19 Mayıs 2026, Salı
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
19.05.2026 17:36

Altın Palmiye tahminlerinin zamanı geldi

Cannes’da festivalin yarısı geride kalırken Altın Palmiye yarışında henüz “mükemmel” denebilecek bir film öne çıkmadı. “Fatherland” ve “All of a Sudden” dikkat çekse de büyük ödül için güçlü favori hâlâ belirsizliğini koruyor
A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Festivalin yarısını geride bırakınca izlenen filmlerin değerlendirmeleri ve Altın Palmiye tahminlerinin ritüeli zamanı gelmiştir. Koşturmalar arası ayak üstü ya da bir kadeh beyazla girişilen ilk konu “sence hangisi” diye başlar. Günlük izlenceler sonrası kendi cetvelinizde notlar verirsiniz, çocukken saf ve kaliteli iken Eurovision izlerken aile içinde yaptığımız gibi.. Sayısız geçici yayınlardan Screen’in dün listesine göz atmıştım: 7. Günde 5 üzerinden en yüksek puanları Fatherland ve All of a sudden almış. İkisi de 3’leri ancak geçmiş ki bu da benim “hala, evet mükemmel, diyeceğim film görmedim” sızlanmamla eşdeğer. Henüz Altın palmiye hak edeni izlemedim ama ne var ki yarışan bütün filmleri kimse izleyemedi. Buraya 10 kişilik gazeteci ordusuyla gelmek gerek bunu başarabilmek için ki o da imkansız.

Fatherland bir ödül alacaktır ama büyük ödül hak eden bir yenilik yok, hikaye güzel, kadın oyuncu çok iyi, konu evrensel.

Çağımızın en iyi Japon film yapımcısı, ilk kez Fransa'da çalışarak, varoluş ve ölümle olan ilişkiyi irdeleyen, Cannes’ın en önemli yarışan filmlerinden biri kesin. Yönetmenin en azından mizah anlayışı var demeliyiz çünkü çünkü 3 saat 16 dakikalık bu destan filme, Ryusuke Hamaguchi, "All opf a sudden-Aniden" adını vermiş! Cannes 2026’nın en uzun filmi ödülünü aldı bile! Teması, biçim zenginliği, şaşırtıcı olaylar örgüsüne bakınca evet az bile bu kadar zaman da, bu bir filmdi başlangıçta… İki oyuncusu, Tao Okamoto ve Virginie Efira’nın birbirlerinin dillerinde performans sergilemeleri en güzel noktaydı.

Pazartesi sabahı, 8:30 senasından çıkıp, iyice uyanmak için ikinci filme girmeden nefes almaya çıktığım, Festival Sarayının “iyi ki var” dediğimiz 4. Katındaki “Gazeteciler Barı”na (yanlış anlaşılmasın sadece su, kahve ve cola var ama nefis bir rüzgar ve manzara eşliğinde) gelen bir haber oldu: Festivali'nin ortasında, festivalin genel delegesi Thierry Frémaux, Belediye Başkanı David Lisnard ve Festival Başkanı Iris Knobloch hep birlikte plaja gitmişler. Denize girmeye değil tabii… Aralık ayında hayatını kaybeden B.B.ye ithafen "Brigitte Bardot Plajı"nın açılışını yapmışlar! Bu onura layık görülen plaj, şeklinden dolayı Banane/Muz denilen en merkezdeki sahil şeridinde, Festival sarayına yakın olan 3-5 halk plajından biri olan Macé plajında yapılmış. Harika olan, plaj artık günde birkaç saat köpeklere açık olacak! İyi ki Cannes’a gelmişsin, hala etkiliyorsun BB!

Doğrusu Fetsivalin ortasında asıl burada olma nedenimizden bizi hayli saptıran, "Zapper Bolloré" (Bolloré’yı değiştirin) dilekçesini imzalayanlar ve hemen bütün filmlerin sponsorluğunda katkısı olan Canal+ yönetimi arasında, (Maxime Saada) yaşanan şiddetli tartışmaların her şeyi gölgede bırakması oluyor. Milyarder Bolloré’nin aşırı sağcı gündemiyle etki alanını artırma çılgınlığını sorgulamaya cüret eden herkes, önce medya, sonra yazın dünyasından uzaklaştırılıyordu, şimdi de sinemada yok edilmek istemiyor, ve buna karşı çıkanlara dev grup, hodri meydan dedi! İşte bu kadarı beklenmiyordu!

