30 Haziran 2022, Perşembe
Haber Giriş: 13.06.2022 14:22 | Son Güncelleme: 13.06.2022 17:35

New York Times'tan haziran için 5 uluslararası film önerisi

Bu ayın The New York Times seçimlerinde Kafkaesk Tamil seyahati, Arjantinli kuir drama, Ruanda’lı kız okulunun gerilim filmi ve dahası var
New York Times'tan haziran için 5 uluslararası film önerisi

Devika Girish / The New York Times


Kuthiraivaal

Göz kamaştırıcı derecede alışılmadık olan bu filmi özetlemeye veya tanımlamaya girişmek bir aptalın yapacağı iş ama ben yine de deneyeceğim:

Kendisine Freud diyen genç banka çalışanı Saravanan (Kalaiyarasan), Güney Hindistan'ın Chennai şehrindeki dairesinde uyanınca bir at kuyruğu olduğunu fark eder. Sersemlemiş ve kafası karışmışken şehirde meraklı bakışlardan kaçınarak dolaşır. Bir cevap bulabilmek için “rüya yorumcusu”, çılgın bir matematikçi, astrolog ve diğerlerine gider. Mekan bir noktada geçmiş Tamil megastarı MGR'nin portreleriyle süslenmiş pastoral bir köye bürünüyor.

Başka bir anda ise hikaye Jacques Lacan gibi Batılı teorisyenlere değinen bir cinayet soruşturmasına dönüşüyor. Tüm bunların ortasında Kalaiyarasan sürekli şaşkın bir yüz ve mükemmel atkuyruğuyla dolaşıyor. Yönetmenler Manoj Leonel Jason ve Shyam Sunder saykodelik ışıklar, çılgın Hollanda açıları, bilmeceler ve şakalarla dolu diyaloglarla oynuyor.

Kaos bir şekilde mükemmelce düzenlenmiş hissi veriyor. Tıpkı gizemli, yabancı bir mantığı ortaya koyan bir bulmaca gibi. Sunder ve Leonel Jason, görsel-işitsel biçimle yaratıcı deneyler yapan yeni nesil genç, sinemasever Tamil auteur’lerden ikisi. neşesinin çoğu, sadece yönetmenlerin hareketli görüntünün sonsuz olanaklarını neşeyle keşfetmesini izlemek, İngilizcede atkuyruğu manasına gelen Kuthiraivaal'ın asıl neşe kaynağı. Ancak gerçeküstücü sinemanın en iyileri örnekleri gibi, bu film de anlatıdan ziyade ruh hali aracılığıyla anlam arayışının sürekli ama anlamsız olduğu modern hayatın saçmalığına dair güçlü bir duygu uyandırıyor.


One in a Thousand

Clarisa Navas'ın dramasının mekanı olan harap Arjantin konut projesi hem bir distopya hem de bir ütopyayı çağrıştırıyor. Navas'ın büyüdüğü Arjantin'in Corrientes eyaletindeki Las Mil'in yoksul mahallesi, çöplerle dolu sokakları ve kalitesiz evleriyle unutulmuş, terk edilmiş bir yere benziyor. Ancak bu gettoda koşuşturan korkusuz kuir gençler , zamanlarını dans ederek, top oynayarak, sanat yaparak ve bulaşıcı bir yalnızlıkla seks yaparak geçiriyor. Ortam hala endişe verici olsa da LGBTQ veya gettolarla ilgili filmlerde nadiren görülen neşeli bir durum mevcut.Navas, filmini tamamen doğal unutulmaz karakterlerle dolduruyor. Ana hikaye, teyzesi ve iki eşcinsel kuzeniyle birlikte yaşamak için Las Mil'e gönderilen, liseyi terk etmiş lezbiyen Iris’i takip ediyor. Uzun boylu ve sert olmasına rağmen beceriksizce utangaç olan Iris, yurt dışındaki bir görevinden sonra mahalleye yeni dönen, biraz kötü şöhretli yaşlı kadın Renata'ya aşık olur. Onların tomurcuklanan romantizmi seks işçiliği, HIV ve şiddetin yerel gerçekleri tarafından etkilenir. Navas'ın sihirli dokunuşu bu anlatıları doğal, genellikle mizahi bir yaklaşımla, yargılama veya acımadan yoksun şekilde sunabilmesi. Kirli, sert atmosferine rağmen film kuir aşkının tatlı, hatta romantik bir portresini çiziyor. Geleneksel veya önyargılı toplumsal anlayışlara gururla meydan okuyan bir aşk filmi.

