25 Şubat 2024, Pazar
06.02.2024 04:44

Hatay’da artçı dertler bitmedi

Büyük depremin yıldönümü öncesinde Hatay koca bir şantiye sahasına dönmüş. Hâlâ çadır ve konteynerde hayatını sürdürmeye çalışanlar uykusuz ve umutsuz. Türkiye’nin farklı noktalarında Hatay’da hayatın normale döndüğünün düşünülmesine tepkililer. Bir yandan şehirdeki asbest tehlikesi diğer yandan kentsel dönüşüm yasasının değiştirilmesiyle rezerv alan tanımının değişmesi onları daha da umutsuzlaştırıyor. Zira çoğu ekonomik olarak mülkünün yerine yapılacak binaları satın alamayacak durumda 


On yıllardır beklenen, uyarısı bilim insanları tarafından defaatle yapılan o deprem 6 Şubat sabahı 4.17’de meydana geldi. Yaklaşık dokuz saat arayla gerçekleşen Kahramanmaraş merkezli 7.7 ve 7.6 şiddetindeki depremler, Hatay, Adıyaman ve Malatya başta olmak üzere ülkenin doğu ve güneydoğusunda 11 ili vurdu, 13 milyondan fazla insanı etkiledi. Depremde binaların dayanıksız olmaları, yıkılmaları ve kurtarma ekiplerinin hazırlıksız olmaları sebebiyle 50 binden fazla insanımızı, çok sayıda hayvanı; hayalleri, anıları, umutları kaybettik. Depremin en çok etkilediği, on binlerce insanın hayatını kaybettiği, şehrin kendisi komple yerle bir olan ve ardında toz, travma ve derin bir yas bırakan depremin yıldönümü öncesi Hatay’daydık.

Depremden önce Antakya’yı görenler, bilenler için bugünkü manzara tam bir kalp ağrısı. Şehrin dört bir yanında hâlâ enkazlar kaldırılıyor, boş ve duvarları patlamış apartman dairelerinden kararmış perdeler rüzgarla savruluyor.

Konuştuğumuz çoğu kişinin yakın akraba ve dostlarından kaybı, herkeste çok sevdikleri ve bağlı oldukları şehirlerini; medeniyetler beşiği, hoşgörünün, gastronominin ve tarihin kıymetli kenti Antakya’yı kaybetmenin acısı var. Depremden önce Antakya’yı görenler, bilenler için bugünkü manzara tam bir kalp ağrısı. Şehrin dört bir yanında hâlâ enkazlar kaldırılıyor, boş ve duvarları patlamış apartman dairelerinden kararmış perdeler rüzgarla savruluyor, ayakta kalan hasarlı binaların üzerlerinde sprey boyayla “orta hasarlı”, “davalık” ve “ağır hasarlı” yazıyor; toz duman içindeki yollarda insanlar sırtlarına koliler ve çuvallar yüklenmiş, bir yerden bir yere yorgunlukla taşıyorlar. Boş araziler sanki hâlâ sessiz çığlıklar atıyor, üzerlerinde kimi insanlar satmak için elleriyle kalan demirleri ayıklıyorlar. 

Selahattin Kılıç (solda)

Uyku denilen şeyi unuttuk

56 yaşındaki Selahattin Kılıç... 6 Şubat sonrasında kurulan Deprem Mağdurları ve Kayıp Yakınlarıyla Dayanışma Derneği’ne (DEMAK) yapılan 142 kayıp kişi başvurusundan üçü, Kılıç’ın akrabalarına ait. Antakya merkezde bulunan İlke Apartmanı’nda oturan oğlu Mustafa, gelini Hasret ve 5 yaşındaki torunu Asel Kılıç, apartmanın enkazından çıkmayan 28 kişinin arasında. “Uyku denilen şeyi unuttuk. Bir senedir geceleri ayaktayız, gündüzleri de ne olduğumuzu bilmeden dolaşıyoruz” diyen Kılıç, geçen bu bir senede saçlarının ağardığını söylüyor. Depremden hemen sonra Türkiye’nin dört bir yanında gidip bakmadıkları hastane, sevgi evi, çocuk yuvası kalmadığını söyleyen Kılıç, emniyet, savcılık gibi birimlere çokça başvurduğunu ancak cevapsız ve çaresiz kaldıklarını öfkeyle anlatıyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Göktaş’ın yaptığı “Bin 912 çocuktan bir tanesi bile kayıp değil” açıklamasınaysa, “Pes” diyor ve ekliyor: “Bize bu açıklamayla 6 Şubat’ı bir kere daha yaşattılar, yıkıldık.” Kılıçlar, daha da kahrolmamak için çocukları ve torunlarının fotoğraflarını çekmecelere kaldırmış, başında Fatiha okuyacakları bir mezar taşı umuduyla bir tür cehennemde yaşamaya devam ediyorlar.

