21 Nisan 2024, Pazar
04.03.2022 04:30

Tarımda kendi kendine yeterlilik sınavı

Ukrayna-Rusya savaşı, Türkiye başta olmak üzere pek çok ülkede tarımda kendi kendine yeterlilik konusunu yeniden gündeme getirdi. Arz ve tedarik tarafında artan riskler ile rekor seviyeleri test eden tarım emtia fiyatları, pek çok ülkenin gıda güvencesi ve gıda fiyat istikrarını tehdit ediyor

Düne kadar “Küreselleşen dünyada kendi kendine yeterlilik politikası artık gerekli değildir” argümanından bugün yeniden “Kendi kendine yettiğin kadar bağımsız ve güçlüsün” noktasına geldik.

Dünyanın hiç de söylendiği gibi küresel bir köy olmadığını, gıda güvencesini bu kadar riske atarak ve pahalı şekilde tecrübe etmek büyük talihsizlik… 

Zira gıda arz güvenliği açısından kırılganlıkların iyiden iyiye arttığı bir dönemin tam da içinden geçiyoruz. Ve bu, hiç de öyle kısa vadeli ya da geçici bir süreç olmayacak. 

Son iki yıldır tarım emtia piyasası açısından arz-talep-fiyat dengesinin bozulmasında pandemi koşullarının değiştirdiği dengeler, tedarik zincirindeki kırılmalar ve olumsuz iklim şartları başroldeydi. Bunlar yetmezmiş gibi artık jeopolitik riskler de söz konusu sürecin bir parçası oldu.

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla birlikte gözler yeniden stratejik önemdeki tarım emtia ürünlerine çevrildi.

Nasıl çevrilmesin?

Bu yazıyı yazdığımız sıralarda tarım emtiasında vadeli kontratlar yukarı yönlü sert fiyat hareketlerine sahne olmaya başladı bile. 

Örneğin son 1 haftada buğday fiyatları yüzde 26 artarak son 14 yılın zirvesini test etti.

Palm yağı fiyatı da jeopolitik riskten nasibini alan bir diğer tarım emtiası. Son bir haftada yüzde 28.5 artan palm yağı fiyatları tüm zamanların en yüksek seviyesini gördü. Ayçiçek yağı fiyatları son bir haftada yüzde 30’un üzerinde arttı.

Son bir haftada mısır fiyatındaki artış yüzde 10 olurken, soya fasulyesi de yüzde 6 artarak rekora yakın bir seyir izledi. 

Savaşın devam etmesi halinde söz konusu fiyat artışlarının sürmesi kaçınılmaz gözüküyor.

Türkiye kendi kendine yetmiyor

Şimdi gelelim konunun Türkiye’yi ilgilendiren kısmına…

Türkiye, yukarıda saydığımız tarım emtiasının neredeyse tamamında ithalata bağımlı durumda.

Bunu biz değil resmi veriler söylüyor. 

TÜİK’in 2019-2020 dönemi bitkisel ürün denge tablolarına baktığımızda, toplam tahıl ürünlerinde yurt içi üretimin yurt içi talebi karşılama oranı (yeterlilik derecesi) yüzde 87.8 seviyesinde. 

Ürün bazında bakarsak buğdayda yeterlilik oranımız yüzde 89.5 iken, mısırda yüzde 75.5 düzeyinde. Ayçiçeğinde yüzde 60 olan yeterlilik derecesi, soyada sadece yüzde 4.7 seviyesinde. Mercimek, kuru fasulye gibi bakliyat ürünlerinde de tablo çok farklı değil. Bunların hiçbirinde eskisi gibi yüzde 100 yeterlilik derecesine sahip değiliz. Bildiğiniz üzere değerin 100'den küçük olması, üretimin yurt içi talebi tam olarak karşılayamadığı anlamı taşıyor.

TÜİK’in 2020-21 dönemine ilişkin yeni verileri önümüzdeki haftalarda yayınlanacak. İşte o zaman geçen yıl yaşanan, kuraklık başta olmak üzere olumsuz iklim şartlarının yeterlilik derecesini çok daha fazla düşürdüğüne şahit olacağız.

Yukarıda bahsettiğimiz emtia ürünlerinin tamamı hem Türkiye’nin iç tüketimi hem de dâhilde işleme rejimi (DİR) kapsamında ihraç ettiği un, makarna, irmik ve ayçiçek yağı gibi katma değerli ürünlerin ithal ham maddesi olması açısından stratejik önemde. 

Dolayısıyla işi daha da kritik hale getiren nokta, söz konusu ürünleri ithal ettiğimiz ülkelerin durumu.

Türkiye, 2021 yılında hem iç tüketimi için hem de DİR kapsamında 8.1 milyon ton buğday ithalatına toplam 2.5 milyar dolar döviz ödedi. Tarım Bakanlığı’nın verilerine göre, 2020-21 döneminde toplam buğday ithalatımızın yüzde 78’ini Rusya ve yüzde 9.2’sini Ukrayna’dan gerçekleştirdik.

