13 Nisan 2024, Cumartesi
21.07.2023 04:30

Lütfen biri bana krizden çıkış stratejimizi anlatsın

Bankacılarla yaptığım toplantılarda seçim sonrası oluşan iyimser havanın dağıldığını gördüm. Vergilerle gelen yeni enflasyon dalgasına rağmen TL mevduat faizlerinin düşmesi büyük risk

Ekonomi yönetiminin haziranda aylık bazda rekor açık veren bütçeyi tekrar rayına oturtmak için aldığı vergi artışı kararları TBMM’nin tatile girmesine rağmen ardı arkası kesilmeden devam ediyor. Ek bütçe ile ilgili vergi kalemlerinde beklenen gelir tahminlerinin verilmesi, bundan sonra kalan hangi alanlarda vergi artışı gelebileceğine yönelik spekülasyonu da artırmış durumda. Her gece endişe ile Resmi Gazete’nin yayınlanmasını eskiden bankacılar beklerken, şimdi diğer sektörler ve vatandaş kaygılı bir bekleyiş içine girmiş durumda. Son akaryakıt artışlarını ilgilendiren kalemlerin TÜFE içindeki toplam ağırlığı %3.82 seviyesinde olduğundan bu kararın doğrudan etkisi TÜFE’ye en az 0.85 puan civarında olurken, tüm sektörler üzerinde ulaştırma maliyeti kaynaklı dolaylı belirgin etkileri de zaman içinde gözlenecek. Bütçe gelirlerine etkisine gelince; yılın kalan dönemi için ek gelir etkisinin ÖTV’den 90-100 milyar TL ve KDV’den 18-20 milyar TL olması beklenebilir. Önceki tedbirlerle birlikte düşünüldüğünde 300-400 milyar TL’lik bir vergi paketi söz konusu diyebilirim.



Alınan kararların gelir yaratma anlamında görece sınırlı kaldığını gördüğümden de, son günlerde şu atasözü sürekli aklımdan geçip duruyor: “Attığınız taş ürküttüğünüz kurbağaya değdi mi?” Zira, bu yönde alınan kararların ekonominin aktörlerinde olumsuz bir çerçeve algılaması yarattığını görüyorum. Kısacası 2022 yılında gördüğümüz enflasyon dalgasının bir yenisinin yaşanması beklenirken, ancak bu kez yanında büyüme hızının yavaşladığı ve faizlerin daha yüksek seyrettiği bir ortamı da getirecek. Bu ise, geniş kitleler açısından çok daha sıkıntılı bir döneme işaret ediyor.

Yerel seçimlerin çok uzakta olmadığı ve kazanılması hedeflenen metropollerde yaşayanların bu gelişmelerden daha fazla etkileneceği dikkate alındığında, ekonomi yönetiminin uyguladığı stratejiyi anlamakta çok zorlanıyorum. Ya muhalefetin dağınık durumuna fazlaca güveniliyor, ya da zaman içinde kamuoyu anketlerine bakılarak programa ince ya da kalın ayarlar yaparız diye düşünülüyor. Son seçimler öncesi tüketici güvenini yükseltecek kararların sonuçlar üzerinde nasıl güçlü etkide bulunduğunu görmüştük. Son aylarda tüketici güveninin hızlı bir düşüşe geçmesi aslında hükümet için ilk alarm sinyali olarak görülmüş olmalı. Bunun devam etmesi durumunda AK Parti içinde tartışmaların büyüdüğünü de görebiliriz.

Karamsar hava...

Öte yandan, son haftalarda finans kesiminden kurumlarla gerçekleştirdiğim toplantılarda da seçim sonrası yeni başlangıç beklentisi ile oluşan olumlu havanın dağıldığını ve beklentilerin belirgin bozulduğunu gözlemledim. Finansçılar hızla yükselecek enflasyonun TL cinsi tasarruf araçlarına olan ilgiyi azaltacağını, ilk faiz hamlesi beklentilerin çok altında kalan TCMB’nin bundan sonra da piyasayı yakalamasının çok zor olduğunu, dolarizasyonu körükleyen bu görünümle son haftalardaki toparlanmaya rağmen Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin ilerleyen dönemde yine yetersiz kalacağını düşünüyorlar.

Son haftalarda gözlenen yeni bir problem ise, TL cinsi mevduat faizlerinin hızla geriliyor olması. Aslında bankalar için avantajlı bir durum bu diyebilirsiniz, sonuçta borçlanma maliyeti azalıyor ve bu durumun faiz marjını iyileştirmesi beklenebilir. Ancak tasarruf dengeleri açısından bakıldığında, mevcut hali ile bile beklenen enflasyona göre düşük kalan mevduat faizlerinin gerilemesini sürdürmesi dengeleri iyice TL aleyhine çevirmektedir.

Likidite fazlası...

Mevduat faizlerindeki düşüşün ekonomi yönetimi tarafından da şu aşamada çok istenen bir gelişme olduğunu düşünmüyorum, zira kur artışlarını hızlandırarak enflasyon görünümünü daha da bozuyor. Faizlerdeki düşüşün daha çok mevcut piyasa dinamiklerinden kaynaklandığını ve buradaki esas etkenin son dönemde bankacılık sisteminde likidite fazlası oluşması olduğunu söyleyebilirim.