Cannes aniden gerildi. Gazetecilerden uzak, sinemacılar ateşe körükle gitmemeyi tercih eder gibiler.

Bir an kanımın donduğu bir başka olayı aktarmam lazım. Yarışmada yer alan filmlerden Moulin, ulusal kahraman Jean Moulin’in hayatı üzerine. Deneyimli ve beğenilen ünlü aktör Gilles Lellouche başrolde, László Nemes yönetmen. Tabii ki bu filme zaman ayormak gerekirdi ve bugün (Salı) görmek üzere rezervasyonumu yaptırdım. Filmin dünkü basın toplantısında bir gazeteci Nemes ve Lelouche’a Ulusal Birlik Partisinin tehdidi karşısındaki ne düşündüklerini sordu. Sonuçta Nazi Almanyası’nın işgali altındaki Fransa’nın kurtuluşu için savaşan direnişçi Jean Moulin anısına yapılan bir filmdeyiz! Ve her ikisi de sessizliği seçtiler!!! Aşırı sağın liderlerine karşı konuşmayı reddettiler. Nazi işkencecisi Klaus Barbie'nin mirasçılarına karşı tek söz etmediler. Yapımcı Alain Goldman, "Jean Moulin'in hayatında bizi derinden etkileyen, kendisini parti siyasetinin üstüne koyan bir insan olmasıydı" demez mi! RTezervasyonumu iptal edip, o saati BB plajına karşı nefes almaya ayırdım bugün!

Beklenen bir film, “L’inconnu- Bilinmeyen”, Léa Seydoux ve Niels Schneider'ın başrolde olduğu, artık kendilerine ait olmamanın varoluşsal kaygısıyla dolu bir yolculukta birbirlerinin karakterlerini canlandırma zorluğuyla karşı karşıya kalan, tipik bir Fransız Arthur Harari filmi izlendi 2 saat 40 dakika, Pazartesi günü. "Bir Düşüşün Anatomisi"nin ortak yazarı olarak, Altın Palmiye ile 2023’te ödüllendirilen Harari, büyük emek vermiş ancak sanki yine aynı varoluşsal baş dönmesiyle sersemletiyor: kendine yabancı olmak. Altın Palmiye tekrara ödül vermez benim bildiğim?!

Bir başka yarışma filmi "Fjord" da pazartesi izlediklerimden. Romanyalı yönetmen Cristian Mungiu, özgür Norveç toplumu ile, Sebastian Stan ve Renate Reinsve tarafından canlandırılan muhafazakar Romen göçmenlerin dost komşuluk ilişkileri içindeki kültür savaşını kısmen eğlenceli bir şekilde ele alıyor.

Gerçekte yaşanması çok olası bir hikaye. Fjord'da bile, "kültür savaşı" kandırmalarıyla küresel olarak aşırı sağa itilen bu yeni çağdaki öfke çatışmalarına güzel örnek. Başka bir yer ve zamandan gelen yaşam tarzı ve eğitim ilkeleriyle bu göçmen aile Norveç toplumuna entegre olabilir mi? Uyumsuzluk o denli büyük ki, eminim böyle bir olayı Almanya’ya ilk giden Türkler de yaşamış olabilir. Olay çocukların ailenin ellerinden alınmak istenmesine kadar gidiyor.. Onlar neyle suçlanıyorlar? Şiddetle mi yoksa yaşam tarzlarıyla mı? Komşuları, eski bir avukat Mia, onları savunmayı kabul ederken, “ideolojik önyargı olmaksızın herkes için özgürlük davasını savunduğunu” söylüyor. Savcı alaycı bir şekilde, "İktidara geldiklerinde neler olacağını bekleyin" diyor. Avukat, "Burada bile azınlıkları savunacağım" diye karşılık veriyor. Güçlü olan sahnelerden biri… o sırada mahkeme binasının dışında, iktidarı ele geçirmek ve bireysel özgürlükleri kısıtlamak için can atan aşırı muhafazakârların kükreyerek beklemesi… Cristian Mungiu, ilerici değerlerin öncüsü sanılan Kuzey Avrupa'yı seçerek, Avrupa’da yaşanan tehlikeli işlere ayna tutuyor.

* Bu haber/yazı ve resimlerin eser sahipliğinden doğan tüm hakları Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’ne ait olup işbu yazı/haber ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır. Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’nin, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 24. maddesinden doğan her türlü hakkı saklıdır.

Nurdan Bernard
Nurdan Bernard