Aynı dönemde ham ayçiçeği yağı tarafında 1.1 milyon ton ithalata 1.5 milyar dolar harcadık. Ayçiçeği tohumunda ise 784 bin ton ithalata karşılık 574 milyon dolar döviz ödedik. Toplam ayçiçeği ithalatının yüzde 51’ini Rusya, yüzde 15’ini Ukrayna’dan yaptık.

Özellikle buğday ve ayçiçeği kritik önemde olduğu için bu detayları paylaştık ama bu iki ürünün dışında da Rusya ve Ukrayna’dan hatırı sayılır ithalat oranlarımız mevcut.

Örneğin geçen yıl mısır ithalatının yüzde 55’ini Rusya’dan, yüzde 29’unu Ukrayna’dan temin ettik. 

Rusya, arpa ithalatımızın yüzde 39’unda, çeltik ithalatımızın da yüzde 64’ünde pay sahibi.

Savaş halindeki Ukrayna ve Rusya’ya tarımsal ithalattaki bağımlılığımıza bakar mısınız?

Böyle bir ortamda gıda arz güvenliğini temin etmek ve fiyatlarda istikrarı sağlamak ne kadar sağlıklı olur ?

İşte bu yüzden tarımda “kendi kendine yeterlilik” ve “yerli üretim” kavramları hiç olmadığı kadar önem ve anlam kazanmış durumda.

Hemen unutmadan şunu da ekleyelim… Buğdayın anavatanı olan Anadolu coğrafyasında yukarıda bahsi geçen ürünlerin tamamı rahatlıkla yetiştirilebiliyor.

O yüzden Türkiye’nin stratejik önemdeki hububat ve yağlı tohumlar üretimini verimli şekilde artırmaktan başka bir alternatifi yok.

Buğday ekim alanları azalıyor

Ama üretime dair veriler hiç de bu yönde değil. 

Buğdaydan bir örnek verelim…

TÜİK’e göre 2015/16 dönemi ile 2019/20 dönemlerini kapsayan 5 yılda buğday ekiliş alanları yüzde 13 daralarak 7.8 milyon hektardan 6.8 milyon hektara geriledi. 

Aynı dönemde üretim miktarı yüzde 16 düşerek 22.6 milyon tondan 19 milyon tona indi. Geçen yıl kuraklık etkisiyle buğday rekoltesi TÜİK’e göre 17.7 milyon ton seviyesine düşerken, sektör paydaşları resmi verinin aksine rekoltenin en iyi ihtimalle 14-15 milyon ton olduğu konusunda hemfikir. 

Türkiye’de artan nüfus ve buna paralel artan tüketime karşın tarımsal üretim aynı hızda artmıyor. Maalesef yıllar itibarıyla bazı ürünlerin üretiminde gerilemelere şahit oluyoruz.

Artık “paramız var ki ithal ediyoruz” yaklaşımı sorgulanıyor. Mevcut konjonktürde ithalat hem daha riskli hem de eskiye göre çok daha yüksek maliyetli.

O yüzden çok sayıda ülke kendi iç dinamiklerini gözeterek tarımsal üretimi artırmak adına çiftçisine ek destek ve sübvansiyonlar sağlıyor. 

Yeni dönemde tarım stratejisini gözden geçiren birçok ülke, günün şartlarına göre mevcut planlarını revize ediyor.

Ülkeler, tarımsal üretimin sürekliliğini sağlamak adına yeni kırsal politikalara kafa yoruyor. 

Tarımı sırtında bir yük olarak görmek yerine ekonomisini sırtlayacak bir konuma oturtan ülkeler, üretimden tüketime kadar değer zincirinin tüm halkalarında altyapıyı destekleyerek teknolojik yatırımların önünü açıyor. 

İşin girdi maliyeti ve üretici fiyat istikrarı kısmına girmiyoruz bile…

Türkiye’nin tarımda artık daha planlı ve proaktif bir politika izlemesi gerekiyor. 

İhracatta kısıtlama hamleleri

Son yıllarda arz talebi karşılamadığı zaman ya da fiyatlarda sert yükselişler yaşandığında en sık başvurulan yolların başında ihracat kısıtlamaları geliyor. 

Hatırlasanız 27 Ocak tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan düzenlemeye göre, Tarım ve Orman Bakanlığı 20 tarımsal ürünün ihracatında dönemsel düzenlemeler yapmaya yetkili kılındı. Bir başka deyişle ihracata kısıtlama yetkisi verildi.

İşte o tebliğ kapsamında geçtiğimiz günlerde dökme zeytinyağı, fasulye ve kırmızı mercimek ihracatında kısıtlama tedbirine gidildi. Önümüzdeki günlerde arzda sıkıntı yaşanan ve fiyatı artan diğer ürünlerde de benzer kararlar alınırsa şaşırmayalım.