TCMB, haziran ayı başında bankaları açık piyasa işlemleri ile yaklaşık 680 milyar TL düzeyinde fonlarken, son günlerde bu durum tersine döndü ve TCMB bankalardan 180 milyar TL borçlanıyor konumuna geldi. Likidite fazlası oluşmasında ana etken ise, TCMB’nin seçim sonrasından bugüne net döviz alımının 18 milyar doları aşması (döviz alımı karşılığında sisteme TL verilmesi nedeni ile) ve KKM karşılığında yapılan ödemelerin kur artışları nedeni ile büyümesi oldu. Bankanın borç alma kotasyonu %13.5 olduğundan %15 düzeyindeki politika faizi işlevini kaybetti. Bankaların TCMB’ye borç vermesi anlamına gelen ve para politikası etkinliğini azaltan (gecelik piyasada borç verme faizinin değil borç alma faizinin geçerli olması) böyle bir durum 2011 yılından beri gözlenmemişti. Bu durumun son günlerde mevduat faizlerini de aşağı çekip, TL yatırımının cazibesini azaltarak dolarizasyona katkıda bulunduğunu düşünüyorum.

Sonuç olarak, ekonomi yönetiminin uyguladığı politika karışımı bazı şeyleri düzeltirken, bazılarını bozdu, ama son tahlilde kamuoyu ve piyasalardaki algılamayı olumsuza çevirdi ve beklentileri kötüleştirerek ekonominin krizden çıkışına yönelik umutları azalttı.

Paranın soğuğu sıcağı fark etmez mi?

Cumhurbaşkanı’nın geçen hafta gerçekleştirdiği Körfez turu öncesi ekonomiye sıcak para girişine yönelik beklentiler tavana vurmuştu. Paranın soğuğu sıcağı olmaz, gelen döviz başımızın üstüne denebilir ama 2001 Krizi sonrası deneyimlerimiz bize döviz akışının sıcaklığının fark ettiğini net bir şekilde gösterdi. Sıcak para denilen portföy yatırımlarının (hisse senedi, tahvil, mevduat ve swap) ne kadar hızlı geri çıkabildiğini ve bu durumun döviz kurlarında belirgin oynaklığa ve TL’de değer kaybına yol açtığını özellikle 2018 sonrası ciddi şoklar olarak gözlemlemeye devam ediyoruz. Bu yüzden Körfez’den gelmesi beklenen yatırımların niteliği kritik olacak. Elbette sıfırdan fabrika yatırımı (greenfield) beklemek gerçekçi olmayacaktır, ama satın alma veya ortaklık (M&A) gibi girişler de son yıllarda bölgeden TCMB’ye doğru gözlenen mevduat ve swap akışına göre verimlilik ve döviz likiditesi açısından ekonomiye daha belirgin katkı verecektir.

Para emlağa geldi

Sektörün önde gelenleri de doğrudan yatırımlardaki son görünüme ilişkim memnuniyetsizliklerini dile getirmekteler. Uluslararası Yatırımcılar Derneği (YASED) Başkanı Engin Aksoy geçtiğimiz haftalarda düzenlediği basın toplantısında, “Türkiye’nin küresel uluslararası doğrudan yatırım (UDY) akışlarından almayı hedeflediği pay yüzde 1.5 civarındadır. Geçtiğimiz yıl ve bu yıl 13.3 milyar dolar düzeyinde bir yatırım çektik. Kompozisyona baktığımızda gayrimenkul satışlarının toplam UDY girişlerinin yüzde 50’sini oluşturduğunu görüyoruz. Bu rakam ve kompozisyon, ülkemizin iddiasını ve potansiyelini yansıtmamaktadır” demişti. Aksoy, “Üye şirketlerimiz, yatırım ortamına dair güven verici gelişmelerin hayata geçirilmesi halinde önümüzdeki dönemde 7.1 milyar dolar tutarındaki yatırımı programlarına almayı planlıyor” ifadelerini kullanırken, kurumlar vergisi oranının yüzde 20’den yüzde 25’e yükseltilmesinin küresel rekabet ortamı dikkate alındığında, Türkiye’nin rekabet gücünü sarstığını ve dünyadaki kurumlar vergisi oranları düşürme trendinin aksine bir uygulama olduğu düşündüklerinin altını çizmişti.
YASED Başkanı’nın da belirttiği gibi, ödemeler dengesi verilerine göre mayıs sonu itibarı ile son 12 aylık dönemde uluslararası doğrudan yatırım (UDY) girişi 12.5 milyar dolar gerçekleşirken, bunun içinde yaklaşık 6 milyar doları aynı ölçüde verimli olmayan gayrimenkul yatırımlarından oluşmaktadır. Ayrıca Türkiye’den dış ülkelere yapılan doğrudan yatırımların da son 12 ayda 5.5 milyar dolara yükseldiği dikkate alındığında, gayrimenkul hariç net UDY yaklaşık 1 milyar dolar ile çok düşük seyretmektedir. Bu değer, Nisan 2007’de 23.4 milyar dolar ile tarihi zirvesini görmüştü.

Otomotiv önde

Yurt dışında yerleşik kişilerin Türkiye’deki bugüne kadar olan 177.5 milyar dolarlık doğrudan yatırımlarında tarım sektörü yok denecek kadar az yatırım çekerken, sanayi ve hizmetler atbaşı giden bir yarış içindeler. Sanayide imalat sektörlerinde ağırlıklı bir yatırım dikkat çekerken, son yıllarda enerji ve madencilik sektörlerine yatırımlara belirgin ilgi artışı gözleniyor. İmalat içinde en yüksek ağırlığı, otomotiv, kimya ve gıda alıyor. Hizmet sektöründe ve toplam yatırımlar içinde en büyük ağırlığı ise toptan ve perakende ticaret alanına yapılan doğrudan yatırımlar oluştururken, bankaların lokomotifliğinde finans sektörüne yapılan yatırımlar hemen arkadan geliyor.