Mezquite’s Heart

Meksika'da yerli bir grup olan Yoreme'nin küçük, kırsal topluluğunda yaşayan genç Lucía (Mayrin Buitimea), babası gibi arpçı olmayı hayal eder. Bununla birlikte, gelenek kadınların enstrüman çalamayacağını söyler. Ana Laura Calderón'un masalsı filmindeki geleneğe karşı bu basit önerme, dokunaklı bir gençlik hikayesine dönüşüyor. Filmde sadece Lucia'nın değil, aynı zamanda zamana uyum sağlarken kültürüne tutunmaya çalışan marjinal bir topluluğun da hikayesi anlatılıyor.Kuzey Meksika'daki kurak, tozlu bir köyde yer alan; profesyonel olmayan yerel oyuncuların yer aldığı Mezquite's Heart, Yoreme’deki yaşam ve ritüeller için güzel bir vitrin. Kasaba, büyükbabasından gizlice arp dersleri alan Lucia'nın becerilerini ilk kez sergilemek istediği yıllık festivale hazırlanırken, Calderón hareketli şarkı ve dans sahneleri ile projesine damga vuruyor. Lucía'nın ailesi arka planda ırkçılık, borç ve topraklarını şirketlere kiralamak için artan baskılarla yüzleşirken, daha büyük siyasi ve sosyal çatışmalar ortaya çıkıyor. Ancak Mezquite’s Heart hiçbir zaman etnografi veya toplumsal film yapımcılığı şemsiyelerinin altına girmiyor. Buitimea'nın çocuksu büyüsü ve karakterin çok sevdiği Yoreme folkloru tarafından desteklenen film, kısmen portre, kısmen de benzetme olarak

The Perfect Nanny

Leïla Slimani'nin çok satan Fransız romanı Chanson Douce'dan uyarlanan, yönetmenliğini Lucie Borleteau’nun yaptığı gerilim filmi psikozlu bir dadının gerçek suç hikayesini, duygu ve şaşkınlığın ürkütücü bir karışımıyla anlatıyor. Filmin ana karakteri olan sessiz, orta yaşlı çocuk bakıcısı Louise (Karin Viard), ilk başta Parisli çift Myriam (Leïla Bekhti) ve Paul’ün (Antoine Reinartz) evlilik sorunlarını çözmek için cennetten gönderilen bir aile dadısı gibi görünse de esasında bir Mary Poppins değildir.

Slimani'nin kitabını veya ona ilham veren olayları bilmiyorsanız, The Perfect Nanny sizi filmin sonuna kadar gergin tutacak. Film devam ettikçe Louise'in davranışı gitgide incelikli ve anlaşılmaz şekillerde tuhaflaşıyor. Şafaktan önce gelip karanlık mutfakta tek başına kahvesini yudumlaması ürkütücü mü yoksa onu çalışkan mı gösteriyor? Temizlik hakkında biraz saplantılı bir durumu mu var? Çocuklarla yaptığı karmaşık akıl oyunları sadece tuhaf mı yoksa daha kötü bir şeyin işaretleri mi? Viard, son derece kötücül performansıyla gerilimi koruyor. Delici mavi gözleri neşeyi, kederi ve tehlikeyi aynı anda aktarıyor. Filmde pek inandırıcı olmayan sahneler olsa bile başrol derinlik ve gerçekçilik katıyor.

Our Lady of the Nile

Scholastique Mukasonga'nın yarı otobiyografik romanından uyarlanan Our Lady of the Nile, 1973'te Ruanda’nın okullarını, üniversitelerini ve kiliselerini kasıp kavuran, ülkeyi sonradan parçalayacak kanlı bir soykırımın temellerini atan Tutsi karşıtı şiddet dalgasına odaklanıyor. Yönetmen Atiq Rahimi, bu çatışmanın karmaşıklığını ölçülü ve gösterişli, açık ama nüanslı bir melodramada damıtıyor.

Hikaye, Katolik misyonerlerin yönettiği seçkin bir kız yatılı okulunda başlıyor. Okul, yetişkinlerin dış dünyasında artan gerilimlerinin küçük bir şeması haline gelir.Bir bakanın kızı olan Hutu sınıf arkadaşları Gloriosa’nın içerlediği Virginia ve Veronica, kurumun yüzde 10’luk Tutsi öğrenci kotasından faydalanan iki öğrencidir. Filmi kızların yaramazlıkları, sırları ve küçük rekabetleri üzerine oturtan Rahimi, daha sonra ırksal düşmanlıkların yıpratıcı etkisinin izini sürüyor ve kaybedilmiş masumiyetin trajik bir hikayesini gözler önüne seriyor.

Filmdeki korkak misyonerlerin sömürgeci ve ataerkil etkisi ve Tutsi kızlarını egzotikleştiren kahve plantasyonu sahibi Bay Fontenaille gibi bir dizi faktör etnik nefreti gözler önüne seriyor. Geçmişteki bir trajedinin belgesi olduğu kadar günümüz için de uyarıcı bir hikaye olan bu film, siyasi oportünizm ile geri alınamayacak şiddet arasındaki kaygan zemini işliyor. En ağır faturalar da genelde suçsuzlara kesiliyor.

 © 2022 The New York Times Company