İthalatın faturası kabarıyor

Tarımda kendi kendine yeterlilik ve yerli üretimin önemini teyit eden bir gelişme de biz bu satırları kaleme alırken yaşandı. 2 Mart’ta Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) 435 bin tonluk buğday ithalatı ihalesi için yerli ve yabancı şirketlerden fiyat teklifleri geldi.

İhalede fiyatlar ton başına 408.90 dolar ve 517 dolar arasında değişerek rekor kırdı. TMO’nun bir ay önce gerçekleştirdiği buğday ithalatı ihalesinde ton başına 350 dolar fiyat alınmıştı. Böylece Ukrayna-Rusya savaşı sonrası gerçekleştirilen ilk buğday ithalatı ihalesinde fiyatlarda 167 dolara varan artış görüldü. TMO, 2021-2022 sezonunda ilki Haziran 2021’de olmak üzere buğday ithalatı için 9 ihale gerçekleştirdi.


Ölmez ağaç madenciliğe kurban ediliyor

Son 25 yılda TBMM’ye 7 kez getirilen yasa teklifi, kamuoyunun tepkisi sonucu geri çekilmiş olsa da zeytinlikler bu sefer de maden yönetmeliğindeki değişiklikle gündemde.

Zeytin yasası yıllardır maden sektörünün deyim yerindeyse hedefinde.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın Maden Yönetmeliği’nde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliğinin 1 Mart tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmesiyle zeytincilik ve madencilik sektörüne yönelik tartışmalar yeniden alevlendi.

Madencilik Yönetmeliği’nin 115’inci maddesine eklenen fıkra ile zeytinlikleri nasıl bir tehlike bekliyor?

Hemen özetleyelim…

Kamuoyu tepkili

Yeni yönetmeliğe göre, elektrik üretimi için yürütülen madencilik faaliyetlerinin tapuda zeytinlik olarak kayıtlı olan alanlara denk gelmesi ve faaliyetlerin başka alanlarda yürütülmesinin mümkün olmaması durumunda, zeytin sahasının madencilik faaliyeti yürütülecek kısmının taşınmasına, sahada madencilik faaliyetleri yürütülmesine ve bu faaliyetlere ilişkin geçici tesisler inşa edilmesine kamu yararı dikkate alınarak Bakanlıkça izin verilebilecek.

Bu kapsamda, zeytinlik alanın kullanılabilmesi için madencilik faaliyeti yürütecek kişinin, faaliyetlerin bitiminde sahayı rehabilite ederek eski haline getireceğini taahhüt etmesi gerekiyor.

Yönetmeliğe göre, sahanın taşınmasının mümkün olmadığı durumlarda ise madencilik faaliyetleri bitiminde maden sahasının rehabilite edilerek eski haline getirilmesi, Tarım ve Orman Bakanlığınca uygun görülecek alanda dikim normlarına uygun, faaliyet yürütülecek saha ile eş değer büyüklükte zeytin bahçesi tesisinin taahhüt edilmesi şartı bulunuyor.

Yönetmeliğin Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmesinin ardından kamuoyundan da tepkiler geldi. 

Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi Başkanı Dr. Mustafa Tan, “Zeytincilik sektörümüz son anda bize ulaşan bu baskın yönetmelikle bir kez daha huzursuz edildi. Sektörümüzün hiçbir şekilde görüşü alınmadan Zeytincilik Kanunu’muz bir yönetmelik aracılığıyla bir kez daha delinmek isteniyor. Zeytin ağacımızı ve kanunumuzu hukuk dışı bu girişimlere karşı 25 yıldır TBMM’de tam yedi kez koruduk” diyerek süreci mahkemeye taşıdıklarını söyledi. 

Karar yargıya taşınıyor

TEMA Vakfı Başkanı Deniz Ataç da çıkan yönetmeliğe tepki göstererek, “Muğla, Milas, İkizköy - Akbelen Ormanı’na yapılacak bilirkişi incelemesinden sadece 8 -10 saat önce yönetmelik değişikliği yoluyla kanuna aykırı bir düzenleme yapılmıştır. Bu bir tesadüf müdür? Üstelik iklim krizi nedeniyle ülkemizin gıdada kendine yeterli olması her gün daha yaşamsal hale gelirken, bu nedenle zeytinyağı ihracatı yasaklanmışken ve fosil yakıtlardan çıkış planımızın  açıklanması beklenirken bu haberle karşılaştık. Kömür, zeytine tercih edildi. Bu yönetmelik değişikliği kamu vicdanında kabul görmeyecektir” dedi. 

Tüm sorumlu STK’lar gibi TEMA Vakfı’nın da yargıya gideceğini ve bu değişikliğin iptali için uğraşacağını kaydeden Ataç, “Dileğimiz bu yanlıştan bir an önce geri dönülmesidir” dedi. TMMOB Şehir Plancıları Odası da kentsel ve kırsal alanlarda etkili olması gereken şehircilik esasları gereği sürece ilişkin dava açacaklarını duyurdu.