Peki siyasiler bu konuda ne yapıyor? İYİ Parti’nin ocak ayında depremde kaybolan çocuklara yönelik meclis araştırma önergesi, CHP’ninse mart ayında kaybolan insanlar ve refakatsiz çocukların sorunları hakkında verdiği önergenin her ikisi de AKP-MHP oylarıyla reddedilmişti.

Yazgın Danışman üç çocuk annesi.

21 metrekareye sıkışan hayatlar

Birleşmiş Milletler, deprem bölgesinde yaklaşık 5 buçuk milyon çocuğun anksiyete, depresyon ve post-travmatik stres bozukluğu riskiyle karşı karşıya olduklarını söylüyor.

Önce depremin kendisi, sonra yarattığı kaos ve acı dolu ortam ile şimdi de koca bir şantiye sahasına dönen şehirde, çadır ve konteynerlerde sürdürülmeye çalışılan hayatlar. Antakya merkezde bir konteyner kentte tanıştığımız 31 yaşındaki Yazgın Danışman, üç çocuk annesi. Biri 1 buçuk, biri 4, biri 5 yaşında olan çocuklarının çok sıkıldıklarını, enerjilerini atamadıklarını ve psikolojilerinin bozulduğunu, sürekli deprem hakkında konuştuklarını söylüyor. “Çocuklarımın ne yemek ne uyku düzeni var artık. Beş kişi bir konteynerde kalıyoruz. Bize kim destek oluyor? Kimse!” diyor ve ekliyor, “Oy istemek için kapımızı çalmasınlar. Bugüne kadar kimse gelip neye ihtiyacımız olduğunu sormadı.”

“Biz kiracılar ne yapacağız?”

Binaların yıkımından devleti sorumlu tutan ve fırsat varken kentsel dönüşüm yapılmadığı için tepkili olan anne, bebeğine mama almakta zorlandığını, 21 metrekareye sıkıştıklarını ve televizyonları bile olmadığını söylüyor. Yazgın Hanım’ın isyanı büyük: “Devlet hak sahiplerine birkaç sene sonra evlerini teslim edecek belki, ama biz kiracılar ne yapacağız? Çocuklarımızla ortada mı kalacağız?” Bu sırada kızı beton üzerine dizili konteynerlerin arasında elinde faraşla kendi kendine oyun oynuyor.

Mevlüde Aydın

“Bu koşullarda yaşamamız mucize”

Yan konteynerde başka bir dram var. Depremde annesini, babasını, eşini ve 5 yaşındaki kızını kaybeden 42 yaşındaki Mevlüde Aydın, depremde sakatlanan oğluna tek başına bakmaya çalışıyor. Depremden sonra kardeşinin yanına Bursa’ya gittiğini ancak orada kiraların çok yüksek olması sebebiyle yapamayıp her gün travmasıyla yüzleştiği Hatay’a dönmek zorunda kaldıklarını anlatıyor. Kızının enkaz altında saatlerce hayatta kaldığını, kendisinin saatlerce “Kızımı kurtarın” diye bağırdığını ancak kimsenin yardıma gelmediğini ve kızının oğlunun elini tutarak öldüğünü anlatırken gözleri yaşlarla doluyor. O gün sesi duyulmayan Aydın, bugün de sesini duyurabildiğini hissetmiyor.

Eski günlerim aklımdan çıkmıyor

“Bizim burada, bu koşullarda yaşamamız bir mucize. Keşke ben ölseydim” diyor. Türkiye’nin farklı noktalarındaki vatandaşların Hatay’da hayatın normale döndüğünü düşünmesine de tepkili. “Sağ olsun, komşularımız varlar. Burada tanıştık, aile gibi olduk. Ama tek başıma kaldığımda sadece ağlıyorum. Eski günlerimiz aklımdan çıkmıyor; çok özlüyorum. Çok zorlanıyorum”

Yardımların kesilme ihtimali korkutuyor

Ailesiyle beraber Samandağ’da bir çadırda yaşayan 46 yaşındaki Gülay Ray, depremden sonra ailesiyle ve yaklaşık 300 kişiyle beraber iki ay boyunca biber serasında kaldıklarını anlatıyor. Evleri yıkılan aile, o ayları titreyerek, montlarını çıkarmadan yatarak geçirdiklerini, şimdiyse üzerlerindeki kıyafetlerin hepsinin gönüllülerin gönderdiği üst başlar olduğunu söylüyor.

