tesislerinin ivedilikle ileri biyolojik atıksu arıtma tesislerine çevrilmesi talebi hiç vakit kaybetmeksizin hayata geçirilmeli.  Marmara Denizi’nin durumu ortada. Maalesef Kanal İstanbul projesi de hayata geçerse İstanbul’un çevre felaketi yaşayacağını bilim insanları dile getiriyor. Nasıl bir etkisi olur Kanal İstanbul’un? Kanal İstanbul gibi mega projelerin çevresel etkileri ne yazık ki çok büyük ve tahrip edici. Örneğin Kanal İstanbul projesinin hayata geçmesi halinde müsilaj olayının da artması bekleniyordu, ki bu durumu şimdiden yaşadık. Projenin hayata geçmesi durumunda Marmara’nın ölü bir deniz haline gelmesi olası senaryolar arasında. Kanal İstanbul Projesi’nin olası çevresel etkilerini içeren raporumuzu yayımlamıştık. 20’yi aşkın akademisyenin ve uzmanın katkı verdiği raporumuza göre, Kanal İstanbul, öncelikle kentin su arzını etkileyecek. Küçükçekmece Gölü-Sazlıdere Barajı-Terkos Gölü (doğu ucu) hattından geçecek projenin hayata geçirilmesi durumunda, İstanbul’un halen 25 günlük içme suyu ihtiyacını karşılayan Sazlıdere Barajı'nın tamamen kaybı söz konusu.  Küçükçekmece Gölü, Sazlıdere Barajı ve Terkos Gölü ile etrafındaki doğal yaşam ortamlarının tamamen ortadan kalkması ya da kısmen zarar görmesiyle İstanbul’daki canlı popülasyonları önemli ölçüde azalacak. Özellikle, bu alanları dinlenme istasyonu olarak kullanan leylek gibi göçmen kuşlar bundan büyük zarar görecek. ÇED raporuna göre, proje için 458 hektar orman alanı ortadan kalkmış olacak; etrafındaki yapılaşma ile bu miktar katlanarak artarken İstanbul’daki ormansızlaşma süreci yeni bir ivme kazanmış olacak. Daha da vahimi, Kanal nedeniyle Karadeniz’in oksijen oranı düşük suları Marmara’ya daha fazla akacak. Bu durumda, zaten yapısı gereği hassas olan Marmara’nın denizel ekosistemini kaybetme riski ile karşı karşıyayız. Bilim insanlarının bu konudaki uyarılarına kulak vermeliyiz. Kısacası Kanal, İstanbul’un zaten haddinden fazla örselenmiş doğası için son yıkıcı darbe olabilir. ÇED toplantısında bu görüşlerimizi dile getirdik, raporumuzu ilgili makamlara ilettik. Projeyle ilgili “ÇED olumlu” kararının iptali ve yürütmenin durdurulması için dava açtık. Hala yol yakınken geri dönülmesinin doğru olacağına inanıyoruz.