Gülay Hanım’la konuşurken eşi ısrarla konuşmamızın arasına girip “Her şey iyi, her şeyimiz var; devletimiz sağ olsun” diyor. Gülay Hanım ise ısrarla hiçbir şeyin iyi olmadığını, hayatın normale dönmediğini belirttiğinde, eşi kendisini dövmekle tehdit ediyor. Gülay Hanım boyun eğmiyor ve söyleniyor, “Sürekli üşüyoruz; yakacak odun bile yok.”   

“Antakya’da kalmayı seçen çok kişi var”

Antakya’da otogar civarında çok sayıda işletme, kendilerine konteynerden yer yapmış, humus, döner, dürüm, kebap, künefe satıyor. Depremden iki hafta sonra faaliyete geçen bir tostçuyla konuşuyoruz. 44 yaşındaki Bahadır Yücedağ, doğma büyüme Antakyalı. Kendisine günlük hayattaki sorunlarını soruyorum, “Sorun olmayan ne var ki?” diye cevap veriyor. “Burada yaşam sıfır denilecek kadar az. İnsanlarımız rezil durumda. Esnaf kan ağlıyor. Konteynerlerde yaşayan insanlar 3 bin lira yardımla geçinmeye çalışıyorlar. Elektrik kesintileri oluyor. İçme suyumuz kirli” diyen Yücedağ, Antakya’nın unutulmuş bir şehir olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Bunu hissetmiyoruz, bire bir yaşıyoruz. Antakya öksüz bırakıldı.” Depremde annesini, kız kardeşini ve yeğenlerini kaybeden, sonrasında çok sevdiği memleketinden gitmeyi düşündüğünü söyleyen Yücedağ, herkesin terk edip Antakya’yı yabancılara bırakmasından korktuğu için burada kalmayı seçtiğini ifade ediyor. Bu korkuyu, konuştuğumuz çok sayıda Hataylı dile getiriyor. On binlerce depremzede, evlerinin, işyerlerinin ve şehirlerinin yıkılmasıyla, Mersin, Ankara gibi Türkiye’nin farklı şehirlerine göçmek durumunda kaldı.

“Asbest riski had safhada”

Hatay Barosu Çevre ve Kent Komisyonu Başkanı Av. Ecevit Alkan da bu felaketten sonra memleketinde kalıp mücadele etmeye baş koyanlardan. Alkan, enkazların kurallara uyulmadan, sulama yapılmadan, kamyonların üzerleri örtülmeden taşındığını, tarım arazileri ve sahillere döküldüğünü, bunun asbest riskini had safhaya çıkardığını ifade ediyor. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin eylül ayında Hatay’da yaptığı çalışmada, alınan 45 numuneden 16’sında asbest tespit edilmişti. Alkan, bunu depremden sağ kurtulan insanları kahretmenin bir başka yolu olarak tanımlıyor. 7 Kasım’da kentsel dönüşüm yasasının mecliste değiştirilerek rezerv alan tanımının yerleşim alanlarını kapsamasının Hatay’dan başlayarak mülksüzleştirmeye sebep olacağını belirten Alkan, bu değişikliğin deprem bölgesindeki insanları daha da umutsuzluğa sürükleyeceğinin altını çiziyor. “Çoğu kişi mülküne yapılan binaları satın alamaz durumda ve alamayacak” diyen Alkan, hasarsız veya az hasarlı binalarda vatandaşların oturmak için masraf yaptıklarını ve kamulaştırma bedeli bile almayacaklarını belirtiyor.

Tüm bu ölümler, yaralanmalar, mal ve mülk kaybının karşılığında kamu çalışanlarının yargılanmamış olmaları konusundaysa Alkan, Devlet Memurları Kanunu’na göre belediyeler, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı il müdürlükleri ve AFAD gibi sorumlu kurumların yargılanması için İçişleri Bakanlığı’ndan izin alınması gerektiğini anlatıyor. Yargılama sürecinin uzun zaman sonra başlayacağı ve bu sürede delillerin kaybolması nedeniyle cezasızlığa sebep olmasını beklediğini ifade ediyor.